deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2018 Perşembe

AYAK SESLERİ


 
AYAK SESLERİ
Çalan alarmın sesiyle gözlerini açtığında gördüğü şey kocaman bir karanlıktı. Yatağın içinde kedi gibi gerneşip esneyen kaslarının, çıtırdayan kemiklerinin sesini dinleyerek gülümsedi. Bedeninin yaptığı sabah müziğinden hoşnut kalmıştı.  Yavaşça doğrulup yatakta oturdu. Ayaklarını yere koyup koymama konusunda kararsız kaldı. Kendini beton zeminin soğukluğuna hazır hissettiğinde ayağa kalktı. Ayak tabanlarından sırtına doğru bir ürperti yayıldı. Ağır adımlarla banyoya gitti ve ışığı açtı. Lambadan gelen ışık gözünü aldı. Gözlerini kısarak el yordamıyla lavaboyu buldu. Musluğu açıp akan suya baktı. İşte gün başlıyor. Hazır mısın? Avucunu suyla doldurup buz gibi suyu yüzüne çarptığında gözlerini kocaman açtı. Bu sene havalar çok soğuk gidiyordu. Zaten rutubetli olan bodrum katı evi yağan kar ve yağmurlarla mağaradan farksız olmuştu.  Kiler ve odunluk olarak kullandığı odaya gidip kucağını odunla doldurdu. Oturma odasına gelip tek eliyle sobanın üst kapağını açtı ve odunları simetrik bir şekilde sobanın içine yerleştirdi. Sobanın yanındaki kovadan bir çıra alıp kibriti çaktı ve çırayı yaktı. Yanan çıranın kokusu tüm odayı sardı. Bir süre çıranın ateşini izledikten sonra üşüdüğünü hissedince aklına odunlar geldi. Çırayı odunların arasına yerleştirip küçük alevin giderek büyümesini izledi. Çıplak ayakları betonun bütün soğuğunu bedenine çekerken dış kapıya yöneldi. Kapının dürbününden bakıp etrafta kimseler olmadığına emin olunca yavaşça kapıyı açıp kapıcının kapı koluna astığı ekmeği aldı ve hızlıca kapıyı kapattı. Uzun yıllardır kapıcı Hasan Efendi dışında kimseyi görmemiş, kimseyle konuşmamıştı. Dünyayla tek bağı Hasan Efendi’ydi. Onunla bile konuşmak zor geliyordu kimi zaman. Ekmek poşeti elinde, bu sabah Hasan Efendi’ye günaydın demek zorunda kalmamış olmanın verdiği huzurla mutfağa doğru adımlarını hızlandırdı. Her sabah yaptığı gibi önce ocağa çayı koydu. Buzdolabından peynir, zeytin ve vişne reçelini çıkardı, yan yana tepsiye yerleştirdi. Ekmeği ince ince dilimleyip iki dilimi kızartma makinesine koydu. Tezgahtaki ekmek kırıntılarını bir eliyle küçük bir çay tabağının içine sıyırdı. Ekmekler kızarana kadar demlenen çayını da alıp oturma odasında her sabah oturduğu koltuğunun hemen yanındaki sehpaya tepsiyi bıraktı. İçinde ekmek kırıkları olan çay tabağını alıp pencereye doğru ilerlerdi, kalın perdeleri ve camı açtı. Ekmek kırıklarını camın hemen önüne dökerek içeriye daha fazla soğuk hava girmemesi için camı hızlıca kapattı.  Koltuğa oturup camdan dışarı baktığında henüz gün tam aydınlamasa da renkler seçilebiliyordu. Her sabah aynı şeyleri yapmasına karşın yıllardır hep aynı heyecanla açıyordu perdeyi. O gün göreceği ayaklar ve ayakkabıların kimlere ait olduğu üzerine tahminlerde bulunmak en büyük eğlencesiydi. Çayından ilk yudumu aldığında bugünkü ilk misafiri de pencerenin önünde arzı endam etti. Bağcıkları açık, beyaz olması gerekirken kirden griye dönmüş, 40 numara adidas spor ayakkabılar. “Yine okula geç kalmış, bu acelesi ondan. “  spor ayakkabılar koşarak sahnedeki yerini terk etti. Ekmeğinden bir parça ağzına attığında yeri titretircesine sert ve ağır adımlarla resmigeçidine başlamıştı siyah iskarpinler. Pencerenin önünden geçişi neredeyse bir saat gibi geldi izlerken. “Her gün boyuyor mu acaba? Nasıl bu kadar parlak olabiliyor? Çok titiz ve kuralcı biri olmalı. Belki bir bankada müdürdür ya da iş adamı. Yok ama öyle olsa niye yürüsün. Titiz bir devlet memuru kesin. Yavaş adımlarına bakılırsa ellili yaşlarını çoktan geçmiş. Evli mi acaba? Belki de ayakkabılarını her gün karısı fırçalıyordur.”
Sonraki sahne alacak kahramanı merakla bekleyen izleyici ağzına bir parça peynir ve vişne reçeli attı. Peynirin tuzlu tadıyla vişne reçelinin tatlı ekşi tadı dilinin üzerinde yayılırken platform topuklarının üzerinde dengesini sağlamakta zorlanarak yürüyen çırpı bacakları gördü. Yaşça büyük görünme hevesinde olan bir genç kız olmalıydı bu. Hep böyle platform topuklar giyiyor, sirklerdeki uzun bacaklar gibi dengesini sağlamak için yoğun çaba harcayarak, sallana sallana yürüyordu. Gözleriyle platform topukluyu izlerken “tık, tık, tık” sesleriyle kalp atışları birden hızlandı. Stiletto geliyordu. Siyah, mavi, yeşil, kırmızı, rengi değişse de tarzı hiç değişmeyen, yere basar gibi değil de uçarcasına dokunan o çok sevdiği ayaklardaydı sıra. Her gün pencerenin önünden bu saatte geçen, geçişiyle ruhuna bambaşka hisler salan ayaklar.  İnsanlardan yorulup kendini gönüllü ev hapsine mahkum ettiğinden beri kapıdan dışarı adımını atmamıştı. İnsanları hata yaptıkları için değil onlardan umudu kestiği için çıkarmıştı hayatından. Peki, şimdi neydi bu her gün penceresinin önünden uçarcasına hafif adımlarla geçen kadına karşı duyduğu kontrol edemediği umut? Bir yandan dışarıda akan hayatın debisine kapılıp sürüklenmekten korkuyor bir taraftan da o stilettoların sahibini çılgınca merak ediyordu. Uzun siyah saçları olmalıydı, incecik bir beli. Boyu çok uzun olmadığı için hep yüksek topuklu giyen, ruhu da ayak bilekleri gibi ince biri. Kaç kez karar vermişti, bir sabah çıkıp kapının önünde onu bekleyecek ve nasıl biri olduğunu gözleriyle görecekti. Oysaki daha evin kapısından ilk adımını attığı an nefes alamamaya, kalbi yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyor, evin ruhu onu ensesinden tutup içeri çekiyordu. Tık, tık, tık.. yaklaşıyordu, kalp atışı da yürüyüşün ritmine uyum sağlamıştı. Pencerenin önüne döktüğü ekmek kırıklarını yemek için gelen telaşlı serçelere takıldı gözü, kulağı topuk seslerinde. Sadece kuşları sevmek istemiştim. Sevgimden mi korkup uçtular? Kanatlarım yoktu, yetişemedim. Ne zaman kesilmişti kanatlarım? Birine sarılsam uçabilir miyim?  Sarılsam…ona sarılsam…Nefesini tutarak kapıya doğru  koştu. Gözlerini kapattı derin derin nefes alarak kapının tokmağı buz gibiydi. Elinin yandığını hissederek hızlıca geri çekti. Kazağının kolunu avuçlarının içine alıp tokmağı hızla çevirdi. Kapıyı açmıştı. Gözlerini açtı, önündeki koridora ve merdivenlere baktı. Bileklerinde ağır zincirler varmışçasına tüm gücünü toplayarak ayağını kaldırdı ve eşikten dışarı bir adım attı. Koridorun buz gibi betonu alev almış yanıyordu.  Alevlerin arasından geçemezdi. Yanmadan sokağa çıkması mümkün müydü? Çıplak ayaklarıyla attığı her adımda bedeninin dağlandığını hissederek merdivenleri teker teker çıktı. İşte yıllar sonra ilk kez apartman kapısının önündeydi. Kendisine düşünmek için hiç zaman bırakmadan kapının koluna asıldı, kendini eşikten dışarı attı. Ciğerlerine dolan sokağın havası tüm bedenini yaktı. Soluna döndüğünde gördüğü o kırmızı stilettolara ait siyah uzun saçlar yanan yüreğine düşen bir kar tanesiydi.

3 Ocak 2018 Çarşamba

YAĞMUR


Birden bire başladı. İnce ince, dokunmaya korkar gibi, incitmekten sakınır gibi, okşarcasına düştü yere minik lekeler bırakarak. Baktı ki özlenmişti, dokunuşları reddedilmedi toprak tarafından, hızlandı. İçini boşaltırcasına, yoğunluğunu artırarak, özlemle kavuştu toprağına. Sıkı sıkı sarıldılar birbirlerine yağmur ve toprak. İnsanlar sığınacak bir saçak altı arayarak koşuşurken yağmurun telaşından, aşklarına yeşilden turuncuya çalan yapraklar, bu kucaklaşmada aradan çekilmeleri gerektiğini bildikleri için kaçışan martıların gölgeleri tanıklık etti. Saklandığı saçak altında öylece durup yağmuru izlerken saçlarından süzülen damlalar, bedeninin kıvrımlarından akıp ayakuçlarına değdiğinde yerdeki su birikintisine takıldı bakışları. Öne doğru bir adım attı, başını geriye doğru eğip gökyüzüne baktı yağmur damlalarına meydan okurcasına. Bu kadarcıktı işte dünyadaki varlığı. Bir yağmur tanesi baştan aşağıya saniyeler içinde yol alabiliyordu ufalmış bedeninde. Arkasını dönüp dükkanın vitrinine baktığında ışık oyunlarıyla oluşan görüntüler arasında gördüğü sarı benizli, düşük sağ omuzuyla asimetrik bedenli, şişmiş gözleri ve karmakarışık saçları olan kendi sureti mi yoksa bir korkuluk mu karar veremedi. İlk defa görmüş gibi dikkatle bakarak bir iki adım yaklaştı vitrine doğru. Yüzüne dokunmak istercesine vitrindeki aksine dokundu. “Kimsin sen?” Duyduğu boğuk sesten irkildi. Kendi sesine bir benzerlik aradı. Boğazındaki boğumlardan çıkan her bir harfin ses tellerine değip kulaklarına doğru yol aldığı o an, sonsuz bir uzunlukta geldi. Bedeni, sesi, ruhu sanki hepsi kendinden uzakta, kendinin dışındaydı. Bu sızı gelip onu bulduğundan beri bedeni korkunç bir dönüşüm geçirmişti. Kimilerini yeniden yaratan, varlığına anlam katan şey onun kalbini acıtıyordu. Bir kemik vardı kalbinin tam orta yerinde zamanlı zamansız etine saplanan. “Unut artık, unut artık, seni düşünmek istemiyorum.” Sırtını dükkânın vitrinine dayayıp elleriyle kulaklarını kapadı, kendine yabancı sesini duymak istemeyerek yere çöktü. Gözlerini de sıkı sıkı kapadı, rüzgârla yüzüne çarpar yağmur damlaları içini ürpertti. Birden yanı başında bir sıcaklık hissetti, onun nefesiydi sanki. Gözünü açmaya korkuyordu. Bir masal gibi başlayan ve serap gibi yok olup giden, yerine hastalıklı bir hasret bırakan, dışında olup da aslında tamamen ondan ibaret olan sevdayı bulamamaktan korkuyordu. Korktuğu zamanlarda şiir okurdu içinden, mırıl mırıl kendini sakinleştirmeye çalıştı. 

“Damla düştü toprağa cemre misali
En büyüleyici pırıltısıyla dün akşam,
Mis gibi kokusuyla büyüleyen etrafı
Eksikliğini hissettiğimiz ama söyleyemediğimiz,
Tek tek ama beraberce kardeşcesine
Göl gibi derler ya işte öyle durgun ve sessiz
Üzüntülülerini paylaşırlar sevinçleri paylaştıkları gibi ,
Lisanlarıyla sevgiden bahsederler hep
Esintisinde bir samyelinin bir ömür boyu,
Rahatlatıyor tüm sevgiye muhtaçları şu yağmur taneleri.

Murathan Mungan”

Ayağa kalktı, tekrar yağmura doğru bir adım attı. Tüm bedeni baştan aşağı yıkandı yağmurla, içinde hiç nefes kalmayıncaya dek bağırdı çığlıklarını yağmur damlalarına hapsetmek istercesine, gözyaşlarını yağmura kattı. Yağmur bir süre sonra veda etti kokusunu bırakarak toprakta, "yine geleceğim" dedi. Toprak biliyordu geleceğini, çünkü artık yağmurun zamanıydı.

18 Aralık 2017 Pazartesi

KİŞİSEL BİR SAVAŞ


 

-Savunman ne küçük hanım, anlat bakalım? Nasıl bu hale getirmeyi başardın her şeyi? Nasıl başarıyorsun her şey yolunda giderken dünyanı alt üst etmeyi bilmiyorum. Bıkıp usanmadın mı bu gelgitlerden? Yapma demiyor muyum sana hep, yapma!

+Askeri bir düzende olayım istiyorsun sen de! Ne olmuş biraz fazla içtiysem ve onunla konuştuysam.

-Ağzından çıkanları kulağın duymuyor ki hiç, kelimelerin nasıl tehlikeli birer silah olduğunun farkında değilsin, şuursuzsun, şuursuz! Nasıl toparlayacaksın bakalım yumurtladıklarını.

+Nöbetçi olduğumuz bir gece yalnız kaldığımızda konuşurum, çok sarhoştum, yanlış şeyler söylemiş olabilirim derim olmaz mı? Olur bence. Evet evet en iyisi konuşmak, kaçmakla olmaz.

-Bomba gibi düştü ortama o gece söylediklerin, ortam buz kesti birden. Ağzınla içmiyorsun şu rakıyı, içme o zaman!

+Ne var içtiysem, söyledim de ne oldu, aşıksın işte aşık değil misin ona?

-Benden kaç yaş büyük kızım, babam yaşında, aşık olsam ne olur. Kendinin en büyük düşmanı yine kendinsin şu dünyada yüz milyon adam varken niye en olmayacağına gidip aşık olurusun kı? Salaksın çünkü! Neymiş çok akıllı adammış, ilk kez biri beni anlamış, gözleri deniz gibiymiş. Siper kazıp koruyacaktın kendini, sokmayacaktın o bakışları kalbine. Soktun bak çıkaramıyorsun şimdi. Olur olmaz yerde kaçırıyorsun kalbinden. Herkes zaten bir haber peşinde, dört göz sekiz kulakla hakkında dedikodu yapacak bir şeyler bekleyenlere süper istihbarat verdin. Aferin sana 100 puan.

+Sen de çok üstüme geliyorsun ama, bu kadar saldırma bana. O kadar da kötü şeyler söylemiş olamam. Söyledim mi acaba? Söylemiş olabilirim, Arzu’ya bir sorayım o gecenin detaylarını da şu konuşma işiyle ilgili bir strateji geliştireyim. En kısa zamanda çözmem lazım bu meseleyi. İş yerindeki tüm hedeflerini olmayacak bir sevda uğruna feda edemem. Sevda da ne sevda ama, nasıl bakıyor bana öyle, içimi gören bakışlar, gözleriyle sarılıyor sanki.

-Yok yok hedefler, yaşam hedefleri onları düşünmelisin. Toparlamalısın dağıttıklarını. İçmeseydin keşke o kadar. Bilmiyorsun sanki alkolün sana etkilerini. Geri çekilmeyi de bilmiyorsun sözü diline alınca. Bilmezsin susmayı. Teslim olma bu sevdaya, diren, susmayı öğren, işine odaklan.

+Tamam haklısın, beyaz bayrak çekiyorum. Dinleyeceğim artık seni. Senin çizdiğin yol haritasını izleyeceğim. Söz veriyorum. Bir sorum var sana. Peki o zaman hayat madalya verecek mi bize? Onların istediği gibi yaşadık diye kazanacak mıyız savaşı? Sahi sen kazanınca ben yenilecek miyim? Ben kazanırsam sen yenilecek misin? Onlar kazanacak ikimiz de kaybedeceğiz…

 

13 Nisan 2015 Pazartesi

KALP


Polis olay mahalline ulaştığında sırılsıklam bir yatakta cenin pozisyonunda buldu maktülü. Hiçbir boğuşma emaresi, bir damla kan yoktu, ama kalbi atmıyordu. İntihardan şüphelendi polisler, evin her yerinde boş ilaç kutuları aradılar, bulamadılar. Sahi yatak niye bu kadar ıslaktı? Olay yeri inceleme uzmanları yatağı böylesine ıslatan sıvıdan örnek aldılar. Yatağın başucunda okuduğu kitabı vardı. Kitabı açtıklarında yere kuru bir gelincik düştü. Gelinciğin izi olan sayfanın kenarına el yazısıyla yazılmış bir şiir. Uzman şiiri okudu, eğildi,  gelinciği alıp kitabın içindeki yerine yerleştirdi ve kitabı delil olarak bir poşetin içine attı. Olay yerine geldiklerinden beri sürekli aynı şarkı çalıp duruyordu müzik çalarda. Uzmanlardan biri Cd’yi çıkarıp başka bir poşete koydu. Maktülün sağ avucu sıkı sıkı kapalıydı, öylesine sıkmıştı ki tırnakları avuç içine batmıştı. Uzmanlardan biri yavaşça açtı parmaklarını, ellerinin arasından çıkan fotoğrafa şöyle bir baktı ve elindeki delil poşetlerinden birinin içine attı.  Günler sonra Başkomiser Zelal otopsi raporunu ve olay yeri inceleme raporunu okuyordu. Gelinciğin olduğu kitaptaki şiiri okudu önce :

“Ey kimselere değişmediğim

Ayrılığın neden bunca ağır”
 
biliyordu bu şiiri. Sanırım Birhan Keskin’in bir şiiriydi diye düşündü. Kitabı şöyle bir karıştırdı ve diğer delile baktı. Avuç içindeki fotoğrafın kime ait olduğunu bulmak kolay olmuştu, eski bir sevgiliye aitti. Bitmiş bir ilişkiye. Tüm yatağı sırılsıklam yapan şeyse maktülün göz yaşlarıydı. Olay yeri inceleme raporunu okumayı bitirip otopsi raporuna geçti Zelal. Maktülün yaşı: 35, Cinsiyet: Kadın, Ölüm saati: 01:15, Ölüm nedeni: Kırılmış bir kalp.

16 Eylül 2013 Pazartesi

kahramanın yolculuğu 1

hepimiz bir öykü kahramanıyız hayatta. bazen öykümüzün içinde mucizeler yaşadığımıza, öykümüzün başkalarının öyküsünden özel olduğuna inandırmaya çalışırız kendimizi. kim bilir belki de buna inanmaya ihtiyacımız var ayakta, hayatta kalabilmek için.

erkek ve kadın tek bedenmiş ve tek yürekmiş ya hani, sonra tanrıları kızdırmışlar ve tanrılar o bedeni ikiye ayırıp yeryüzüne göndermişler. insanoğlu işte o bedeninin, kalbinin yarısını arar dururmuş hep. belki de bu sadece bir efsane. insan aslında kendi başına bir bütün. aradığı diğer yarısı da kendisi.  yoksa neden her sevda sonlu, her aşk acılı, öbür yarım dediğin imkansız olsun.

her sevda sonlu. hayat da sonlu değil mi zaten. dünyanın bir sınırı, evrenin bile bir sınırı var belki. sevda neden sonlu olmasın? her sevgi tüketilmeye mahkum. dalga gibi yukarı doğru çıkıp doyum noktasından sonra aşağı doğru inmeye başlıyor. sonrası dümdüz bir çizgi, kalbin atmadığı. tek, düz bir ses.

bazen de yanlış zamanda doğru insanla karşılaşırsın işte o zaman bilirsin ki son diye bir şey yok. sonunuz olmaz, çünkü her son bir başlangıça ihtiyaç duyar. yine de boşluğa doğru bir adım atarsın. işte o zaman başlar kahramanın yolculuğu.

23 Ekim 2012 Salı

yağmur

birden bire başladı. önce ince ince, dokunmaya korkar gibi, incitmekten sakınır gibi, okşarcasına düştü yere. sonra baktı ki özlenmişti, dokunuşları reddedilmedi toprak tarafından.hızlandı. içini boşaltırcasına, özlemle kavuştu toprağına. sıkı sıkı sarıldılar birbirlerine yağmur ve toprak, insanlar kendini korumaya çalışırken yağmurun telaşından aşklarına yeşilden turuncuya çalan yapraklar, bu kucaklaşmada aradan çekilmeleri gerektiğini bildikleri için kaçışan martılar tanıklık etti. yağmur bir süre sonra veda etti kokusunu bırakarak toprakta, "yine geleceğim" dedi. toprak biliyordu geleceğini, çünkü artık yağmurun zamanıydı.

Damla düştü toprağa cemre misali
En büyüleyici pırıltısıyla dün akşam,
Mis gibi kokusuyla büyüleyen etrafı
Eksikliğini hissettiğimiz ama söyleyemediğimiz,
Tek tek ama beraberce kardeşcesine
Göl gibi derler ya işte öyle durgun ve sessiz
Üzüntülülerini paylaşırlar sevinçleri paylaştıkları gibi ,
Lisanlarıyla sevgiden bahsederler hep
Esintisinde bir samyelinin bir ömür boyu,
Rahatlatıyor tüm sevgiye muhtaçları şu yağmur taneleri.

Murathan Mungan


18 Ekim 2012 Perşembe

gölge

ben buradayım deme ihtiyacı duyuyordu, varlığının başka insanların varlığı tarafından fark edilmesini bekliyordu. böylece kabul edildiğini, ait olduğunu hissediyordu. bu dünyadaki kapladığı alanın farkında olabilmesi için birileri de onun farkında olmalıydı. görünmez adam ona göre çok mutsuz biriydi. çünkü kimse onun orada olduğunu bilmiyordu. fark edilmek için kimi zaman çok gösterişli giyinir, abartılı makyajlar yapardı. insanlar onun bu haline alışıp, artık fark etmemeye başladıklarındaysa, evet hep olurdu bu; çünkü insanlar sürekli gördükleri şeylere alışırlar ve bir süre sonra onu fark etmemeye başlarlar; tıpkı her gün önünden geçtiğimiz parktaki muhteşem ağacı hiç fark etmemiş olmamız gibi, pejmürde bir şekilde gelmeye başlardı işe. bazen dünyanın en mutlu insanı, en şakacısı, en esprilisi o olurdu, bazense en mutsuzu, en bedbahtı. bazı dönemler deli gibi okurdu, her şeyi ona sorsunlar, ne konuşulursa söyleyecek bir lafı olsun diye. kendini mutlu etmek için değil, sırf birileri hakkında konuşsun, birileri onu beğensin diye. yalnız içilen kahve, yalnız dinlenen müzik, yalnız alınan nefes bile anlamsızdı onun için. insana bağımlıydı o. insana ve onaylanmaya. o yüzden kaçardı çatışmaktan, başkalarıyla fikir ayrılığına girmekten. hemen hiçbir konuda kendi fikri, kendi yargıları yoktu aslında. birileri ona ilgi göstersin, onu kabul etsin, kedi gibi okşasın sevsin diyeydi tüm çabası. varlığı buna bağlıydı. bilmediğiyse kendine ait olmayan bu hayatın yeryüzündeki varlığını silikleştirdiği, var olduğunu sanırken sadece başkalarının gölgesi olduğuydu.

18 Eylül 2012 Salı

karda açan gül



"Anne, ne zaman bahar gelecek?
Kış gelsin de öyle, yavrum."

kış gelmeden bahar gelmiyor biliyorum. bazen kışlar çok uzun sürüyor, işte bunu kabullenmek istemiyorum. kış o kadar uzun sürüyor ki bazen insan baharın geldiğini anlamıyor. beden karlar altında donuyor, kalp artık atmaz oluyor. bahar gelse de karlar erimiyor. uzun, sessiz geceler bitmek bilmiyor. gün geceye dönüyor.

"Bu gül birşeyin anısı olacak ama neydi unuttum
Kimbilir belki de sabah sabah yeniden açan umudun"



umudunu yitirme diyor güller perisi, güller solsa bile baharda yeniden çiçek açar. eğer hiç solmasaydı güller, yeniden açacakları günü beklemenin heyecanını da yaşamayacaktın.



anlamsız gözlerle bakıyorum güller perisine. "heyecan mı? o da ne?"



not:şiirler can baba'dan

27 Aralık 2011 Salı

güneş



öfff çekil başımdan diyorum güneş, biraz daha uyumak istiyorum diyerek yorganı başıma çektim. gözüme gözüme girmese olmaz sanki. izin verseydin de biraz daha uyusaydım. sürünerek kalktım yataktan, yine sabah oldu, yine işe geç kaldım, yine saçmasapan bir gün başlıyor diyerek, çalmayan telefon alarmına pis bir bakış fırlattım. dışarısı buz gibi galiba, yataktan çıkınca üşüdüm, sırtıma yeleğimi aldım. ancak gözüme girip beni uyandırmaya yararsın biraz da havayı ısıtsana diye güneşe saydırmaya devam ettim. ayaklarım beni hemen banyoya götürdü, yüzümü yıkarken dondum, keşke biraz suyu akıtıp ısıtsaydım sonra yüzümü yıkasaydım diye kendime kızdım. aynadaki aksimi görünce birden kendimden korktum, sanki biri gelmiş gece sabaha kadar saçlarımı karmakarış hale getirmek için özel olarak uğraşmış. kuaförlerdeki o beceriksiz çıraklardan biri tiftik tiftik yolmuş gibiydi saçlarımı. hızlı hareketlerle taradım ve orasına burasını tokalarla tutturarak mümkün olduğunca ehlilleştirmeye çalıştım. olmadı, tutmadı tokalar, düzelmedi saçım. ben tokayla hapsetmeye çalıştıkça başkaldırdı saçlarım. içimden bir ses, al makası tut, kes kes at dedi. kahvaltıya zaten vakit yok,hemen giyinip çıkmalıyım. siyah eteğimi giydim fermuarı kapanmadı, hemen çıkarıp dün giydiğim eteği geçirdim üzerime. bugünlerde yine aburcuburu abarttım kesin 5 kilo aldım. çorabımı giyerken kaçırdım. yeni bir çorap bulup giyinip paldır küldür çıktım evden. hay allah’ım ya bu giden benim otobüsüm, ş…siz şöför görüyorsun işte koştuğumu iki dakka beklesene be adam.koşarken de ayakkabımın topuğu kırıldı iyi mi? bir sonraki otobüs 20 dk sonra, beklersem işe iyice geç kalırım. en iyisi taksi çağırayım. inanamıyorum ya, telefonun alarmı tabi çalmaz çünkü şarjı bitmiş, bu demek oluyor ki taksi de çağıramayacağım, işyerini arayıp ben geciktim de diyemeyeceğim. hazır telefonum da yokken kayıplara mı karışsam. bugüne hiç başlamamış olsaydım. keşke hayatı başa alıp yaşama şansım olsaydı.


A Y N A
A N Y A



güneş uyandırdı bugün beni, sıcacık eliyle yanağıma dokundu ve buz gibi havada içimi ısıttı. kedi gibi gerindim ve gülümsedim güneşe. günaydın dedim, perdenin arasından kendine yol bulup odama dalan ışık hüzmelerine. pencereden dışarı baktım, karların üzerinde parıldayan güneşi selamladım. bu soğuk havada dışarda olan insanları düşündüm, yüreğim sızladı, sıcak bir evim olduğu için şükrederek banyoya gittim. buz gibi suyla yüzümü yıkayınca kendime geldim, alarmım çalmadığı için otobüsle işe gidersem çok geç kalacağımı düşünüp, bugün biraz müsriflik yapıp taksiyle işe gitmeye karar verdim. ara sıra insane kendini şımartmalı. nasılsa daha vaktim var diyerek karmakarışık saçlarımı suyla ehlilleştirmek için duşa girdim. meğer onların da tüm istediği suymuş, ıslıkla şarkı çalarak sıcak suyla iliklerime kadar ısındım. banyodan çıkıp bugün ne giysem diye düşünürken elim dolaptaki pantalona gitti, sevmiyorum zaten etek giymeyi, bu soğukta etekle de üşürüm zaten. hem etekle botlarımı giyemem, bugün canım topuklu ayakkabı giymek istemiyor. botlarımı giyersem öğle tatilinde yürüyüşe de gidebilirim. evet evet pantalon iyi seçim. evden çıkmadan kendime güzel bir tost yaptım, cep telefonumun şarjı bitmiş, şarj cihazımı da çantama attım, ev telefonundan taksiyi çağırdım, tostumu alıp,işyerinde çayımla gazeteleri okurken tostumu yedim. günün güzel olacağı sabah odama konuk olan güneşten belliydi.

13 Kasım 2009 Cuma

cuma yürüyüşü


yine kimsenin konuşmadığı,lokmaların ağızda çiğnenme sesi dışında tek bir sesin olmadığı öğle yemeğinden sonra zihnine biraz temiz hava girmesi hem de yediği koca dürümün belki bir gramını eritirim düşüncesiyle yürüyüşe çıktı.daha iş yerinin kapısından 10-15 adım gitmişti ki beyaz paltosu,siyah,bağcıkları pembe botuyla küçük bir kız çocuğu karşılada yolda onu.hesap sormak ister gibi yolunu kesti."adın ne?"dedi.kadın birden şaşırdı,ilk şaşkınlık sonrası yüzünde kocaman bir gülümsemeyle adını söyledi ve küçük kıza adını sordu."duyu" dedi küçük melek ve sorguya devam etti "neyeye gidiyosun?" dolaşmaya dedi sevinçli bir sesle kadın."sen nereye" diye sordu.öğrendiki duru kız evine gidiyormuş.hiç hesapsız yapılan bu küçük sohbetten sonra yoluna devam etti.duru'yu babasının güvenli kolları arasında bırakarak.kulağında kaçınca kez dinlediği o bildik şarkı,zihni ona karışık düşünceler sunarken ayağının altındaki sararmış yapraklara takıldı gözü.ben sonbaharı da kışı da seviyorum diye geçirdi içinden esen rüzgar yanaklarını yakarken.evet seviyordu kışı.kışın doğa uykuya yatıyordu ve dinleniyordu.sonra ilkbaharda uyanıyor ve rengarenk bir elbise giyip çoşku dolu şarkılar söylüyordu.o da öyle yapıyordu aslında.yenilenmek,üzerindeki bütün sıkıntılardan ,tembellikten,kötü kaderden kurtulmak için uyuyor,uyuyordu.ama bu işte bir yanlışlık vardı.onun uyanışları yine aynı karanlğın içine oluyordu.yine de severdi kışı,hele ki aralık ayını.az kalmıştı aralığı,az kalmıştı yeni yıla.bunları düşünerek işyerinin yakınındaki yürüyüş parkına gitti.ne güzel oluyordu bu park baharda.belediye lavanta ekmişti oraya,baharda ne güzel açmıştı lavantalar,kokularından sarhoş olmuştu.daha önce hiç görmediği kocaman,şişman arılar görmüştü orda.bu güzel lavantaların özü arıları nasıl da besili yapmış diye geçirmişti içinden.bugün de lavantaların arasında gri bir kaplan gördü.sokak kedisi olamazdı,öylesine güzel ve bakımlıydı.ben evde kedi bakabilir miyim diye sordu kendine?kendine bakamazken kediyle nasıl ilgilenecekti.sonra geçen gün okuduğu bir yazı geldi aklına.köpeği ölen bir kadının yazdığı yazı.hemen vazgeçti kediden ve adımlarını hızlandırdı.çevredeki lisenin çıkış saati olmalıydı.her yerde üniformalı öğrenciler vardı.yan yana oturmuş sohbet eden iki kız gördü,birden burnunun direği sızladı.lisedeki en yakın arkadaşı geldi aklına,okul çıkışı hemen eve gitmez parka oturup günün değerlendirmesini yaparlardı.bütün gün birliktelerdi ama eve gidince bir de telefonla konuşurlardı.nerden buluyorduk acaba o kadar konuşacak şeyi,şimdi eşimle akşamları ikimizde bir kelime etmeden televizyon seyrediyoruz diye hayıflandı.sonra arkadaşını aradı ve düşündüklerini anlattı,arkadaşının tepkisi ne aptalca şeyler yapmışız oldu.gülümseyerek ve özlemle andığı şeyleri arkadaşının aptalca bulması yüreğini kırdı ve insanlar değişiyor,bense galiba hep aynı ben dedi kendine.yürüyüşünü tamamladı ve hapishaneye girer gibi işyerine tekrar girdi.