mavi bıdık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mavi bıdık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2013 Salı

derdi kendinden büyük

Dün akşam oğlum hem anlattı hem ağladı, iki saat boyunca sohbet ettik. Kendince derdi boyundan büyük, ona hep haksızlık yapılıyor. Onu uyuttuktan sonra ben de ne kadar dolmuşsam oturdum ben de ağladım. Kendimde sevmediğim ne kadar huyum varsa, yani duygusal anlamdaki zayıflıklarımdan söz ediyorum, hepsini onda da görmek beni çok üzdü. Bugün de çok üzgün başladım güne, önce aklımdan hemen bir sürü çözüm ürettim, öğretmeniyle konuşayım dedim, yok o anlamaz en iyisi bir pedagogla görüşeyim dedim, bir sürü şey düşündüm. Sonra böyle öfke ve panik anında ani tepki vermektense bir iki gün üzerinde hiç düşünmeyip bir kenara koyup sonra değerlendirme yöntemini denemeye karar verdim. Keşke çocuklarımıza sadece iyi yönlerimizi aktarabilsek. Sadece kendime değil, oğluma da zarar vermişim. Sabahtan beri kendimi işe verdim düşünmemek için, ama işten de sıkıldım. Üstünü örttüğün sorunları çözmek için uğraşmazsan hep huzursuz olacaksın demişti bir dostum. Onları çözmek için huzursuz olmayı göze almalıyım. İşte o yüzden çok huzursuzum bu günlerde.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

teknik olarak bardak her zaman dolu



Hintli bir yaşlı usta, çırağının herşeyden sürekli şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. “Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle “Acı” diye yanıt verdi.



Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerideki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi.
Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:
“Tadı nasıl?”“Ferahlatıcı” diye yanıt verdi genç çırak.“Tuzun tadını aldın mı?” diye soran yaşlı adamı, “Hayır” diye yanıtladı çırağı.


Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:
“Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey, acı veren şeyle ilgili duygularını genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."



küçük bir bardağım ben galiba, ufak şeyler canımı çok acıtıyor çoğu zaman.annemin bir lafı vardır," büyük domuz nereye giderse küçük domuz arkasından gidermiş" derdi, kardeşimle kavga ettiğimiz zamanlarda. benim ufaklık da annesi gibi şikayetçi, memnuniyetsiz bir çocuk oldu çıktı.

cuma günü öğleden sonra saat 3 gibi içime bir sıkıntı çöktü, hani olur ya eli ayağı kesilir insanın, hani kanı çekilir, öyle bir garip oldum. eşimi aradım telefonunu açmadı. saat 4.30 gibi tekrar aradım, hastanedeyim dedi, oğluşun alnı açılmış doktor muayene ediyormuş. hemen çıktım işten koştum hastaneye. gittiğimde doktor dikişi bitirmişti. yaz okulunda çocuğun biri elindeki masa tenisi raketini fırlatmış, o da gelmiş benim oğlanın alnını yarmış,üç dikiş atmışlar. yazık çocuğum çok korkmuş. alışkın değil öyle yaraya bereye. hep temkinli, dikkatli bir çocuk olduğu için öyle çok düşüp kalkması, yarası beresi olmaz çocuğumun. geçen hafta çocuğun biri gözüne yumruk atmıştı, bu hafta da bu olay olunca çok moralim bozuldu. tüm hafta sonu evdeydik. ama benim bıdık da bir memnuniyetsizlik, bir söylenme ki sorma gitsin. yaşlı huysuz dedeler gibi. ayy dedim ben bunu sünnet ettirince ne yapacağım.kime çekti bu böyle diye söylenerek bulaşık yıkarken birden farkettim.kime çekecek tabi ki bana. söylene söylene geldim bu yaşıma, oğlumu da kendime benzettim. meğer ben ne çekilmez bir insanmışım.

5 Temmuz 2012 Perşembe

keşke çikolata olsaydı



dün çok yorucu bir gün geçirdim.


sabah yataktan boyun ağrısından kaynaklanan bir baş ağrısıyla uyandım. kahvaltı sonrası bir kas gevşetici ve ağrı kesici içtim. nasıl da yoğun bir gündü, belime de bir ağrı peydahlandı keyfimi sorma gitsin. tüm gün akşam eve gidip tv karşısında uzanacağım diye hayal kurarak, kendimi motive ettim. eve gittim, bizimkiler akşam yemeği olarak kandil sebebiyle yaptıkları pişileri hüpletmiş. oğlum bir enerji dolu, hoplayıp zıplıyor. bitkin bir ses tonuyla,



-oğluşum bugün bisiklet binmeye gitmedin mi sen çok enerjiksin

-anne sanırım birisi bana hon-sha-ze-sho-nen yapıyor

- ne ne, ne yapıyor???

-yani birisi bana uzaktan enerji gönderiyor galiba. reiki mi ne, öyle bişiy...



anne gülmekten kopar.



-sen bunu nerden öğrendin?





bu gülme seasından sonra eve çıktım.canım hiç bir şey istemedi koca bir kase cacık yedim. tam uzandım, bıdık geldi. anne parka gitmiyor muyuz?



kafamın içinde "daaaank" diye bir ses. evet ya bir gün önce söz vermiştim. boynumu büktüm, gitmesek olmaz mı çok yorgunum dedim. hayır olmaz dedi. emir demiri keser dedim,şortumu giydim düştüm yola. parka giden yol boyu birlikte çekirdek çitleyip sohbet ettik.



yürürken birden durdu bıdık.


-anne çok komik bir hayal gördüm.

-ne gördün?

-şu beyaz arabanın bıyığı vardı.



yolda önümüzden kocaman böcekler geçerken durdu geçmiyor,


-annecim geç, birşey yapmaz.

-anne yanlış anlama korkmuyorum da bok böceği ya tiksiniyorum.

parkta 20 dk trambolinde zıpladıktan sonra yürüyerek tekrar eve döndük. ben yorgunluktan bitmiş bir halde koltuğa yığılıp home tv'de jamie'yi izlemeye başladım. o da yanımda bilgisayarda oyun oynuyor. jamie çin usulu noodle ve et pişirdi.



- anne canım çok noodle çekti.

- noodle'ımız yok annecim.



5 dk sonra



- öff anne ya canım çok et çekti



anne duymamazlıktan gelir.



-anne çikolata gibi birşey var mı?

-pingui var

-tamam olur.



pingui'yi yer, saat 12 olmuştur ve yatma saati gelmiştir.



- öff ya keşke çikolata olsaydı.

17 Nisan 2012 Salı

bölüm 10

bunca işin arasında bir de bloggerın şu yeni haline alışmaya çalışıyorum. yorumlar nerde, nerden yeni kayıt gireceğiz takip ettiğim blogları nerden okuyacağım gibi bir sürü şeyi öğrenmem gerekiyor.oysa benim hiç zamanım yok.işte saçma sapan bir yoğunluk, evde kendime verecek küçük bir mola arayışı derken uzun zamandır iki kelam yazamadım şuraya.

geçen hafta sonu arkadaşla idobusa binip istanbul'a gidecektik.neredeyse 1 ay önce şu 1 tl'lik biletlerden almış ve istanbul'da neler yapacağımızı düşünerek planlar yapmıştık. cumartesi günü sabah 9.30 feribotu için yağmurlu bir günde düştük yola. kredi kartlarımı kiokstan geçirdik, bilgisayar biletlerimizin olmadığını söyledi. aslında böyle bir şeyi tahmin etmiştik. sonra orda idobus için oluşturulan masaya gittik.isimlerimizi kontrol edebileceklerini söylediler. benim ismim listede vardı, ama arkadaşımın ismi yoktu.kafamızdan aşağıya kaynar sular döküldü. arkadaşım olmayınca ben de gitmek istemedim. zaten sabah eve öksüren bir bıdık bırakmış ve aklım evde çıkmıştım yola. her işte bir hayır vardır deyip güzelyalı'dan mudanya'ya kadar sahil boyunca uzun bir yürüyüş yaptık. mudanya'da yaptığımız nefis kahvaltıdan sonra evlerimizin yolunu tuttuk. hadi diyorum biz gezmeye gidiyorduk, ama bir sınava, görüşmeye, toplantıya da gidebilirdik.ido'nun yaptığı tam bir beceriksizlik. bilet bedelleri kredi kartımızdan düşmüş gözüküyor, ama biletimiz gözükmüyor. umarım bu yaşanan sıkıntılarla ilgili bir çözüm getirmeyi düşünüyorlardır.

bu hafta sonu da izmir'e gidiyoruz. ailecek otobüs bileti aldık.aslında otobüs benim daha çok işime geliyor.çünkü arabayla gidince dönüş günü erkenden yola çıkıyoruz.oysa şimdi pazartesi günü altıya kadar izmir'deyiz. pazar günü de tüyap kitap fuarına gitmek istiyorum. çok sevdiğim bir yazara kitaplarını imzalatmayı planlıyorum. bakalım kısmet. ama oğlumun ve eşimin kitap fuarında canları sıkılıyor.onlara pazar günü için başka bir etkinlik bulmalı. hafta sonu için çok heyecanlıyım.izmir'i ve annemleri özledim. kordon'da şöyle koca bir bardak bira içip patates kızartması yemek istiyorum.

oğlumun hastalığıydı, eşimin yüksek tansiyonuydu, iş yerindeki sorunlardı derken çok bunaldım. izmir bana iyi gelecek.



kendime kariyer netten bir cv hazırladım ve birkaç firmaya gönderdim. pek şansım yok aslında,ama denemeden bilemem diye kendimi avutuyorum. en azından denemedim demeyeceğim. ben biraz da endüstri mühendisi olarak çalışmak istiyorum.ama biraz da korkuyorum güvenli bir limanı bırakıp nereye gideceğini bilmeden bir okyanusa açılmak gibi yaptığım. ingilizcemi de geliştirmem lazım. eşim geçen gün o elindeki kitapları okuyup duracağına ingilizce kitap oku, ingilizceni geliştir biraz dedi. gerçekten de haklı.ben de hemen kendime güzel bir sözlük ve wizard of the oz'u aldım :)). ha okuyor musun dersen henüz başlamadım. tüketim davranışlarımızı ve davranışsal iktisat teorisini anlatan akıldışı ama öngörülebilir isimli bir kitap okumaya başladım. kitap gerçekten çok ilginç. belki bu kitap sayesinde bir miktar da olsa tüketimimi azaltabilirim. geçen gün gazete de bir yazı okumuştum.yazıda hüseyin karaca ile yapılan bir söyleşi de vardı. kendisi üzerindeki kazağı 20 yıldır giydiğini ve tüketmeye kimsenin hakkı olmadığını, bizler ne kadar çok tüketirsek dünyanın da o kadar çok tükendiğini anlatıyordu. benim  evim de kullanmadığım bir dünya eşya ve giysiyle dolu. ama giysileri kime vereceğimi bilemiyorum. aslında pek vermeye de kıyamıyorum.evin içi o kadar ıvır zıvırla dolu ki chi enerjisi evde dolaşamıyor. bir düzensizlik bir keşmekeş, aradığım hiçbir şeyi bulamıyorum. zaten sürekli bir arama halindeyim.

oofff off, birinin beni toplaması lazım.

evet eşimin evde olmaması ve yarın için yemek pişirmemem nedeniyle kendime ayırabildiğim bu kısa zaman oğlumun bilgisayar oyununun bitmesi ve ödev yapmaya başlayacak olmamız nedeniyle böylece bitmiş oldu. görüşmek üzere. :)))

7 Şubat 2012 Salı

otomobil stop eder...

sabah işyerine geldiğimde hiç kimse yoktu. iyi ki de kimse yoktu.yüzümden düşen bin parça,sanki çok kötü bir şey olmuş. ne oldu hepi topu arabayı yokuş yukarı kalkarken stop ettirdim.sonra kalkarken geri kaçırdım,geri kaçınca frene basıp el frenini çektim.sonra arabayı çalıştırırken boşa alıp, tekrar çalıştırdıktan sonra kavramayı bulmaya çalışıp,kavramanın sesi gelmiyor diye radyoyu kapatıp, tekrar deneyip bu debriyaj niye kavramaya gelmiyor diye tam panik olacakken vitesi bire takmadığımı farkedip hemen vitesi takıp kavramayı buldum.



öfff yaaa aptal gibi hissediyorum kendimi.



sokak aralarında her köşe dönüşünde arabayı stop ettirir mi insan. dün akşam eve giderken üç kez başardım ben. araba dönerken yavaşlasın diye frene basıyorum ve hooop stop. galiba debriyaja da basmam gerekiyor.


bu sabah çökmüş bir ruh hali, yüreğimi sızlatan bir ağlama isteği ve ben galiba bu işi beceremeyeceğim diyerek geldim iş yerine. şimdi kendi kendime ama kocaaaa fatih sultan mehmet bulvarı'nı geçip geliyorsun kızım o kadarcık olur. diye teselli vermeye çalışıyorum.bu karamsarlık da nerden çıktı diyorum. ama yaptığım aptalca hatalara sinir oluyorum.



sırf trafiğe takılmamak için sabah evden erken çıkıyorum. akşam da müdürüm izin verdi 10 dk erken çıktım işten. bir de yoğun trafik olsa ne olacak bilmem. :((



dün akşam erken çıkınca eve de erken vardım tabii. bıdığım okuldan geldiğinde evdeydim. servisten dedesi aldı ben pencereden onlara bakıyordum. servisten indiğinde yorgun ve bezgindi.sonra kafasını yukarı kaldırdı ve beni gördü. gülümsedi ve birden enerjisi yerine geldi.koşarak çıktı merdivenleri.sarıldık öpüştük. ona işten arabayla tek başıma geldiğimi,ama arabayı üç kez stop ettirdiğimi söyledim. bana 10 üzerinden 9 verdi,aferin dedi. bir ben kendime aferin vermeyi öğrenemedim.



yine bir dünya ödevi vardı. sözde ödevinin birazını yapınca bil bakalım oynayacaktık,ama ödevini yaparken o kadar oyalandı ki saat 11 olduğunda bile ödevinin yarısı bitmemişti. iki satır yazıp 10 dk sohbet ediyor ödev yaparken ve beni başında bekletiyor. aslında tek başına yapsa sohbet edecek kimse olmayınca çabuk bitirecek ödevini,ama illahaki yanında oturmamı istiyor.




cumartesi günü misafirlerimi terminalden uğurladıktan sonra birşeyler yemek için anatolıum avm'ye gittik. ben tabi ki standart d&r turumu yapmaya başladım. bıdığımı da aldım yanıma birlikte çocuk kitaplarına baktık. onca kitabın arasında bal gibi felsefe-kurallara uymazsam ne olur? kitabını beğendi.galiba okuldaki kurallara uymamayı düşünüyor. uymazsa ne olacak merak etti. sonra ben çizgi romanların olduğu reyona yöneldim. çünkü geçenlerde bir dergide okuduğum julıa adlı çizgi romanı almak istiyordum. bütün çizgi romanlara tek tek baktım,ama julıa yoktu. ben de kitap okumaktan sıkılan eşimin belki ilgisini çeker diye ona death note'un ilk kitabını aldım. tamam itiraf ediyorum aslında ben de manga okumak istiyorum ve bir taşla iki kuş vurmak istedim. ben çizgi romanlara bakarken oğlum da kendine erdil yaşaroğlu'nun köpekler kitabını beğenmiş. tamam dedim hadi onu da alalım. aldığımız günden beri elinden düşürmüyor.okuyup okuyup gülüyor. içindeki küfürler olmasa çok daha süper olacak aslında. eşim bunları alıp durma şu çocuğa diye kızıyor,ama benim espirileri anlıyor olması çok hoşuma gidiyor. ne yapalım kurtlar vadisi seyrettirmiyoruz ya! en azından küfürleri bilir,ama ayıp olduğunu söylerim ve küfür etmemesini sağlarım.


stop ettirip durduğum arabadan nerelere geldim. ama oğlum bana araba sürmekten 9 verdi ya, asıl amacım kendime onu hatırlatmaktı.

5 Şubat 2012 Pazar

dilek

dileklerimiz kabul oldu.

geçen hafta boyunca kah pencereden yağan karı izlerken kah çılgınca kartopu oynarken oğlumla endişeyle gökyüzüne bakıp, doğa ana lütfen cumartesi pazar hava güneşli olsun ve oğlumun arkadaşları pazar günkü doğum günü partisine gelebilsin diye dilek dilemiştik.

dileğimiz kabul oldu ve tüm hafta eksilerde seyreden hava sıcaklığı dün birden 10 dereceye yükseldi.

umarım bugün 7. doğum günü pastanın mumlarını üflerken dilediğin dileğin de gerçek olur bir tanem.

sen yokken ben meğer ne kadar eksikmişim. her gün hayatıma kattığın güzellikler için, sayende tanıdığım içimdeki aydınlık ve karanlık yanlar için sana minnettarım.

dileklerim kabul oldu, oldu ve sen benim oğlum oldun.

24 Ocak 2012 Salı

ölümü nasıl anlatırsın?


dışarda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. bugün güneşli bir güne başlamıştık oysa. hava birden nasıl da dönüyor. güneşli güzel bir güne uyandığın günün akşamında yağmur altında sırılsıklam olabiliyor insan. düşünceler de böyle değişken işte. bir an bir karar veriyor insan tam uygulamaya geçecekken bir şeyler oluyor ve kararlar yerini yeni kararlara bırakıyor.

uzun zamandır yazmıyorum. seni ihmal ettiğimi düşünme sakın. aslında hep aklımda yazmak, ama nereden başlayacağıma karar veremiyorum. hep öyle değil midir zaten?bir yolculuğa çıkacakken bile en zoru hep ilk adımdır. yolun uzunluğu, çetin şartları, yolculukta bizi bekleyen bilinmezlikler değil de nasıl başlayacağımızdır bizi en çok korkutan.

bugün karar vermiştim işte o ilk adıma. biraz dün başladığım direksiyon kursundan, araba kullanırken ne kadar panik olduğumdan, başarıp başaramayacağıma ilişkin korku ve şüphelerimden bahsedecektim. biraz da okuduğum kitapları anlatacaktım. oğlum uyuduğunda kayıtlarda bulunması açısından günlerime ilişkin notlar düşecektim sanal günlüğüme.

kafamda bu düşüncelerle salonda çamaşır katlarken elinde legolardan yaptığı uzay mekiğiyle uzay savaşları oyunu oynayan oğlum birden yıllardır konsolun üzerinde duran annem,babam, abim ve benim olduğum fotoğrafı eline aldı.

-anne bu senin küçüklüğün mü?
-evet anneciğim.
-(abimi göstererek) peki bu kim?

yıllardır o fotoğraflara bakıp yanımdaki erkek çocuğunun kim olduğunu sormayan çocuk niye birden bire sordu diye afalladım birden.

-o benim abim. dedim
- peki şimdi nerde?

işte korktuğum soru gelmişti. ölümü anlatmak, küçük bir çocuk için yaralayıcı olabilir. çünkü ölümün ne olduğunu anlayan bir çocuk anne ve babasının da bir gün öleceğini düşünüp endişeye kapılabilir. üstelik bu öyle bir çocuk ki masal kitabında küçük balığın dedesinin hiç uyanmayacağı bir uykuya yattığını okuyup gözleri dolup,artık bu kitabı okumak istemiyorum diyen bir çocuk.

kendimi bile şaşırtan bir ses tonuyla ,

-o öldü anneciğim dedim. sorular bitti sanmıştım,ama anlaşılan bu artık konuşulması gereken bir konuydu. bir soru daha geldi.
- ne zaman öldü?
- 18 yıl önce.
- neden öldü?
- hastaydı.
- nasıl hastaydı?
- kasları gelişmiyordu, o yüzden kalp kasları da gelişemedi ve kalbi bir gün durdu.
- kalp krizi gibi yani.
- evet öyle gibi.
galiba tatmin oldu ve sorularına devam etmedi. anne bilgisayar oynayabilir miyim?dedi ve ikimiz de geçtik bilgisayarın karşısına.

mavi bıdık fazla gerçekçi bir çocuk. sanki her şeyi biliyor doğdu gibi geliyor bazen. bilmiş değil,ama görmüş geçirmiş bir hali var. dışarıda gökyüzü içini boşaltırken bu akşamki konuşmamız yüreğime pek dokundu. ben de içimi boşaltmak istedim. bu kadar yıl sonra niye hala bu konuda bu kadar hassasım?

14 Aralık 2011 Çarşamba

kim anne belli değil!



dün akşam iş çıkışı arkadaşla alışveriş merkezine gidip yılbaşı için hazırlıklar başlamış mı ortalık ışıl ışıl olmuş mu,yeni şeyler gelmiş mi diye bir bakalım dedik.öyle çok fazla değil bir saat falan gezer döneriz diye düşündük.eşimi arayıp haber verdim.o da biraz gecikecekmiş,tamam dedi. saat 8'de telefonum çaldı.kayınpederim arıyor.telefonu açtım, "anne sen nerdesin?" diye çemkiren bir bıdık. eve gitme saatim geçmiş. tabi ya benim asıl arayıp haber vermem gereken bıdığımdı nasıl oldu da unuttum. ben biraz gecikeceğim anneciğim dedim. öf yaa diyerek kapadı telefonu. nasıl bir mahcubiyet çöktü üzerime anlatamam. kendimi annesine yalan söyleyip gezmeye gitmiş,sonra da yakalanmış ergenler gibi hissettim. saat 8.30 gibi eşim aradı, oturduğunuz yerde kalın biz geliyoruz diye. bekledik artık, şaraplarımızı yudumlamaya devam ederek. gözleri ışıl ışıl geldi benim bıdık.hemen sohbete girişti, yarım saat önce beni azarlayan o değil sanki. neyse ben de bozuntuya vermedim. sonra onun da gönlü olsun diye oyun parkına götürdük ve sakızmatiklerden o kocaman sakızlardan aldı. yeşil sakız düşümüş şansına,anne bak para çıktı diye seviniyor. pek paragöz oldu bıdık.sakızı ısırırken sallanan ön dişi çıkmaz mı?yaşasın diş perisi yine para getirecek diye bir kere daha sevindi. toplam 6 tane dişi düştü.büyüdü mü ne? :( o dişinin kanayan yerine peçete bastırmaya çalışırken ben "ay iyi ki kendisi çıktı ben hayatta çekemezdim" dedim."ne var anne çekiyorsun çıkıyor" dedi.



o mu büyük ben mi anlamadım gitti!!!

27 Kasım 2011 Pazar

can'ım

behzat ç.'yi izliyorum.zaten izlediğim tek dizi o.eşim seyahatte olduğu için oğluma öbür odada ejderhanı nasıl eğitirsin'i açtım onu izledi.biraz önce geldi ve çok uykum geldi dedi.yatağına yatırdım, üstünü örttüm.öptüm ve iyi geceler dedim. cd'yi kapatmak için odaya gittim.tv'yi kapatıp yanına gittiğimde baktım çoktan uyumuş bile. biz yetişkinler uyurken ne kadar şapşal bir görüntüye sahip oluyoruz.çocuklarınsa masumiyetleri, o mis kokuları,yanaklarının yumuşaklığı sanki katlanarak artıyor.uykudayken öpmeye koklamaya doyamıyor insan.

dün akşam eşim oğlumu yıkadıktan sonra banyoya onu almaya girdim.banyodaki aynada iki gülen yüz resmi vardı. :))

küçükken buğulanan camlara birşeyler çizmeyi çok severdim.gerçi hala da severim. evin buğulanan camlarına gülen yüzler, kalpler,kuş falan çizerdim.annem kızardı.camları kirletiyorsun diye. yağmurlu günlerde arabanın camları buğulandığında da çizerdim ya da yazardım cama.babam kızardı.camları kirletiyorsun diye. oysa ben severdim buğulanmış cama yazmayı.hatta soğuk kış günlerinde özellikle cama hohlar ve birşeyler yazardım. hatta bir keresinde cama mavi ay'ın kahramanları david kalp mady yazmıştım da annem çok kızmıştı.

banyo camındaki gülen yüzlerin fotoğrafını çektim o yüzden.ben kızmadım oğluma. kim bilir ne zaman çizdiği iki gülen yüz buharlanan camda tekrar kendini göstermişti. şimdi camlar her buğulandığında gelip gidip ben de gülümsüyorum o gülen yüzlere. gülen yüz çizmesi mutlu etti beni.çatık kaşlı, bükük dudaklı oğlum. aslında mutlu bir çocuk demek ki. bazen onun çocuk kalbi nelere kırılır bilemiyorum.acaba söylemek istediklerimi anlatabiliyor muyum?memnun mu annesinden diye merak ediyorum kimi zaman. bazen istediği şeyleri yapmadığımda kalbimi kırmak için sen berbat bir annesin falan diye mektup yazıyor bana. :)) eşim de anneliğimi pek beğenmez ama ben kendimi beğeniyorum. tabi ki hatalarım var. bazı zamanlar çok bunaldığım, ne yapacağımı bilemediğim oluyor. klasik anne kalıbının içinde olmak istemediğim için yadırgandığım oluyor kimi zaman. kayınvalidemin deyişiyle "analar neden yaşlanır" cümlesine karşı "anne olmak içindeki çocuğu tekrar hayata döndürür" diyorum.

eğlenceli bir anne sayılırım. kendi zincirlerimi kırabilsem içimdeki beni dışarı tam yansıtabilsem, çevremin bana empoze ettiği "olmam gerekenlerin" zincirlerinden bir kurtulabilsem daha da eğlenceli bir anne olacağım biliyorum. birlikte gülerken katılmak istiyorum, kitaplar hakkında fikir alışverişi yapmak istiyorum, birbirimize film önerelim, yeni ve güzel bir şarkıyı birbirimize heyecanla anlatalım istiyorum. ama mükemmel diye birşey olmadığını, annesinin kimi zaman yorgun,mutsuz da olabileceğini ya da yalnız kalmak isteyebileceğini de bilsin istiyorum. benim kendi özel alanıma saygı duysun,saygı duysun ki kendi özel alanı da olabileceğini öğrensin istiyorum.

nasıl güzel, nasıl masum uyurken. daha dün emzirdiğim bebeğim artık kendi çalışma planını yapıp ödevlerini o plana göre yapmaktan bahsediyor. doğuştan yüksek bilince sahip kendisi. tek bağımlılığı parmak emmek. ah o bal parmak yok mu, o bal parmak. ama kararlı onu da bırakacakmış kendisi.

tsm korosuna katıldım ya şu şarkıyı öğrenip oğlum için söyleyeceğim.

canımın ta içisin sen, nasıl severim bir bilsen...

16 Kasım 2011 Çarşamba

yıldız tozu

dün akşam oğlum yanıma geldi ve minik parmaklarıyla dudaklarımı gülen ifade için yukarı doğru çekti. anne niye bu kadar mutsuzsun dedi. içim paramparça oldu.aklımdaki yüzlerce şeyi söyleyecek değildim ya aklıma ilk iş geldi.işte biraz canım sıkıldı anneciğim dedim. ne dese beğenirsin.

-benim de okulda canım sıkılıyor, ama gitmek zorundayız anne.

artık hayatta sırtım yere gelmez, benim artık dertleşecek bir oğlum var.

sırf onun hatırı için gülümsüyorum ve gerçekten de iyi geliyor.

hem Oscar Wilde'ın dediği gibi "Hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz, ama bazılarımız yıldızlara bakıyor."

ben içinde yaşadığımız bu bataklığa lanet edip tepindikçe daha derinlere batıyorum, birilerinin kafamı yukarı kaldırıp yıldızlara bakmamı hatırlatması gerekiyor. bu kez oğlum yüzümü tuttu ve kendine çevirdi. o benim kuzey yıldızım.

1 Kasım 2011 Salı

öksürük



bıdığım hasta, karda yatmış gibi öksürüyor.



gerçi öksürüğün nedenini kendi ağzıyla itiraf etti.okulda 1.tenefüs kabanını giymeden bahçeye çıkmış.


bana böyle anlatıyor. dedesigile de demiş ki ben onu geçen gün yıkamışım ben banyoda olduğum için kendisi giyinmiş, saçlarını kurutma makinasıyla kurutmadığım için hasta olmuş.


cumartesiden beri gece öksürük bir tutuyor sabaha kadar uyanıp uyanıp uyuyoruz.



e yavru hasta olur da anne olmaz mı? tabi ki ben de hastayım.



dün akşam sana ıhlamur yapayım mı anneciğim dedim. istemedi. eşim de nane-limon yapsın annen limonata gibi içeriz dedi. nasıl olduysa kabul etti.



hemen koydum çaydanlığa bir tutam nane, üç dilim limon, aklıma barış manço'nun şarkısı geldi, zencefil katacaktım belki beğenmez diye vazgeçtim.öksürüğe ne iyi gelir diye düşündüm, biraz ayva doğradım içine.sonra bir taşım kaynatıp, çok az bekletip bardaklara boşalttım.onunkine üç kesme şeker attım.bal koysam bahane bulur içmez diye şekerle tatlandırdım. ılık olsun diye üzerine soğuk su ekledim. bulabileceği bütün bahaneleri bertaraf ettiğimi düşünerek zafer kazanmış savaşçı edasıyla bardağı verdim eline. bir bardak eşime bir bardak da kendime doldurdum. benimki şekersiz, bir yudum aldım, limonun hafif ekşiliği dışında leziz olmuş. bıdık da bir yudum aldı ve beni dumur eden cümleler sarf etti.



-anne o kadar uğraştın bunu mu yaptın. yazıklar olsun sana. içmiycem ben bunu.



içsen şaşardım zaten yer cücesi.sonra gece uyanıp ağlamaklı sesinle anne bu öksürüğü nasıl geçirmeli diye benden medet umarsın ama...

13 Ekim 2011 Perşembe

dehşet

içimde bir huzursuzluk hali, yüreğimde bir sıkıntı. kontrolün bende olmamasının yarattığı tedirginlik. peşinden gelen panik hali. dün akşamdan beri hissettiklerimi anlatmaya yetecek uygun kelimeyi bulamıyorum. düşüncelerimin yarattığı fiziksel ve duygusal hali tanımlamaya bildiğim kelimeler yetmiyor. dün akşam veli toplantısına gittik, etüt meselesiyle ilgili. etütü aslı isteyen öğretmenimiz ve 22 veli.istemeyen 8 aileydik. detayları ve konuşulanlar değil bende yarattığı duyguydu önemli olan.

“dehşet”

evet dehşete düştüm ve çocuğumun içine düştüğü kaynar kazanı görüp adeta ağıt yakasım geldi.
bir veli artık oyun yaşlarının geçtiğini ve disipline girmeleri gerektiğini söyledi.
bazı veliler halk oyunları gibi etkinliklerin yapıldığı serbest etkinlik saatlerinde de ders yapılmasını teklif etti.

bir veli akşam 8’e kadar ders yapan bir özel okulu örnek gösterdi.

henüz okula yeni başlamış çocukların sbs’de ilk 3000’e girmesi için neler yapılması gerektiği konuşuldu.

ben zaten akşamları saat 9’dan 12’ye kadar ödevleri zor bitirdiğini hafta sonu ailesiyle vakit geçirmesi gerektiğini söylediğimde öğretmenin kurduğu cümleler beni tekrar dehşete düşürdü.

bir ay olmasına rağmen hala oğlumun adını doğru öğrenemeyen öğretmeninin tespiti,

....’ın eline kalemi vermiş bırakmışsınız, kalemi yanlış tuttuğu için de hep geri kalıyor, o yüzden yarım kalan yazılarını da eve getirdiği için çok ödevi oluyor. evde de yetiştirememesi normal.
ve öğretmen bunu diğer tüm velilerin içinde söylüyor.

verilmiş 32 sayfa ödevi yetiştiremeyen de benim minik oğlum oluyor.

peki diyorum bu sorunu nasıl çözeriz. doğru kalem tutmayı nasıl öğretiriz.

cevap yok.

ben evde her kalem tutuşunu düzeltmeye çalıştığımda kalemi fırlatıp ağlamaya başlıyor.
bugün bir tahta siparişi verdim internetten zeynep’in önerisini denemek için.kalemi doğru tutturup karala oğlum diyeceğim.

eskiden akşamları kitap okurduk, şimdi yazı ödevi yapmaktan kitap okumaya zaman kalmıyor.

eğitim sisteminin kırık çarkları arasında ezilmekten oğlumu nasıl koruyacağım ben.

dinleyin ağıdımı

11 Ekim 2011 Salı

şantiye çocuğu*

cumartesi günleri okulda etüt yapacaklarmış.30 kişilik sınıfta 25 anne çocuğundan öyle bıkmış ki cumartesi günü 1.sınıf çocuğunu etüte gönderecek. ben göndermeyeceğim. ne bu ya, benim çocuğum yarış atı değil. bir de öğretmen hanım yeni konu işleyecekmiş.ba ba ba ba...

sessiz duruyorum diye çok zorluyorlar şanslarını. gönderen göndersin kardeşim karışmam.ama sınıftan bir kişi bile eksikse yeni konu işleyemez,kıyametleri koparırım vallahi.

ey anneler, bu ne hırs. bu çocukların evde dinlenmeye, tembellik yapmaya, oyun oynamaya da ihtiyaçları var.

dün akşam 11 sayfa yazı ödevi bir de okuma vermiş öğretmen. ben çalışan bir anneyim, bu kadar ödevi akşam 7'de eve gelen bir çocuk nasıl yapsın.

ben 3.sınıfa kadar etüde metüde göndermem. yeni konu işlenmesine de izin vermem. istiyorsa öğretmen hanım tekrar yapsın.

yarın akşam iş çıkışı toplantıya gidiyorum. iyi oldu yarın olduğu, bu öfkeyle gitsem kırıcı olabilirim. yarına kadar sakinlerim bari.

*şantiye çocuğu pino'nun lafı.ben de katılıyorum ona, proje çocuğu değil, mutlu çocuk istiyorum.

5 Ekim 2011 Çarşamba

yardım lazım anneler



bir derdim var a dostlar. bir oğlum var ak yürekli, pembe yanaklı, parlak dimağlı. aynı zamanda da bir tv ve bilgisayarkolik. cartoon network senden nefret ediyorum, ne yapıyorsun da çocukları bağımlı hale getiriyorsun.


ama sanki durumun kötülüğünün bir tek ben farkındayım evde. eşim ben televizyonu kapatmaya çalıştıkça televizyonu açıyor. sert, disiplinli, kuralcı anne olmakla suçluyor beni. dün akşam yine ders yapmak yüzünden eşimle bağrıştık. biz bağrışana kadar dersin başına oturmayan bıdık biz tartışırken iki sayfa ödevini yaptı sessizce. eşime göre hem tv izleyip hem de ödevini yapabilir küçük bey. televizyon izlerken ağzındaki lokmayı çiğnemeyi unutan çocuk, tv açıkken dersini nasıl yapsın? ya da 15 dk ders yap 15 dk bilgisayar oyna taktiğini kullanıyor. tabi bilgisayar açık olduğu için bizim bıdığın aklı sürekli bilgisayarda. ödevini baştan savma yapıp bilgisayarın başına geçiyor. aslında eşimde en sinir olduğum şey ben bir şey söylediğimde asla benim yanımda olmaması, hep oğluşun tarafında. tamam ben hatalı olabilirim, ama hatalı bile olsam bizim onunla aynı tarafta olmamız gerekiyor. oysa o hep oğluşun tarafında.bu da hiçbir sorunu çözmüyor tabi ki.ben kötü bir anneymişim öyle diyor çocuğun yanında bana. kendisi super baba sanki.


bir çözüm yoluna ihtiyacım var a dostlar, oğluşumu bir bağımlı olmaktan kurtarmak için. babasıyla asla görüş birliği içinde olmadığımızı da göz önünde bulundararak bir çözüm üretmem lazım. şu an aklım bana yetmiyor. lütfen yardım edin.

1 Ekim 2011 Cumartesi

küçük eller iş başında

her akşam ödev yapıyoruz.en az dört saat. yo hayır öğretmeni çok ödev vermiyor, hepi topu iki sayfa yapacağı ödev, ama iki çizip yarım saat tv izliyor, sonra gelip iki daha çiziyor yarım saat daha oyun oynuyor. neyse ki bu hafta biligisayar oynama konusunu hiç açmadı. zaten eve 7 gibi geliyor yemekti falan derken saat sekiz oluyor. sonra da açıyor klavuz çizgili defterini ikisi uzun bir süre karşılıklı bakışıyorlar. işte küçük eller iş başında




kalemi dimdik tutuyor.geçen yıl da böyle yazıyordu.bir türlü düzeltemedik, böyle daha rahat yazıyormuş, ama bence bileği bu şekilde daha çabuk yoruluyor. çözüm önerisi olan öğretmen arkadaşlar var mı?


geçen gün anne biz neden el yazısı öğreniyoruz, hiç bir yerde öyle yazı yazmıyor ki dedi. ne diyeceğimi bilemedim.çünkü oğluma katılıyorum. ne saçma harfleri el yazısıyla öğrenmeleri. ellerini çok yoruyor. yazmaktan biraz sıkılıyor, ama okumayla arası iyi.tabi okulda.evde hala ben okuma biliyorum ki diyor ve öğretmenin verdiği kitapları benim okumamı istiyor. öğretmenleri okuma bilenler arasında okuma yarışması yaptırıyormuş ikinci olmuş. cadı kızın biri birinci olmuş. :))

bugünlerde parmak emme seviyesi çok arttı. hatta öyle ki ön üst dişleri öne doğru gelmiş. biraz az em anneciğim diyorum. okula yeni başladım ya çok stresliyim diyor. okula alışıncaya kadar süre verip eğer azaltmazsa profesyonel yardım almayı düşünüyorum. aslında bırakmıştı parmak emmeyi. izmir'e gönderdikten sonra tekrar başladı.


birazdan satranç kursuna gideceğiz. okula dair küçük notlar almak istedim unutmadan.


işte elelelele'ler. bu hafta sonu ödevleri ise ali top al. ela ali elele... :))


26 Eylül 2011 Pazartesi

kaçak

6,5 yaşındaki oğlum dün akşam evden kaçtı.

sebebi bizim ona ödevini yap dememizmiş.

kaçtığı yerde babaannesine öyle demiş.

dün gece de eve gelmedi.

dedesiyle yatınca kabus görmüyormuş.

ergenlik için erken bir yaş değil mi?

23 Eylül 2011 Cuma

bu hafta da bitti



yoğun bir haftaydı bu hafta. okula yeni başlayan bir bıdık, planlanan ama planlandığı gibi gerçekleşmeyen şeyler.bir haftalık izin sonrası birikmiş işler.hastalığı henüz atlatamamışken koşuşturmaktan yorgun düşen bir beden.



dün tam çocukların okuldan çıkış saatinde patlayan bol şimşekli,fırtınalı yağmur da annelik anksiyatemin azmasına tuz biber oldu. bıdık hala kabus görüyormuş. okulda kitaplarını unuttuğunu, servisi kaçırdığını falan görüyormuş, biz de birlikte yatıyoruz. :)) dudağımdaki uçuk geçti 1,5 hafta sonra oğlumun yumuşak yanaklarından öpebiliyorum çok şükür. akşamları zor da olsa 2'şer sayfalık ödevini yapıyor. bilgisayar oynamak ve tv izlemek istiyor.çok zormuş yazı yazmak, aslında 20 dk'da yapabileceği şeyi öfleyip püflediği ve söylendiği için 1 saatte zor yapıyor. çarşamba günü öğle tatilinde dolabına kitaplarını yerleştirmek için okula gittim.orda diğer çocukların annelerini görünce içim bir hoş oldu.çocukların çantalarını taşıyorlar,sıralarına yerleştiriyorlar.çantalarını açıp yerleştiriyorlar falan. bir an içim bir garip oldu,üzüldüm.sonra oğlumun tüm bunları doğru ya da yanlış, eksik ya da fazla kendisinin yaptığını ve bu onu üzse de bugünlerde deli gibi parmak emse de aslında özgüvenini geliştirdiğini düşünüp kendimi rahatlattım. hatta dün matarasındaki suyu bitmiş kantine gidip kendisine su bile almış.ama dün çok merak ettim. yavrum dün yağmurda servisini bulamamış oralarda ağlamış, sonra bulmuş allahtan. şimdi arkamda kangurusunun göbişine yatmış, elinde ayıcığı parmak emip bakugan izliyor.


kendimi fotoğraftaki ev gibi hissediyorum. yaşanmışlıklardan yorgun, ama bir o kadar da mağrur.



















5 Temmuz 2011 Salı

hayalim var

eklemeyi başaramadım, yazıyı okurken zihninizde karmakarışık çizgi filmindeki hayalim var şarkısı çalsın.

geçenlerde oğlumla sohbet ederken "anne senin hayalin ne?" dedi.

hiç düşünmeden dudaklarımdan "yazar olmak ve bir kitap yazmak istiyorum." cümlesi döküldü.

sıra bana geldi ve ben sordum.

"senin hayalin ne?"

"çok zengin olmak istiyorum anne?"

ben şaşırdım ve tekrar sordum.

"zengin olunca paranla ne yapacaksın?"

"üstü açık bir araba ve çok güzel, çok büyük bir otel alacağım."

6,5 yaşında realist bir çocuk, 32 yaşında hayalci bir anne.

ben vermesem de çocuğum çevresinden paranın çok önemli olduğu verisini almış. olsun ben de ona hayallerin parayla satın alınamayacağı verisini veririm.

açık havada birlikte yenen yemek .....tl
gökyüzündeki bulutları izleyip neye benzedikleri hakkında konuşmak, paha biçilemez.

eve gelirken alınan bir çikolata,...tl
teşekkür için oğlumun verdiği öpücük, paha biçilemez.
.
.
.
"evet oğlum, para önemlidir, ama insan yoksa hiç bir önemi yok. insan paradan daha önemlidir. hayat kumbaranda biriktirdiğin insanlar metal kumbaranda biriktirdiğin bozukluklardan daha değerlidir."

demedim. desem de şimdi anlamaz.anlayacağı gün geldiğinde kendime hatırlatma olsun diye yazdım buraya.

not:bıdığım 7.000 tl'yle otel alabileceğini sanıyor. para biriktirmeye başladı. sesimi çıkarmadım.

25 Haziran 2011 Cumartesi

uyku tutmadı

saat geceyarısı.

ben vücuduma yüklenen adrenalini hala atamadığım için uyuyamıyorum.

bugün oğlum sokakta komşu çocuklarıyla oynarken, çocuklardan birinin ailesi parka gidiyormuş benim bıdık da onlarla gitmek istemiş, babası da izin vermiş. tüm bunlar olurken ben duştaydım.

oğlum hiç tanımadığım ve ben de telefonu bile olmayan komşularımla parka gitti.

saat 10 olduğunda eşimi çevre parklarda onu araması için gönderdim.saat 10.30'da geldiler. kapıda karşılaşmışlar.

oğlum hem çok eğlenmiş hem de kendini kaybolmuş gibi hissetmiş.anladığım kadarıyla bizim yanında olmamamız onu da tedirgin etmiş.

allah'ım niye böyle olduk biz, niye bu kadar güvensiz olduk. ne oldu da insanlar bu kadar kötü oldu ve biz çocuğumuzu gözümüzden sakınır olduk.

oysa ben küçükken saatlerce sokakta oynardım.karnımız acıkınca komşuya girer ne yemek varsa yerdik, akşam olunca da cebimizde bir sürü güzel anla ve özgürlüğümüzün tadını çıkarmış olarak eve dönerdik. şimdiyse oğlum sürekli bir göz hapsinde.endişelenmemek mümkün değil.her gün gazetelerde o kadar kötü haberler okuyoruz ki insanın kanı donuyor,aklı almıyor.

neden en çok çocuklar zarar görüyor. insanoğlu niye gücünün yettiğine bunca acımasız.

geçen gazetede bir haber vardı.dünyanın en şanslı anneleri norveç, en şanssızları afganistan'daymış. savaşın ortasında bir çocuk dünyaya getirince umudu artıyor mu acaba o kadınların. çocuğumla kaç gün daha birlikte olabilirim diye endişeyle kıvranıyorlar mı?

bazen diyorum varolmayan ülkeye peter pan tüm çocukları götürse, biz onları özlesek ama onların başına hiç kötü şey gelmese.iyi olduklarını bilsek ve endişelenmesek.

büyüdükçe endişeler artıyor. bu yıl okula başlayacak.kreşte herşey kontrol altındaydı,peki okulda ne yapacağız?

öfff, annelik anksiyetem azdı.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

ben bugünlerde...




- anne, ben bugün serviste arkadaşımın getirdiği öykü kitabını okudum, ama okuduğum anlaşılmasın diye hep - mış, -muş la bitirdim.



mışını, muşunu sevsinler senin yer cücesi :)))




- anne, ben bütün harfleri biliyorum, okuyorum, yazabiliyorum, matematiği de öğrendim, öğrenecek birşey kalmadı artık anaokuluna gitmeme gerek yok.




hı hı tamam. :))




- anne, biliyor musun arkadaşlarım fırat'ı bilmiyor, kocakafalı çok komik bir çocuk dedim onlara.




senin koca kafanı yerim ben. :))



- anne, hıdırellezde dilediklerimiz ne zaman olacak? suya attığımız kağıtlar dünyanın çevresini dolaşıp gelince mi?



- anne, gel bugün keyif yapalım.

- ne yapalım anneciğim?

- çekirdek yiyip yürüyen şatoyu izleyelim.



keyif adamı vesselaaam. :))



dün evdeki oyuncak çadırın içine girmiş oyun oynuyordu.



- anne, çadırın ingilizcesi ne?

- tent oğlum.

çadırı hareket ettirerek, .... moving tent. (howl's moving castle-yürüyen şato)



- anne, ben bugün çadırın içinde uyuyacağım, ev kampı kurdum.



"anne" kelimesini o kadar çok duyuyorumki bazen "anne"nin çocuk için ne kadar önemli olduğunu unutup, NE VAR diye sinirle bağırıyorum. gaflet anları bunlar biliyorum. allah'ım her kadına "anne" kelimesini milyonlarca, trilyonlarca kez duymayı nasip etsin.



bugün sabah pek hüzünlü kalktım yataktan. üstüme giydiğim elbise ağır geldi, nefesim daraldı, ayaklarım şiş, sebepsiz bir hüzün işte, oğlumun bıcır bıcır anlattığı şeyleri düşünüp biraz gülümseyeyim dedim, oğlumu özledim. bugün aklım hüzünden yana.



neyse akşama az kaldı.



hayat bugünlerde çok hızlı, evde, işte bir koşuşturmacayla geçiyor zaman. her yere yetişme yarışındayım. müdürüm istanbul'a gidiyor. kendim için çok üzgünüm, onun için mutluyum, çünkü gitmek istiyordu. elimizdeki işleri toparlamak için yoğun çalışıyoruz. evde de evin işleri, yazlık kışlık çıkarma, parça parça temizlik... ev işi işte, dön dön hep aynı. iş çıkışı dükkana eşimin yanına gidiyorum.moral olsun diye oturup ona umut aşılamaya çalışıyorum. hani şu gofret reklamındaki gibi sihirli bir şey olsa, bir ısırık alsak ve çevremizde bir koruma alanı oluşsa, söylenen olumsuz cümlelerden etkilenmesek.