İyi Adamın Sorguya Çekilmesi
.
öne çık: duyduk ki
iyi bir adammışsın
satılık değilmişsin ama
eve düşen yıldırım
satılık değildir o da
dönmezmişsin bir kez söylediğinden
neymiş söylediğin
onurluymuşsun, söylermişsin düşünceni açıkça
hangi düşünceni
yürekliymişsin
kime karşı
bilgeymişsin
kimin için
düşünmezmişsin kendi çıkarını
kiminkidir o zaman düşündüğün
iyi bir arkadaşmışsın
iyi insanlar da var mı arkadaşların arasında
dinle şimdi: biliyoruz
düşmanımız olduğunu. onun için
bir duvar önüne götüreceğiz şimdi seni
ama hizmetlerini
ve iyi yanlarını da göz önünde tutarak
iyi bir duvar seçeceğiz sana ve
seni iyi tüfeklerden çıkacak iyi kurşunlarla vurup
iyi bir kürekle iyi toprak atacağız üstüne
.
Bertolt Brecht
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Şubat 2014 Perşembe
14 Mayıs 2013 Salı
başka yol yok
avucunun içindeki kelebeğin güzelliğini ancak avucunu açıp uçmasını izlerken görebilirsin. ya kelebekten ya da kelebeğin güzelliğini görmekten vazgeçeceksin. sonuçta hep bir şeyden vazgeçeceksin.
8 Mayıs 2013 Çarşamba
yoksun
varlığın varsıllığım
yokluğun yoksunluğum
var olduğunda da
yoksun belki aslında
ben var sansam da
o yüzden belki de hep eksikliğim.
5 Mart 2013 Salı
şaşkın
Çin bizim için doğuda bir ülkeyken ABD için batıda bir ülke.
Hayret!!!
Bu bahar bir çocuk saflığında herşeye şaşıralım. Şaşıp kalalım etrafımızda olup bitenlere. Kırlarda açacak papatyalara, gelinciklere şaşalım. Bülent Ortaçgil Sakın Şaşırma diyor ama biz o şarkıdaki her şeye şaşıp kalalım.
Sakın Şaşırma
O bir ayrık otu
O bir karınca
Bir ateş böceği
Işıklar kararınca
Aynı zincirin başka bir halkası
Sakın şaşırma
O bir hanımeli kökü
Bir çığ damlası
Akşam esintisindeki kekik kokusu
Zamansız olan her şeyin büyülü korkusu
Sakın şaşırma
O bir sabah sessizliği
Gece ayazı
Baharda deli su
Kışın kar beyazı
Eski fotoğraflar
Birkaçı küçük yazı
Sakın şaşırma
O artık bir kuş sesi
Deniz mavisi
Bir çay sıcaklığı
Ekmek doygunluğu
Baştan aşağı anıların yorgunluğu
Sakın şaşırma
Sakın şaşırma konuklar,(misafirler)
Sofralar zengin ama yine kalkıp gitmekteler
Yemekler yenmiş artık kahve içmekteler
Sakın şaşırma
Bülent Ortaçgil
Hayret!!!
Bu bahar bir çocuk saflığında herşeye şaşıralım. Şaşıp kalalım etrafımızda olup bitenlere. Kırlarda açacak papatyalara, gelinciklere şaşalım. Bülent Ortaçgil Sakın Şaşırma diyor ama biz o şarkıdaki her şeye şaşıp kalalım.
Sakın Şaşırma
O bir ayrık otu
O bir karınca
Bir ateş böceği
Işıklar kararınca
Aynı zincirin başka bir halkası
Sakın şaşırma
O bir hanımeli kökü
Bir çığ damlası
Akşam esintisindeki kekik kokusu
Zamansız olan her şeyin büyülü korkusu
Sakın şaşırma
O bir sabah sessizliği
Gece ayazı
Baharda deli su
Kışın kar beyazı
Eski fotoğraflar
Birkaçı küçük yazı
Sakın şaşırma
O artık bir kuş sesi
Deniz mavisi
Bir çay sıcaklığı
Ekmek doygunluğu
Baştan aşağı anıların yorgunluğu
Sakın şaşırma
Sakın şaşırma konuklar,(misafirler)
Sofralar zengin ama yine kalkıp gitmekteler
Yemekler yenmiş artık kahve içmekteler
Sakın şaşırma
Bülent Ortaçgil
24 Ocak 2013 Perşembe
gidenlerin ardından
Akarsuya Bırakılan Mektup
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
Ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını
Neden akşam oluyorum tren kalkınca
Kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
Öyle çok acımasız ki, öyle birdenbire ki
Az önceki çiçekler nasıl da diken diken
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.
O sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti
O elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
Artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
Günler devlet alacağı, yıllar bir kadehçik buzlu rakı
Oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
Kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
Nerde şimdi, nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.
Hasan Hüseyin Korkmazgil
o gün doğan çocuklar bugün 20 yaşında, ben o gün 14 yaşındaydım. haberlerde karlı ankara sokağında paramparça olmuş bir araba vardı. ne kadar farkındaydım bilmem, ama ağlamıştım. ülkem için değil belki de çocukları için. bir babanın kaybı için. babasız büyüyecekleri için.
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
Ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını
Neden akşam oluyorum tren kalkınca
Kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
Öyle çok acımasız ki, öyle birdenbire ki
Az önceki çiçekler nasıl da diken diken
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.
O sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti
O elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
Artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
Günler devlet alacağı, yıllar bir kadehçik buzlu rakı
Oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
Kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
Nerde şimdi, nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.
Hasan Hüseyin Korkmazgil
o gün doğan çocuklar bugün 20 yaşında, ben o gün 14 yaşındaydım. haberlerde karlı ankara sokağında paramparça olmuş bir araba vardı. ne kadar farkındaydım bilmem, ama ağlamıştım. ülkem için değil belki de çocukları için. bir babanın kaybı için. babasız büyüyecekleri için.
17 Aralık 2012 Pazartesi
soluksoluğa
Uzun, karanlık bir çığlığın da ardına düşebilir insan,
Titrek, eğri büğrü bir yazının çağrısına da uyar.
Bırakıp her şeyi döner -
Aşk bir buluşmadır çünkü,
Her zaman gecikmiş bir buluşma.
Bitmeyen bir kavuşmadır da aşk -
Araya her zaman bir şeyler girer:
Bazen kendi sevincinin kanat gölgesi,
Bazen nabzın hızı, yüreğin titreyişi,
Tüylerin telaşıyla besleniyor gibidir -
Araya her zaman bir şeyler girer:
Çalışma saatleri, karşılıksız sorular.
Nereden bilebilir insan
Bunların hepsinin de aşk olabileceğini?
Çoğu kez aldatıcıdır da,
Bakarsın, herkes onun askeri, onun şehidi.
Oysa aşk hiçbir zaman bir yarış değildir ki.
Bu yüzden yanılır hep
Sayın muhbir vatandaş, köftehor okur, arsız yetkili.
Sararmış bir fotoğraf olarak da çıkabilir karşına,
Borulu bir fonoğraf kılığıyla da.
Bakarsın, ona da dadanmış
Gündelik hayatın sosyolojisi.
Yeniden duyulur bazen o uzun ve karanlık çığlık.
Çağıran o titrek yazı yeniden belirir -
Çünkü aşk en eski köprüsüdür Balkanların, en eski.
Cevat Çapan
Titrek, eğri büğrü bir yazının çağrısına da uyar.
Bırakıp her şeyi döner -
Aşk bir buluşmadır çünkü,
Her zaman gecikmiş bir buluşma.
Bitmeyen bir kavuşmadır da aşk -
Araya her zaman bir şeyler girer:
Bazen kendi sevincinin kanat gölgesi,
Bazen nabzın hızı, yüreğin titreyişi,
Tüylerin telaşıyla besleniyor gibidir -
Araya her zaman bir şeyler girer:
Çalışma saatleri, karşılıksız sorular.
Nereden bilebilir insan
Bunların hepsinin de aşk olabileceğini?
Çoğu kez aldatıcıdır da,
Bakarsın, herkes onun askeri, onun şehidi.
Oysa aşk hiçbir zaman bir yarış değildir ki.
Bu yüzden yanılır hep
Sayın muhbir vatandaş, köftehor okur, arsız yetkili.
Sararmış bir fotoğraf olarak da çıkabilir karşına,
Borulu bir fonoğraf kılığıyla da.
Bakarsın, ona da dadanmış
Gündelik hayatın sosyolojisi.
Yeniden duyulur bazen o uzun ve karanlık çığlık.
Çağıran o titrek yazı yeniden belirir -
Çünkü aşk en eski köprüsüdür Balkanların, en eski.
Cevat Çapan
23 Ekim 2012 Salı
yağmur
birden bire başladı. önce ince ince, dokunmaya korkar gibi, incitmekten sakınır gibi, okşarcasına düştü yere. sonra baktı ki özlenmişti, dokunuşları reddedilmedi toprak tarafından.hızlandı. içini boşaltırcasına, özlemle kavuştu toprağına. sıkı sıkı sarıldılar birbirlerine yağmur ve toprak, insanlar kendini korumaya çalışırken yağmurun telaşından aşklarına yeşilden turuncuya çalan yapraklar, bu kucaklaşmada aradan çekilmeleri gerektiğini bildikleri için kaçışan martılar tanıklık etti. yağmur bir süre sonra veda etti kokusunu bırakarak toprakta, "yine geleceğim" dedi. toprak biliyordu geleceğini, çünkü artık yağmurun zamanıydı.
Damla düştü toprağa cemre misali
En büyüleyici pırıltısıyla dün akşam,
Mis gibi kokusuyla büyüleyen etrafı
Eksikliğini hissettiğimiz ama söyleyemediğimiz,
Tek tek ama beraberce kardeşcesine
Göl gibi derler ya işte öyle durgun ve sessiz
Üzüntülülerini paylaşırlar sevinçleri paylaştıkları gibi ,
Lisanlarıyla sevgiden bahsederler hep
Esintisinde bir samyelinin bir ömür boyu,
Rahatlatıyor tüm sevgiye muhtaçları şu yağmur taneleri.
Murathan Mungan
Damla düştü toprağa cemre misali
En büyüleyici pırıltısıyla dün akşam,
Mis gibi kokusuyla büyüleyen etrafı
Eksikliğini hissettiğimiz ama söyleyemediğimiz,
Tek tek ama beraberce kardeşcesine
Göl gibi derler ya işte öyle durgun ve sessiz
Üzüntülülerini paylaşırlar sevinçleri paylaştıkları gibi ,
Lisanlarıyla sevgiden bahsederler hep
Esintisinde bir samyelinin bir ömür boyu,
Rahatlatıyor tüm sevgiye muhtaçları şu yağmur taneleri.
Murathan Mungan
ağlamak
Ağlamak İçin Gözden Yaş mı Akmalı?
Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?
Victor Hugo
Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?
Victor Hugo
16 Ekim 2012 Salı
ezik miyim neyim?
her gün şiirlerden fal tutuyorum kendime, mutlaka bir şiir okuyarak başlamaya çalışıyorum güne. bugünde bu şiir çıktı şansıma. ilk kez okuyorum. murathan munganı'ı çok severim. bence çok zeki bir insan ve zeka benim bir insanı beğenmemdeki en önemli etken. ama bu şiirden hiçbir şey anlamadım ben. zeka olarka aynı kulvarda değiliz galiba, kendimi ezik hissediyorum. :(
parmak uçlarımızda gezindiğimiz tenimizin
kaçıncı yazmasına bir erkekle başladık
kıyılar eğirdik gözlerimizden yağmurlu ezik
bir boğayla uyandırılmış sabahları gençliğimizin
belleğimizde dağılan trenlere dalardık
koynumuzda akşam saklamaları
ve zaman çizgileriyle yitik
kaçıncı volkanıdır bu munis şehvetimizin
ki güz yontan bir rüzgardan artakalmış tutanakları
parmak uçlarımızda gezindiğimiz tenimizin
kaçıncı yazmasına bir erkekle başladık
kıyılar eğirdik gözlerimizden yağmurlu ezik
bir boğayla uyandırılmış sabahları gençliğimizin
belleğimizde dağılan trenlere dalardık
koynumuzda akşam saklamaları
ve zaman çizgileriyle yitik
kaçıncı volkanıdır bu munis şehvetimizin
ki güz yontan bir rüzgardan artakalmış tutanakları
10 Ekim 2012 Çarşamba
yalnızlık
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle
atilla ilhan
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle
atilla ilhan
9 Ekim 2012 Salı
bu ne biçim hayat
Bu ne biçim Postacı
Üç defa çalıyor kapıyı
Bu ne biçim kel
Hem merhemi var
Hem sürmüyor başına
Bu ne biçim biçimler
İstediğiniz kadar çoğaltılabilir
Memleket çok müsait buna
Örneğin yeni bir komşu taşındı karşıya
Bir baktım Fahriye Abla!
Kırk yıllık bir rötar yapmış
Erzincan Treni
Ben gelmişim şu yaşıma
O ise şiirdeki yaşından gün almamış daha
Benimki ne biçim hayat
Uymuyor ne gördüklerime
ne duyduklarıma
ne okuduklarıma
Ben ne biçim benim
Ne kendime benziyorum
Ne başkalarına
Murathan Mungan
Üç defa çalıyor kapıyı
Bu ne biçim kel
Hem merhemi var
Hem sürmüyor başına
Bu ne biçim biçimler
İstediğiniz kadar çoğaltılabilir
Memleket çok müsait buna
Örneğin yeni bir komşu taşındı karşıya
Bir baktım Fahriye Abla!
Kırk yıllık bir rötar yapmış
Erzincan Treni
Ben gelmişim şu yaşıma
O ise şiirdeki yaşından gün almamış daha
Benimki ne biçim hayat
Uymuyor ne gördüklerime
ne duyduklarıma
ne okuduklarıma
Ben ne biçim benim
Ne kendime benziyorum
Ne başkalarına
Murathan Mungan
31 Ağustos 2012 Cuma
hafta bitti artık değil mi?

Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki
Mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.
Edip Cansever
Zor bir haftaydı, iyi ki bitti. Önümüzdeki hafta güzelliklerle gel oldu mu! :) İyi hafta sonları.
Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki
Mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.
Edip Cansever
Zor bir haftaydı, iyi ki bitti. Önümüzdeki hafta güzelliklerle gel oldu mu! :) İyi hafta sonları.
3 Ağustos 2012 Cuma
sefa sür

Sefa Sür
Geçmiş günü beyhude yere yâd etme,
Bir gelmemiş an için de feryat etme
Geçmiş gelecek masal bunlar hep
Eğlenmene bak ömrünü berbat etme.
Niceleri geldi, neler istediler,
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler.
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler.
Dünyada ne var, kendine dert eyleyecek,
Bir gün gelecek ki can bedenden gidecek,
Zümrüt çayır üstünde, sefa sür iki gün...
Zira senin üstünde de otlar bitecek
Ömer Hayyam
Ömer Hayyam
22 Haziran 2012 Cuma
bugün cuma
21 Mart 2012 Çarşamba
bahar gelmiş duydun mu?
Bu sabah mutluluğa aç pencereni
Bir güzel arın dünkü kederinden
Bahar geldi bahar geldi güneşin doğduğu yerden
Çocuğum uzat ellerini
Şu güzelim bulut gözlü buzağıyı
Duy böyle koşturan sevinci
Dinle nasıl telaş telaş çarpıyor
Toprak ananın kalbi
Şöyle yanıbaşıma çimenlere uzan
Kulak ver gümbürtüsüne dünyanın
Baharın gençliğin ve aşkın
Türküsünü söyliyelim bir ağızdan
Ataol Behramoğlu
nevruz'umuz kutlu olsun. kimsenin malı olmayan, tüm dünyadaki halklar tarafından kutlanan. kökeni doğayla bir olma inancı taşıyan şamanlara dayanan bahar bayramımız kutlu olsun. insan doğadan uzaklaştıkça daha çok yalnızlaşacaktır. çimenlere uzanıp doğa ananın kalp atışını duyamadığın için bunca kan, bunca göz yaşı. mülkiyet hırsıyla değil, sevgiyle avuçla toprağı, unutma topraktan yaratıldın ve toprağa döneceksin.sen toprağa sahip olamazsın sahibin olan o. isterse seni var eder, isterse yok eder.
7 Mart 2012 Çarşamba
bir varmış bir yokmuş

Daralma
Sokaklar gökyüzü insin diyedir aşağı
Sokaklar gökyüzü insin diyedir aşağı
Çocuklar oynasın diye
Sokaklar pencereler baksın diyedir birbirine
Dertleşsin diye
Önce yüzüyle eskir evler
Yavaş yavaş kaybeder beden ısısını
Sesi yetmez olur da odalara
Bahçelere zor atar kendini
Suskunlaşır kapılar, pencereler uykulu
Dört duvarın sohbetidir oda
Evler hâlâ konar göçer çadırı çoğumuzun
Ölümü büyüttüğümüz ipek kozalar
Öyle daralttık ki içimizi
Bir saksılık toprağa yer yok
Herkesin kendini gösteriyor pusulası
Ağaç kendi göğünü biliyor sadece
Ve tüm yolculukların sonunda
Oteller kolayca terkedilir de
peki ya evler...
Gonca Özmen / Çıkın Dergisi Haziran 2001 sayısı
evin içi bomboş kalır birden. gideni uğurlarsın bir kalabalık ve koşuşturmacayla. sonra herkes evine gider, kalırsın bir başına. gidenin kalbimizdeki yeri daha bir dolar da evde boşalan yeri, ilk günler anlamazsın. sanki kısa bir yolculuğa çıkmış da geliverecekmiş gibi gelir. beklersin, ama gelmez. fotoğraflar sana yüzünü unutturmaz, ama bir süre sonra mimikleri yavaş yavaş aklından silinmeye başlar. kendini zorlarsın hatırlamak için. belki de onu olmadığı gibi hatırlarsın. en acısı da belki zihninin içinde ona ait sesi yitirmek. sesi nasıldı? bu durumda ne derdi diye düşünüp de sesini hatırlayamamak acıtır seni.
aslında kötü birşeyler olduğunu seziyordum. çünkü sosyal medyayı aktif olarak kullanan, tabiri yerindeyse cıvıltılarıyla hayatımıza renk katan oip'imin birkaç gündür sesi soluğu çıkmıyordu. tahmin ediyordum, ama konduramıyordum. bu yazıyı okuduğumdaysa gözyaşlarıma hakim olamadım. hıçkıra hıçkıra, katılarak ağladım.
Sizin Hiç Babanız Öldü mü?
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum.
Yıkadılar, aldılar, götürdüler.
Babamdan ummazdım bunu kör oldum.
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum.
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylelemesine maviydi kör oldum
Taslara gelince hamam taslarına
Taslar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taslarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
Cemal Süreya
Cemal Süreya
dünden beri çok ağladım. oip'i çok sevdiğimden mi, çağan'ın, bora'nın gözyaşlarını, şakınlıklarını düşündüğümden mi yoksa bugün abimin doğum günü olduğundan mı bu kadar etkinlendim bilemiyorum. çok üzgünüm.
1 Mart 2012 Perşembe
suçluyum, razıyım cezama
Kitap okumaya gönüllü müsünüz?
Adamın biri içkiyi fazla kaçırmış. Çevresindekileri rahatsız edince mahkemelik olmuş. Hakim ona önce 15 gün hapis cezası vermiş. Sonra “iyi halini göz önüne alarak” hapisten vazgeçip kararını “bir ay boyunca her gün 1,5 saat okuma cezası”na dönüştürmüş.
Siz miş-mış dememe bakmayın; bu bir masal değil. 12 yıl önce Yozgat’ta olan bir olay. Kahramanı da Alpaslan Yiğit adında bir yurttaş. Kendisi gazetecilere şöyle demiş:
- Allah düşmanıma böyle ceza vermesin! Hakime “Kitap delikanlıyı bozar, normal ceza ver”, diye yalvardım. Çok utandım. Ha evde bulaşıkları yıkamışsın, ha kütüphanede kitap okumuşsun. Herkes bana kıs kıs güldü.
Her gün jandarma nezaretinde kitap okumak zorunda kalan Yiğit, bu duruma dayanamayarak kaçmış, ortadan kaybolmuş. Ama 6 ay sonra dönüp (kitaplara) “teslim olmak” zorunda kalmış.
Gerçi sonradan “okumanın o kadar da kötü bir şey olmadığını” söylüyor, ama çok da değişmiş görünmüyor:
- 15 gün nedir ki, aslanlar gibi yatar çıkardım, köy kahvesine girerken de başımı dik tutardım…
Daha sonradan bu “eğitici uygulama”, başka hafif suçlara da “ceza” oldu. “Kitap okumanın ceza olduğu bir ülkede yaşıyoruz” türü yorumlar da basından eksik olmadı.
* * *
Rusya lideri Vladimir Putin, seçim kampanyası sırasında ilginç bir tez ortaya attı:
- Eğitim sistemimiz kaliteli kitapların okunmasını yeterince özendirmiyor. Bazı Amerikan üniversiteleri öğrencilere 100 kitaplık bir okuma listesi verir. Bizim de okullarımızda böyle bir zorunlu liste uygulamamız yararlı olacaktır.
Ve tartışma başladı. “Kitap zorla mı okutulur?”dan tutun da, bu 100 kitabın seçilmesinin büyük ayrılıklar ve kavgalar yaratacağına kadar her şey söylendi. Kimisi “100 değil, 500 kitap olmalı!” buyurdu, kimisi “Mesele, sayıda değil, nitelikte!” diye haykırdı.
Anketler yapıldı. Birinin sonucuna göre, toplumun, okunmasında en fazla yarar gördüğü kitaplar şunlardı: Tolstoy’dan “Savaş ve Barış”, Bulgakov’dan “Usta ve Margarita”, Dostoyevski’den “Suç ve Ceza”, Puşkin’den “Yevgeniy Onegin”, Şolohov’dan “Durgun Akardı Don”. Bu arada Anayasa’yı, Ceza Yasası’nı, İncil’i, çeşitli pratik bilgi kitaplarını önerenler de az olmadı. Lenin’in eserleri listede yer almalı mı, ya da Soljenitsin’in “Gulag Takımadaları” uygun mu, diye keskin polemiklere girişildi.
Böylece yıllar sonra kitap okuma konusu hatırlanmış oldu. Okullarda, televizyonlarda, gazetelerde tartışmalar ve araştırmalar yapıldı. Sorular soruldu:
- Sizce çocuklar ne zaman okuma alışkanlığı kazanmaya başlamalıdır? Çocuğa en çok kim yardımcı olmalıdır? Nasıl?
Hatta yetişkin toplum, çocuklardan önce kendisini yokladı:
- Ne kadar sık kitap okursunuz? En son ne okudunuz? Sizi en çok etkileyen üç kitabı sıralayın.
Seçimlerden sonra “100 kitap” tartışmaları hatırlanır mı, fikir uygulanır mı, bilmem. Ama konunun açılması sanırım yararlı oldu.
* * *
Rusya’ya gidenleriniz bilir, Ruslar kitap okumayı severler. Metroda herhangi bir vagona girin; orada mutlaka kitap okuyan 3-5 kişi görürsünüz. Eskiden de böyleydi. Hatta Sovyet döneminde daha fazlaydı ve SSCB dünyanın en çok okuyan ülkesiydi.
Elimde birkaç yıl öncesinin bir araştırması var. Buna göre ortalama bir Hindistan yurttaşı, kitap okumaya haftada 10,7 saat ayırıyor. Rusya’da ise bu süre 7,1 saat, yani günde bir saatten biraz fazla. En çok okuyan ilk 10 ülke sıralaması şöyle:
- Hindistan, Tayland, Çin, Filipinler, Mısır, Çek Cumhuriyeti, Rusya, İsveç, Fransa, Macaristan.
Günde ortalama 4,5 saat televizyon izleyen Türkiye halkı ise kitap okumaya YILDA sadece 6 saat ayırıyor. Düzenli kitap okuyanların oranı Japonya’da yüzde 24, ABD’de yüzde 12, İngiltere ve Fransa’da yüzde 11 iken Türkiye’den binde 1 kişi. Bir Japonya yurttaşı yılda ortalama 25 kitap okurken bir Türkiye yurttaşı 10 yılda bir kitap bitiriyor. (Geçen yılki resmî bir açıklamada bu veriler reddediliyor, Türkiye’de ortalama yılda 7,2 kitap okunduğu, 7-14 yaş grubu için ortalamanın “ayda 1 kitap” olduğu savunuluyordu.)
2007’de Rusya’daki kütüphanelerde 739 milyon kitap varken, bu sayı Almanya’da 104 milyon, Bulgaristan’da 46 milyon, Türkiye’de ise 13 milyon idi. BMÖ İnsani Gelişim Raporu’ndaki kitap okuma sıralamasında Türkiye’nin yeri 86. basamakta. Türkiye’de kitap, genel ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235. sırada yer alıyor.
İzninizle yazıyı tatsız ve banal bir alıntı ile bitireyim bu sefer. Okuma konusunda internette yapılan bir tartışmadan oldukça sıradan bir bölüm aktarayım:
- Ben kitap okumuyorum, zevk alamıyorum, sıkılıyorum İşin kolayına kaçıyorum: Aç televizyonda bir film izle. Aynı şey değil mi?
Hakan Aksay
gazetedeki bir köşe yazısı bu. devlet politikası olarak televizyon izlemek özendirilerek daha da az okumamız sağlanıyor. ülkemi seviyorum. :))
lütfen birileri de beni cezalandırsın ve bana kitap okuma cezası versin. can baba'nın dediği gibi;
Reis Bey dedim Reis Bey
Asın beni dedim dövün öldürün beni
Suçluyum dedim kahpenin soysuzun biriyim ben
Vatan hainiyim belki de
Çalmadım öldürmedim ama
Daha kötüsünü yaptım
N’aptım biliyor musunuz
Halim Beyin deposunda hamaldım geçen yıl
Kaçıncı balyaydı kimbilir
Kaçırmışım keçileri birara
Arabalar evler sokaklar alıp başını gitmiş
Bi ova bi ben bi gökyüzü
Sırtımda bir pamuk tarlası
Çıkmış üstüne güneş terter tepinir
Tek dur dedim güneşe
Hayvanlığın lüzumu yok
Baktım oralı değil
Yıktım oracığa pamuk tarlasını
Aldım ayağımın altına güneşi
Yer misin yemez misin
Neden sonra uyanmışım
Karanlıklar basmış geceler olmuş
Bir ayçiçeği açmış sağ elimde
Solumda yediveren yedi amele
Almışız denizi karşımıza
Çatır çatır dişimizde ayçiçekleri
Bi güzel ağlamışız
Adamın gözleri Reis Bey
adamın gözleri
Bir koltuk meyhanesiydi
İzmir’in Meyhane Boğazında
Bir dumandır uğruyor dışarı bir duman
Dumanın yanısıra bir kerih türkü
Gel dedi gel girdim içeri
Koluma yapıştı birden
Gördün mü dedi şu deyyusları
Köşede üç herif oturuyordu
Nedense çürük dişlerim geldi aklıma
O keçiler var ya dedi o namussuzlar
Onlar yedi benim başımı
Bigün bile yaşatmam o itleri ama
Şükretsinler gene kafakâğıdımı kaybettim
Ah bir kafa-kağıdım olsa
Ben bilirim yapacağımı
Adamın gözleri bir Bursa bıçağıydı
Çıkardım cebimden nüfus kâğıdımı
Tutuşturdum eline
Cıvıl cıvıldı gözleri
Yeni dağılmış bir ilkokul gibi
İşte böyle dedim Reis Bey
Başınızı ağrıtmayayım
Yoksa bunlara gelinceye dek daha ne haltlar karıştırmadım
Biliyorum suçluyum razıyım cezama
Çalmadım öldürmedim ama
Daha kötüsünü yaptım
Na’aptım biliyor musunuz Reis Bey
Tuttum insanları sevdim
suçluyum işte, o yüzden polis zoruyla günde 2 saat, yok yoooook bu suça iki saat yetmez en az 4 saat kitap okuma cezası istiyorum. kendim geldim teslim oluyorum. böylece belki yatak ucumda, oturma odasındaki kanepenin başında, salondaki masanın üzerinde ve tuvalette yer alan başlanmış ama bitirilememiş kırmızı kitap (engin geçtan), gohor (aşkın güngör), julıa (çizgi roman), iyi hissetmek (psikoloji), dört arketip (carl gustav jung), anna karanina, benek'in masalı 2. kitap (nihan sarı), rome ve julıet ve daha niceleri okunup yeni kitaplara başlanabilir.reis bey dedim reis bey, biliyorum suçluyum razıyım cezama.
Adamın biri içkiyi fazla kaçırmış. Çevresindekileri rahatsız edince mahkemelik olmuş. Hakim ona önce 15 gün hapis cezası vermiş. Sonra “iyi halini göz önüne alarak” hapisten vazgeçip kararını “bir ay boyunca her gün 1,5 saat okuma cezası”na dönüştürmüş.
Siz miş-mış dememe bakmayın; bu bir masal değil. 12 yıl önce Yozgat’ta olan bir olay. Kahramanı da Alpaslan Yiğit adında bir yurttaş. Kendisi gazetecilere şöyle demiş:
- Allah düşmanıma böyle ceza vermesin! Hakime “Kitap delikanlıyı bozar, normal ceza ver”, diye yalvardım. Çok utandım. Ha evde bulaşıkları yıkamışsın, ha kütüphanede kitap okumuşsun. Herkes bana kıs kıs güldü.
Her gün jandarma nezaretinde kitap okumak zorunda kalan Yiğit, bu duruma dayanamayarak kaçmış, ortadan kaybolmuş. Ama 6 ay sonra dönüp (kitaplara) “teslim olmak” zorunda kalmış.
Gerçi sonradan “okumanın o kadar da kötü bir şey olmadığını” söylüyor, ama çok da değişmiş görünmüyor:
- 15 gün nedir ki, aslanlar gibi yatar çıkardım, köy kahvesine girerken de başımı dik tutardım…
Daha sonradan bu “eğitici uygulama”, başka hafif suçlara da “ceza” oldu. “Kitap okumanın ceza olduğu bir ülkede yaşıyoruz” türü yorumlar da basından eksik olmadı.
* * *
Rusya lideri Vladimir Putin, seçim kampanyası sırasında ilginç bir tez ortaya attı:
- Eğitim sistemimiz kaliteli kitapların okunmasını yeterince özendirmiyor. Bazı Amerikan üniversiteleri öğrencilere 100 kitaplık bir okuma listesi verir. Bizim de okullarımızda böyle bir zorunlu liste uygulamamız yararlı olacaktır.
Ve tartışma başladı. “Kitap zorla mı okutulur?”dan tutun da, bu 100 kitabın seçilmesinin büyük ayrılıklar ve kavgalar yaratacağına kadar her şey söylendi. Kimisi “100 değil, 500 kitap olmalı!” buyurdu, kimisi “Mesele, sayıda değil, nitelikte!” diye haykırdı.
Anketler yapıldı. Birinin sonucuna göre, toplumun, okunmasında en fazla yarar gördüğü kitaplar şunlardı: Tolstoy’dan “Savaş ve Barış”, Bulgakov’dan “Usta ve Margarita”, Dostoyevski’den “Suç ve Ceza”, Puşkin’den “Yevgeniy Onegin”, Şolohov’dan “Durgun Akardı Don”. Bu arada Anayasa’yı, Ceza Yasası’nı, İncil’i, çeşitli pratik bilgi kitaplarını önerenler de az olmadı. Lenin’in eserleri listede yer almalı mı, ya da Soljenitsin’in “Gulag Takımadaları” uygun mu, diye keskin polemiklere girişildi.
Böylece yıllar sonra kitap okuma konusu hatırlanmış oldu. Okullarda, televizyonlarda, gazetelerde tartışmalar ve araştırmalar yapıldı. Sorular soruldu:
- Sizce çocuklar ne zaman okuma alışkanlığı kazanmaya başlamalıdır? Çocuğa en çok kim yardımcı olmalıdır? Nasıl?
Hatta yetişkin toplum, çocuklardan önce kendisini yokladı:
- Ne kadar sık kitap okursunuz? En son ne okudunuz? Sizi en çok etkileyen üç kitabı sıralayın.
Seçimlerden sonra “100 kitap” tartışmaları hatırlanır mı, fikir uygulanır mı, bilmem. Ama konunun açılması sanırım yararlı oldu.
* * *
Rusya’ya gidenleriniz bilir, Ruslar kitap okumayı severler. Metroda herhangi bir vagona girin; orada mutlaka kitap okuyan 3-5 kişi görürsünüz. Eskiden de böyleydi. Hatta Sovyet döneminde daha fazlaydı ve SSCB dünyanın en çok okuyan ülkesiydi.
Elimde birkaç yıl öncesinin bir araştırması var. Buna göre ortalama bir Hindistan yurttaşı, kitap okumaya haftada 10,7 saat ayırıyor. Rusya’da ise bu süre 7,1 saat, yani günde bir saatten biraz fazla. En çok okuyan ilk 10 ülke sıralaması şöyle:
- Hindistan, Tayland, Çin, Filipinler, Mısır, Çek Cumhuriyeti, Rusya, İsveç, Fransa, Macaristan.
Günde ortalama 4,5 saat televizyon izleyen Türkiye halkı ise kitap okumaya YILDA sadece 6 saat ayırıyor. Düzenli kitap okuyanların oranı Japonya’da yüzde 24, ABD’de yüzde 12, İngiltere ve Fransa’da yüzde 11 iken Türkiye’den binde 1 kişi. Bir Japonya yurttaşı yılda ortalama 25 kitap okurken bir Türkiye yurttaşı 10 yılda bir kitap bitiriyor. (Geçen yılki resmî bir açıklamada bu veriler reddediliyor, Türkiye’de ortalama yılda 7,2 kitap okunduğu, 7-14 yaş grubu için ortalamanın “ayda 1 kitap” olduğu savunuluyordu.)
2007’de Rusya’daki kütüphanelerde 739 milyon kitap varken, bu sayı Almanya’da 104 milyon, Bulgaristan’da 46 milyon, Türkiye’de ise 13 milyon idi. BMÖ İnsani Gelişim Raporu’ndaki kitap okuma sıralamasında Türkiye’nin yeri 86. basamakta. Türkiye’de kitap, genel ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235. sırada yer alıyor.
İzninizle yazıyı tatsız ve banal bir alıntı ile bitireyim bu sefer. Okuma konusunda internette yapılan bir tartışmadan oldukça sıradan bir bölüm aktarayım:
- Ben kitap okumuyorum, zevk alamıyorum, sıkılıyorum İşin kolayına kaçıyorum: Aç televizyonda bir film izle. Aynı şey değil mi?
Hakan Aksay
gazetedeki bir köşe yazısı bu. devlet politikası olarak televizyon izlemek özendirilerek daha da az okumamız sağlanıyor. ülkemi seviyorum. :))lütfen birileri de beni cezalandırsın ve bana kitap okuma cezası versin. can baba'nın dediği gibi;
Reis Bey dedim Reis Bey
Asın beni dedim dövün öldürün beni
Suçluyum dedim kahpenin soysuzun biriyim ben
Vatan hainiyim belki de
Çalmadım öldürmedim ama
Daha kötüsünü yaptım
N’aptım biliyor musunuz
Halim Beyin deposunda hamaldım geçen yıl
Kaçıncı balyaydı kimbilir
Kaçırmışım keçileri birara
Arabalar evler sokaklar alıp başını gitmiş
Bi ova bi ben bi gökyüzü
Sırtımda bir pamuk tarlası
Çıkmış üstüne güneş terter tepinir
Tek dur dedim güneşe
Hayvanlığın lüzumu yok
Baktım oralı değil
Yıktım oracığa pamuk tarlasını
Aldım ayağımın altına güneşi
Yer misin yemez misin
Neden sonra uyanmışım
Karanlıklar basmış geceler olmuş
Bir ayçiçeği açmış sağ elimde
Solumda yediveren yedi amele
Almışız denizi karşımıza
Çatır çatır dişimizde ayçiçekleri
Bi güzel ağlamışız
Adamın gözleri Reis Bey
adamın gözleri
Bir koltuk meyhanesiydi
İzmir’in Meyhane Boğazında
Bir dumandır uğruyor dışarı bir duman
Dumanın yanısıra bir kerih türkü
Gel dedi gel girdim içeri
Koluma yapıştı birden
Gördün mü dedi şu deyyusları
Köşede üç herif oturuyordu
Nedense çürük dişlerim geldi aklıma
O keçiler var ya dedi o namussuzlar
Onlar yedi benim başımı
Bigün bile yaşatmam o itleri ama
Şükretsinler gene kafakâğıdımı kaybettim
Ah bir kafa-kağıdım olsa
Ben bilirim yapacağımı
Adamın gözleri bir Bursa bıçağıydı
Çıkardım cebimden nüfus kâğıdımı
Tutuşturdum eline
Cıvıl cıvıldı gözleri
Yeni dağılmış bir ilkokul gibi
İşte böyle dedim Reis Bey
Başınızı ağrıtmayayım
Yoksa bunlara gelinceye dek daha ne haltlar karıştırmadım
Biliyorum suçluyum razıyım cezama
Çalmadım öldürmedim ama
Daha kötüsünü yaptım
Na’aptım biliyor musunuz Reis Bey
Tuttum insanları sevdim
suçluyum işte, o yüzden polis zoruyla günde 2 saat, yok yoooook bu suça iki saat yetmez en az 4 saat kitap okuma cezası istiyorum. kendim geldim teslim oluyorum. böylece belki yatak ucumda, oturma odasındaki kanepenin başında, salondaki masanın üzerinde ve tuvalette yer alan başlanmış ama bitirilememiş kırmızı kitap (engin geçtan), gohor (aşkın güngör), julıa (çizgi roman), iyi hissetmek (psikoloji), dört arketip (carl gustav jung), anna karanina, benek'in masalı 2. kitap (nihan sarı), rome ve julıet ve daha niceleri okunup yeni kitaplara başlanabilir.reis bey dedim reis bey, biliyorum suçluyum razıyım cezama.
Etiketler:
gülme günlüğü,
kitap,
not defteri,
şiir
29 Şubat 2012 Çarşamba
2012 değişim yılı demiştik değil mi?

Bazı gecelerin sabahı yoktur
yalnızca karanlık olarak kalırlar.
Bazı ayrılıkların dönüşü olmaz
giden gider borçlarıyla yaşar kalanlar.
Geleceği yoktur bazı kalplerin
aşk uğramaz onlara bir daha
tek bir hatırayla yaşlanırlar.
Bazı pişmanlıklar uzun sürer
zamana yayılırlar.
Kendinden kaçanlara saklanacak yer kalmaz dünyada
gün gelir kendileriyle tanışırlar
asıl yalnızlık o zaman başlar
hayata geç kalmıştır kendine geç kalan
şairin dediği gibi
bir daha yaşamak zorunda kalır geçmişi anlamayan.
Bazı geceler
bazı insanlar
bazı yerlerde sahiden karşılaşırlar.
Bazı insanlar
bazı aşklar
bazı şarkılar bu yüzden unutulmazlar.
Bazı hayatlar hayal tutmazlar
bu yüzden
bazı bazı bazı
çabuk yaşayıp ansızın kaybolmalar….
mehtap hanım'la sağlıklı beslenmeye başlıyorum. bu şiir de benim güdüleyicim olsun.
21 Şubat 2012 Salı
o günler geçip gitti,o günler, kirpiklerimin arasından
14 Kasım 2011 Pazartesi
demek istediğim
içim boş bomboş derken aşağıdaki şiiri okudum bugün ve aslında çok dolu olduğum için dilimin lal olduğunu, yüreğimdeki düğümlerin boğazımda boğum boğum olduğunu anladım. nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan, kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı. yaşamak bir can sıkıntısı...Ve Güz Geldi Ömür Hanım
Ve güz geldi Ömür Hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı, yüzüm ömrümün atlası, düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür Hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür Hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış. Böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür Hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür Hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise, bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, dar çevre Yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir ben'e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür Hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, ömür Hanım, şiiridir beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür Hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinden olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten hele de güncel ve kof her zaman iyidir, düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile, bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz. Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak... Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir, ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, ağız dil vermez geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğne ucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür Hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyunu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür Hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür Hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan garip bir gülümsemeyle yüzümde, incelik adına ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlarla çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür Hanım?
Şükrü Erbaş
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




