Cumhuriyetin Onuncu Yıl Nutku
Türk Milleti!
Kurtuluş Savaşı'na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun!
Şu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bundaki muvaffakiyeti, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz; çünkü, daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.
Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.
Çünkü,Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.
Büyük Türk milleti!
On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiç birinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.
Türk milleti!
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
Ne mutlu Türküm diyene!
Ankara, 29 Ekim 1933
gündemimdekiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gündemimdekiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31 Mart 2014 Pazartesi
18 Haziran 2013 Salı
7 Haziran 2013 Cuma
dünyayı güzellik kurtaracak
neydi bir arada tutan şey bizi...
neydi birleştiren bunca farklı insanı?
sevmek.
farklılıklarıyla sevmek.
görüşlerine katılmıyorsan eleştirmek.
yargılamadan, azarlamadan, kendi görüşünü dayatmadan eleştirmek.
kendine benzetmeye çalışmadan, benzemeyeni hor görmeden, ayırmadan, yok saymadan, en doğrunun kendi bildiğin olduğuna inansan bile yine de dinlemek. hak vermesen de destelemesen de tercihine saygı duymak.
düşünüyorum da çok mu zor bunu yapmak diye.
yüreğin korku doluysa, kendine ve varlığına inanmıyor, gücün içinden değil de makamından geliyorsa ve güçlü olmayı hakaret etmek, bağırmak, dinlememek, dediğim olacak olarak biliyorsan zor, gerçekten zor.
hani demiş ya birileri " acıyalım, şefkat gösterelim. " şefkat acımayla gelmez, çünkü insan sadece kendinden küçük gördüğüne acır. şefkat sevgiyle gelir.
hayatı seven, hayatını seven gençlerin kendi hayatı üzerinde karar verme hakkının elinden alınması çabasına karşı dik bir duruşudur bu.
başı açık ya da kapalı her kadının kendi bedeni üzerinden yıllardır sürdürülen siyasete yeter demesidir bu.
bir bilinç uyanışıdır bu.
hani herkes diyor ya üç-beş ağaçtan ötesine geçmiştir bu. ben katılmıyorum pek. bu tam da üç-beş ağaç meselesidir. yıllardır rant için satılan, yağmalanan ormanların, ağaçların, derelerin kıymetini anlamış belki de farmville oynayarak hayatında hiç gerçeğini görmediği elma ağacının, domatesin özlemini duymuş bir neslin, sanal da olsa paylaşmayı öğrenmiş bir neslin doğaya masumane sahip çıkışına bile gösterilen tahammülsüzlüğün yarattığı bir patlamadır.
çok sevdiğim bizim aile filminde yaşar usta susar susar ama sabrı taşınca saim bey'in bürosuna gelir ve içini döker ya, işte o tepkidir bu.
yaşar usta-bak beyim, sana iki çift lafım var.koskoca adamsın.paran var, pulun var, herşeyin var.binlerce kişi çalışıyor emrinde.yakışır mı sana ekmekle oynamak.yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak.ama nasıl yakışmaz.sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saaddeti çok gören.anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor.ama ben boşuna konuşuyorum.sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum.hıh.sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi saim bey.sen mi büyüksün.hayır ben büyüğüm, ben, yaşar usta.sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç.gözümde pul kadar bile değerin yok.ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiç birşey yapamayacaksın.yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi.çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız.bizler birbirimizi seviyoruz.biz bir aileyiz.biz güzel bir aileyiz.bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun.dokunma artık aileme.dokunma çocuklarıma.dokunma oğluma.dokunma gelinime.eğer onların kılına zarar gelirse ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemis olan ben, yaşar usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni.anlıyor musun.vururum ve dönüp arkama bakmam bile
der ve çıkar saim bey'in odasından. işte gezi parkı'nda ve ülkemizin diğer illerinde olan gösteriler tam da budur işte.
ülkemiz bir mozaik orada herkes hem fikir. evet müslümanız ama farklı mezhepler var ve müslüman olmayan azımsanamayak sayıda insan, evet burası türkiye lazı, çerkezi, arnavutu, kürdü, türküyle çok farklı ırkların bir arada yaşadığı bir ülke, muhafazakarıyla, dindarıyla (ben gerçek dindarların muhafazakar olmadığını düşündüğüm için özellikle ayrı yazdım), ateistiyle rengarenk bir ülke.
fazla rengin nesi kötü? niye tek renk yapma çabası? rengin olmadığı yerde karanlık vardır. ışıktır rengi yaratan.
atatürk'ü sevmek ya da sevmemek gibi bir farklılığıysa hiç düşünemiyorum bile. şu an özgürce dilimizi konuşabiliyorsak, camilerde ezan sesi duyuabiliyorsak, vatanımız dediğimiz bir yerde yaşayabiliyorsak, ingiltere'nin, fransa'nın sömürgesi değilsek bu o büyük lider ve kurtuluş savaşında vatanını canıyla savunan insanların sayesindedir. yaptığı her şey doğru olmayabilir, bazı yaptıklarını beğenmiyor, onaylamıyor olabilirsiniz, ben de atatürk'ün tabulaştırılmasını saçma buluyorum. sonuçta o da bir insandı. vatanına aşık, cesur, ileri görüşlü, insana saygılı ve sevmeyi bilen bir insandı. bu insan cumhuriyeti kurarken bu genç cumhuriyetin varlığını sürdürebilme şartlarını büyük bir ileri görüşlülükle sundu bizlere.
bazen diyorum ki artık chp logosunu değiştirse de chp karşıtları, yılllarca sağ, sol diye ayrılan insanlar bu altı ilkenin gerçek anlamını kavrayabilse. insanlar neye odaklanıyorsa diğerine sağır. altı ok'u görünce insanlar chp'yi hatırlamasa da gerçeği görse.
- Cumhuriyetçilik
Cumhuriyet; egemenliğin halkta olduğu devlet yönetimi demektir. Cumhuriyet, demokrasinin bir uygulama şekli olup halkın kendi kendini yöneterek, yönetimde söz sahibi olduğu rejim demektir. Cumhuriyetçilik ise devlet yönetiminde cumhuriyetin bulunması demektir. Arapçada halk demek olan "cumhur" kelimesinden gelir. Bu bakımdan, halk ve yönetim kelimelerinin bir araya geldiği "demos" ve "kratos", yani demokrasi sözcüğünün eş anlamlısı kabul edilebilir.
-Milliyetçilik
Millet; geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşayan, gelecekte de bir arada yaşama inancında ve kararında olan, aynı vatana sahip, aralarında dil, kültür ve duygu birliği olan insanlar topluluğudur.
- Halkçılık
Halkçılık ilkesi, ulusal egemenliği ön planda tutar ve demokrasiyi benimser. Devlet, vatandaşın refah ve mutluluğunu amaçlar. Vatandaşlar arasında iş bölümü ve dayanışmayı öngörür. Ulusun devlet hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlar. Atatürk’ün halkçılık ilkesinden anlaşılan; toplumda hiçbir kimseye, zümreye ya da herhangi bir sınıfa ayrıcalık tanınmamasıdır. Bütün herkes kanun önünde eşittir. Halkçılık ilkesine göre; hiçbir kimse başkalarına karşı din, dil, ırk, mezhep veya ekonomik açıdan üstünlük sağlayamaz.
- Laiklik
Laiklik, devletin vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca, herhangi bir inancın, özellikle de bir toplumda egemen olan inancın, aynı toplumda azınlıkların benimsediği inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Diğer bir tanımlamayla da devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir ki devlet düzeninin, eğitim kurumlarının ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasını amaçlar. Ayrıca, din işlerini kişinin vicdanına bırakarak bireyin din özgürlüğünü koruyabilmesini sağlar.
- Devletçilik
Ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği veya yetersiz kaldığı ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesini öngören ilkedir. Atatürk’ün devletçilik ilkesi; Türk toplumunun ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için gerekli olan ekonominin güçlendirilmesi ve ulusallaştırılmasıdır. Devletçilik ilkesine göre, devlet ekonomiyle ilgili olarak doğrudan doğruya müdahale yapabilir. Ekonomik teşebbüsler sadece devlet tarafından yapılmayacak, özel teşebbüslere izin verilecek fakat hiçbir özel teşebbüs devlet kontrolünden ve teftişinden çıkamayacak.
- İnkılapçılık
İnkılapçılık (Devrimcilik), Türk ulusunun çağdaşlaşması yolunda yapılan Atatürk devrimlerinin benimsenmesi, geliştirilmesi ve her türlü tehlikelere karşı korunmasıdır. Devrimcilik ilkesi, aynı zamanda bir "Sürekli Devrimcilik" anlayışını da yansıtmaktadır. En ilerici kurumlar bile, koşullar içinde eskir. En ileri bir devrimin bekçiliği ile yetinenler, günün birinde değişen koşulların gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamazlar.
bu ilkelerin okullarda ezberletilmesi değil yapılması gereken, bu ilkelerin her birinin genç türkiye cumhuriyeti'nin ilerleme yolunda nasıl bir ışık olduğunun anlatılmasıdır. atatürk'ü sevmeyebilirsiniz, yaptıkları için minnet duymayabilirsiniz, ama bu ülkenin varlığını sürdürmesi için öne sürdüğü bu ilkelerin arkasında olmamanızı anlayamıyorum. o zaman da aklıma bu ileri görüşlü adamın gençliğe hitabesi geliyor ister istemez.
çok dolmuşum, uzun bir yazı oldu. yaşananlar beni endişelendiriyor, ama bir taraftan da umudum bileniyor. zekanıza ve mizahınıza kuvvet diyorum gençler. saygı ve sevginizi yitirmeyin.
dünyayı güzellik kurtaracak.
not: bu arada penguen belgeseli yayınlayan cnn türk'e kızıp durmayın yav, adamlar küresel ısınmaya vurgu yapmak istemişlerdir belki. hani ormanlar yok oldukça küresel ısınma artıyor ya. dolaylı anlatım.
neydi birleştiren bunca farklı insanı?
sevmek.
farklılıklarıyla sevmek.
görüşlerine katılmıyorsan eleştirmek.
yargılamadan, azarlamadan, kendi görüşünü dayatmadan eleştirmek.
kendine benzetmeye çalışmadan, benzemeyeni hor görmeden, ayırmadan, yok saymadan, en doğrunun kendi bildiğin olduğuna inansan bile yine de dinlemek. hak vermesen de destelemesen de tercihine saygı duymak.
düşünüyorum da çok mu zor bunu yapmak diye.
yüreğin korku doluysa, kendine ve varlığına inanmıyor, gücün içinden değil de makamından geliyorsa ve güçlü olmayı hakaret etmek, bağırmak, dinlememek, dediğim olacak olarak biliyorsan zor, gerçekten zor.
hani demiş ya birileri " acıyalım, şefkat gösterelim. " şefkat acımayla gelmez, çünkü insan sadece kendinden küçük gördüğüne acır. şefkat sevgiyle gelir.
hayatı seven, hayatını seven gençlerin kendi hayatı üzerinde karar verme hakkının elinden alınması çabasına karşı dik bir duruşudur bu.
başı açık ya da kapalı her kadının kendi bedeni üzerinden yıllardır sürdürülen siyasete yeter demesidir bu.
bir bilinç uyanışıdır bu.
hani herkes diyor ya üç-beş ağaçtan ötesine geçmiştir bu. ben katılmıyorum pek. bu tam da üç-beş ağaç meselesidir. yıllardır rant için satılan, yağmalanan ormanların, ağaçların, derelerin kıymetini anlamış belki de farmville oynayarak hayatında hiç gerçeğini görmediği elma ağacının, domatesin özlemini duymuş bir neslin, sanal da olsa paylaşmayı öğrenmiş bir neslin doğaya masumane sahip çıkışına bile gösterilen tahammülsüzlüğün yarattığı bir patlamadır.
çok sevdiğim bizim aile filminde yaşar usta susar susar ama sabrı taşınca saim bey'in bürosuna gelir ve içini döker ya, işte o tepkidir bu.
yaşar usta-bak beyim, sana iki çift lafım var.koskoca adamsın.paran var, pulun var, herşeyin var.binlerce kişi çalışıyor emrinde.yakışır mı sana ekmekle oynamak.yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak.ama nasıl yakışmaz.sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saaddeti çok gören.anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor.ama ben boşuna konuşuyorum.sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum.hıh.sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi saim bey.sen mi büyüksün.hayır ben büyüğüm, ben, yaşar usta.sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç.gözümde pul kadar bile değerin yok.ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiç birşey yapamayacaksın.yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi.çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız.bizler birbirimizi seviyoruz.biz bir aileyiz.biz güzel bir aileyiz.bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun.dokunma artık aileme.dokunma çocuklarıma.dokunma oğluma.dokunma gelinime.eğer onların kılına zarar gelirse ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemis olan ben, yaşar usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni.anlıyor musun.vururum ve dönüp arkama bakmam bile
der ve çıkar saim bey'in odasından. işte gezi parkı'nda ve ülkemizin diğer illerinde olan gösteriler tam da budur işte.
ülkemiz bir mozaik orada herkes hem fikir. evet müslümanız ama farklı mezhepler var ve müslüman olmayan azımsanamayak sayıda insan, evet burası türkiye lazı, çerkezi, arnavutu, kürdü, türküyle çok farklı ırkların bir arada yaşadığı bir ülke, muhafazakarıyla, dindarıyla (ben gerçek dindarların muhafazakar olmadığını düşündüğüm için özellikle ayrı yazdım), ateistiyle rengarenk bir ülke.
fazla rengin nesi kötü? niye tek renk yapma çabası? rengin olmadığı yerde karanlık vardır. ışıktır rengi yaratan.
atatürk'ü sevmek ya da sevmemek gibi bir farklılığıysa hiç düşünemiyorum bile. şu an özgürce dilimizi konuşabiliyorsak, camilerde ezan sesi duyuabiliyorsak, vatanımız dediğimiz bir yerde yaşayabiliyorsak, ingiltere'nin, fransa'nın sömürgesi değilsek bu o büyük lider ve kurtuluş savaşında vatanını canıyla savunan insanların sayesindedir. yaptığı her şey doğru olmayabilir, bazı yaptıklarını beğenmiyor, onaylamıyor olabilirsiniz, ben de atatürk'ün tabulaştırılmasını saçma buluyorum. sonuçta o da bir insandı. vatanına aşık, cesur, ileri görüşlü, insana saygılı ve sevmeyi bilen bir insandı. bu insan cumhuriyeti kurarken bu genç cumhuriyetin varlığını sürdürebilme şartlarını büyük bir ileri görüşlülükle sundu bizlere.
bazen diyorum ki artık chp logosunu değiştirse de chp karşıtları, yılllarca sağ, sol diye ayrılan insanlar bu altı ilkenin gerçek anlamını kavrayabilse. insanlar neye odaklanıyorsa diğerine sağır. altı ok'u görünce insanlar chp'yi hatırlamasa da gerçeği görse.
- Cumhuriyetçilik
Cumhuriyet; egemenliğin halkta olduğu devlet yönetimi demektir. Cumhuriyet, demokrasinin bir uygulama şekli olup halkın kendi kendini yöneterek, yönetimde söz sahibi olduğu rejim demektir. Cumhuriyetçilik ise devlet yönetiminde cumhuriyetin bulunması demektir. Arapçada halk demek olan "cumhur" kelimesinden gelir. Bu bakımdan, halk ve yönetim kelimelerinin bir araya geldiği "demos" ve "kratos", yani demokrasi sözcüğünün eş anlamlısı kabul edilebilir.
-Milliyetçilik
Millet; geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşayan, gelecekte de bir arada yaşama inancında ve kararında olan, aynı vatana sahip, aralarında dil, kültür ve duygu birliği olan insanlar topluluğudur.
- Halkçılık
Halkçılık ilkesi, ulusal egemenliği ön planda tutar ve demokrasiyi benimser. Devlet, vatandaşın refah ve mutluluğunu amaçlar. Vatandaşlar arasında iş bölümü ve dayanışmayı öngörür. Ulusun devlet hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlar. Atatürk’ün halkçılık ilkesinden anlaşılan; toplumda hiçbir kimseye, zümreye ya da herhangi bir sınıfa ayrıcalık tanınmamasıdır. Bütün herkes kanun önünde eşittir. Halkçılık ilkesine göre; hiçbir kimse başkalarına karşı din, dil, ırk, mezhep veya ekonomik açıdan üstünlük sağlayamaz.
- Laiklik
Laiklik, devletin vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca, herhangi bir inancın, özellikle de bir toplumda egemen olan inancın, aynı toplumda azınlıkların benimsediği inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Diğer bir tanımlamayla da devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir ki devlet düzeninin, eğitim kurumlarının ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasını amaçlar. Ayrıca, din işlerini kişinin vicdanına bırakarak bireyin din özgürlüğünü koruyabilmesini sağlar.
- Devletçilik
Ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği veya yetersiz kaldığı ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesini öngören ilkedir. Atatürk’ün devletçilik ilkesi; Türk toplumunun ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için gerekli olan ekonominin güçlendirilmesi ve ulusallaştırılmasıdır. Devletçilik ilkesine göre, devlet ekonomiyle ilgili olarak doğrudan doğruya müdahale yapabilir. Ekonomik teşebbüsler sadece devlet tarafından yapılmayacak, özel teşebbüslere izin verilecek fakat hiçbir özel teşebbüs devlet kontrolünden ve teftişinden çıkamayacak.
- İnkılapçılık
İnkılapçılık (Devrimcilik), Türk ulusunun çağdaşlaşması yolunda yapılan Atatürk devrimlerinin benimsenmesi, geliştirilmesi ve her türlü tehlikelere karşı korunmasıdır. Devrimcilik ilkesi, aynı zamanda bir "Sürekli Devrimcilik" anlayışını da yansıtmaktadır. En ilerici kurumlar bile, koşullar içinde eskir. En ileri bir devrimin bekçiliği ile yetinenler, günün birinde değişen koşulların gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamazlar.
bu ilkelerin okullarda ezberletilmesi değil yapılması gereken, bu ilkelerin her birinin genç türkiye cumhuriyeti'nin ilerleme yolunda nasıl bir ışık olduğunun anlatılmasıdır. atatürk'ü sevmeyebilirsiniz, yaptıkları için minnet duymayabilirsiniz, ama bu ülkenin varlığını sürdürmesi için öne sürdüğü bu ilkelerin arkasında olmamanızı anlayamıyorum. o zaman da aklıma bu ileri görüşlü adamın gençliğe hitabesi geliyor ister istemez.
çok dolmuşum, uzun bir yazı oldu. yaşananlar beni endişelendiriyor, ama bir taraftan da umudum bileniyor. zekanıza ve mizahınıza kuvvet diyorum gençler. saygı ve sevginizi yitirmeyin.
dünyayı güzellik kurtaracak.
not: bu arada penguen belgeseli yayınlayan cnn türk'e kızıp durmayın yav, adamlar küresel ısınmaya vurgu yapmak istemişlerdir belki. hani ormanlar yok oldukça küresel ısınma artıyor ya. dolaylı anlatım.
20 Eylül 2012 Perşembe
durum raporu
evet sevgili arkadaşlar bugün itibarıyla görüyorum ki blogger yeni arayüzüne geçmiş. yenilikleri severim,ama ihtiyaç varsa ve yeni olan eskiye göre bazı şeyleri kolaylaştırıyorsa. şimdilik gördüğüm kadarıyla kolaylaşan pek bir şey. mesela nerden fotoğraf ekleneceğini henüz keşfedemedim. kendime tez zamanda bir bilgisayar alıp evde kullanımıma sunmam lazım.zira evdeki bilgisayarlarda bana sıra gelmiyor. koca bey sürekli facebook'ta candy crush oynuyor. hatta bugün sabah hazırlanıp mutfağa gittiğimde gördüm ki kahvesini içerken kendisi oyun oynamakta.o kısacık 15 dk'da bile oyun oynama ihtiyacı hissetmiş. diğer bilgisayarda pofuduğun yönetiminde olduğundan bana pek zaman kalmıyor. çünkü ben de sadece pofuduk bilgisayarda oyun oynarken nete girmeyi uygun buluyorum.
işte, evde pek yoğunum bugünlerde. işyerinde süper birşeyler oldum, sevdin mi dersen sevmedim. yeni geldiğim yerde sabah kahvesi yok. kahve yasak deme buz gibi soğurum senden şeklindeyim. ben ki işyeri fincanlarını beğenmeyip evden özel fincan getiren insanım ve şimdi sabah kahvesi yok diyorlar. tabi yeni ortamda bunalmamın tek nedeni kahve değil, ama nasıl 1. dünya savaşının ana sebebi ve görünen sebebi farklıysa içinde bulunduğum durumu sevmememin ana sebebi bende saklıyken görünen sebebi kahve olmaması ve ortamın çok kalabalık olması. nerde çokluk orda b. demişler ya aynen öyle. butik işyerlerini seviyorum ben onu birkez daha anladım.
pofuduk okula başladı, daha ilk günden ödevlere başladık. yeni okul dönemi tüm velilere hayırlı uğurlu olsun. ihtiyaç listemizde matbu kitap özeti defteri diye bir şey var. henüz kendisini temin edebilmiş değiliz. nasıl bir şey bilen var mı? 4 tane kırtasiye gezdim hiç biri bilmiyor. okulun ordaki kırtasiyede varmış, ama henüz oraya da ben gidemedim.
evde de keyifler iyi değil bugünlerde. çok çalışmam lazım çooook. çok çalışıp bu şehri terketmem lazım. seneye yükselme sınavlarına gireceğim.oğlumla konuştuk deniz kenarı bir yer olursa gidermiş. ben de düşündüm ayvalık olur, izmit olur, çanakkale olur hani marmara bölgesinde deniz kenarı tüm il ve ilçeler olabilir diye düşündüm. istanbul hariç tabi. daha ufak bir yer tercihim. allah biliyor ya gönlümden çılgınca ayvalık geçiyor.
çok bunaldım bugünlerde evde boş kaldıkça kitap okuyup zihnimi dağıtmak istiyorum. serçe diye bir kitaba başladım. kitapta şok edici sayfalar var. kitap 1997 yılında amerikalı bir yazar tarafından yazılmış. kitabın 69. sayfasında 2019 yılı için "2. kürt savaşından sonra istanbul harabeye dönmüştü" şeklinde bir cümle var. kitap gelecekte geçiyor. bir ara vakit ve bilgisayar bulursam hakkında daha detaylı yazacağım. ama bu satırlar bile abd'nin ülkemiz üzerindeki planlarına ilişkin bir öngörü bence.
bir hafta sonu tatiline ihtiyacım var. en azından bu hafta sonu misi'deki şenliğe gidebilsem biraz iyi gelecek. çılgınca içip, eğlenmek istiyorum. komik, dalgacı, hayalci dost sohbetlerine ihtiyacım var.
işte, evde pek yoğunum bugünlerde. işyerinde süper birşeyler oldum, sevdin mi dersen sevmedim. yeni geldiğim yerde sabah kahvesi yok. kahve yasak deme buz gibi soğurum senden şeklindeyim. ben ki işyeri fincanlarını beğenmeyip evden özel fincan getiren insanım ve şimdi sabah kahvesi yok diyorlar. tabi yeni ortamda bunalmamın tek nedeni kahve değil, ama nasıl 1. dünya savaşının ana sebebi ve görünen sebebi farklıysa içinde bulunduğum durumu sevmememin ana sebebi bende saklıyken görünen sebebi kahve olmaması ve ortamın çok kalabalık olması. nerde çokluk orda b. demişler ya aynen öyle. butik işyerlerini seviyorum ben onu birkez daha anladım.
pofuduk okula başladı, daha ilk günden ödevlere başladık. yeni okul dönemi tüm velilere hayırlı uğurlu olsun. ihtiyaç listemizde matbu kitap özeti defteri diye bir şey var. henüz kendisini temin edebilmiş değiliz. nasıl bir şey bilen var mı? 4 tane kırtasiye gezdim hiç biri bilmiyor. okulun ordaki kırtasiyede varmış, ama henüz oraya da ben gidemedim.
evde de keyifler iyi değil bugünlerde. çok çalışmam lazım çooook. çok çalışıp bu şehri terketmem lazım. seneye yükselme sınavlarına gireceğim.oğlumla konuştuk deniz kenarı bir yer olursa gidermiş. ben de düşündüm ayvalık olur, izmit olur, çanakkale olur hani marmara bölgesinde deniz kenarı tüm il ve ilçeler olabilir diye düşündüm. istanbul hariç tabi. daha ufak bir yer tercihim. allah biliyor ya gönlümden çılgınca ayvalık geçiyor.
çok bunaldım bugünlerde evde boş kaldıkça kitap okuyup zihnimi dağıtmak istiyorum. serçe diye bir kitaba başladım. kitapta şok edici sayfalar var. kitap 1997 yılında amerikalı bir yazar tarafından yazılmış. kitabın 69. sayfasında 2019 yılı için "2. kürt savaşından sonra istanbul harabeye dönmüştü" şeklinde bir cümle var. kitap gelecekte geçiyor. bir ara vakit ve bilgisayar bulursam hakkında daha detaylı yazacağım. ama bu satırlar bile abd'nin ülkemiz üzerindeki planlarına ilişkin bir öngörü bence.
bir hafta sonu tatiline ihtiyacım var. en azından bu hafta sonu misi'deki şenliğe gidebilsem biraz iyi gelecek. çılgınca içip, eğlenmek istiyorum. komik, dalgacı, hayalci dost sohbetlerine ihtiyacım var.
1 Ağustos 2012 Çarşamba
ben uyanığım da galiba uykuda olan çok

bu aralar çok sık rüya görür oldum. geceleri uyur uyanıklık arası bir süreç yaşadığım için olsa gerek. sıcaklar beni bitirdi, bir de üstüne sabah işe gidecekleri düşünmeden sahura kadar balkonlarda çay içip okey oynayan mahalleli ile tam onlar yattıktan ve sokaklar çay kaşığı şıkırtısı, okey taşı gürültüsü ve çocuk ağlamasından arınmışken sahneye çıkan; makam yoksunu, kafama tokmakla vurur gibi davul çalan, ancak ne hikmetse para toplamaya geldiğinde makamlıca davul çalıp, maniler okuyan riyakar ve bu ülkedeki pek çok kişi gibi işinin hakkını vermeyen, aldığı parayı haketmeyen ramazan davulcusu eklenince benim uyku yalan oluyor.
aradada görülen ama sabah az bir kısmı hatırlanan hummalı rüyalar. geçen gece rüyamda masadaki kakaolu kurabiyelerin mis kokusunu içime çekip çekip tam yemeye karar verip bir tanesini ağzıma attım, o güzel yumuşacık kurabiye ağzımda dağılıp, tüm rahiyasını ağzıma bırakırken birden bir kadın kahkahasıyla uyandım.burnumda hala o güzel koku, damağımda o baştan çıkaran tat varken dudaklarımda bir gülümseme belirmişti ki davulcu tokmağını kafama kafam indirip beni tekrar gerçek dünyayla buluşturdu. kendisinden o kadar bezdim ki bir gece balkondan çıkıp kardeşim ya şu davulu adam gibi çal ya da yapma bu işi diye bağırmak geçiyor içimden. bu fikrimi evdekilere de söyledim şakayla karışık. dün akşam yemek hazırlarken kayınpederim usulca yanaşıp "aman kızım sakın davulcuya falan birşey deme,bak malatya'da olanlara." dedi. işte bu ülke bu hale geldi.
kimse düşüncelerini özgürce söyleyemez, eğer onlardan değilsen, onlar gibi düşünmüyorsan konuşma, eleştirme hakkın yok. eleştirirsen evin taşlanır, yakılır. yanlışlıkları görüp,dile getirmezsek nasıl düzelecek? "salla başı, al maaşı" gibi özlü sözleriyle ünlü canııım ülkem nasıl kalkınacak? kabahatin çoğu senin be canım kardeşim der, sürçü lisan ettiysem affola deyip sahneden ayrılırım. nasılsa hepimizden ülkede oynanan gölge oyununun kahramanı olmamız isteniyor.
Etiketler:
gündemimdekiler,
rüya günlükleri
17 Nisan 2012 Salı
bölüm 10
bunca işin arasında bir de bloggerın şu yeni haline alışmaya çalışıyorum. yorumlar nerde, nerden yeni kayıt gireceğiz takip ettiğim blogları nerden okuyacağım gibi bir sürü şeyi öğrenmem gerekiyor.oysa benim hiç zamanım yok.işte saçma sapan bir yoğunluk, evde kendime verecek küçük bir mola arayışı derken uzun zamandır iki kelam yazamadım şuraya.
geçen hafta sonu arkadaşla idobusa binip istanbul'a gidecektik.neredeyse 1 ay önce şu 1 tl'lik biletlerden almış ve istanbul'da neler yapacağımızı düşünerek planlar yapmıştık. cumartesi günü sabah 9.30 feribotu için yağmurlu bir günde düştük yola. kredi kartlarımı kiokstan geçirdik, bilgisayar biletlerimizin olmadığını söyledi. aslında böyle bir şeyi tahmin etmiştik. sonra orda idobus için oluşturulan masaya gittik.isimlerimizi kontrol edebileceklerini söylediler. benim ismim listede vardı, ama arkadaşımın ismi yoktu.kafamızdan aşağıya kaynar sular döküldü. arkadaşım olmayınca ben de gitmek istemedim. zaten sabah eve öksüren bir bıdık bırakmış ve aklım evde çıkmıştım yola. her işte bir hayır vardır deyip güzelyalı'dan mudanya'ya kadar sahil boyunca uzun bir yürüyüş yaptık. mudanya'da yaptığımız nefis kahvaltıdan sonra evlerimizin yolunu tuttuk. hadi diyorum biz gezmeye gidiyorduk, ama bir sınava, görüşmeye, toplantıya da gidebilirdik.ido'nun yaptığı tam bir beceriksizlik. bilet bedelleri kredi kartımızdan düşmüş gözüküyor, ama biletimiz gözükmüyor. umarım bu yaşanan sıkıntılarla ilgili bir çözüm getirmeyi düşünüyorlardır.
bu hafta sonu da izmir'e gidiyoruz. ailecek otobüs bileti aldık.aslında otobüs benim daha çok işime geliyor.çünkü arabayla gidince dönüş günü erkenden yola çıkıyoruz.oysa şimdi pazartesi günü altıya kadar izmir'deyiz. pazar günü de tüyap kitap fuarına gitmek istiyorum. çok sevdiğim bir yazara kitaplarını imzalatmayı planlıyorum. bakalım kısmet. ama oğlumun ve eşimin kitap fuarında canları sıkılıyor.onlara pazar günü için başka bir etkinlik bulmalı. hafta sonu için çok heyecanlıyım.izmir'i ve annemleri özledim. kordon'da şöyle koca bir bardak bira içip patates kızartması yemek istiyorum.
oğlumun hastalığıydı, eşimin yüksek tansiyonuydu, iş yerindeki sorunlardı derken çok bunaldım. izmir bana iyi gelecek.
kendime kariyer netten bir cv hazırladım ve birkaç firmaya gönderdim. pek şansım yok aslında,ama denemeden bilemem diye kendimi avutuyorum. en azından denemedim demeyeceğim. ben biraz da endüstri mühendisi olarak çalışmak istiyorum.ama biraz da korkuyorum güvenli bir limanı bırakıp nereye gideceğini bilmeden bir okyanusa açılmak gibi yaptığım. ingilizcemi de geliştirmem lazım. eşim geçen gün o elindeki kitapları okuyup duracağına ingilizce kitap oku, ingilizceni geliştir biraz dedi. gerçekten de haklı.ben de hemen kendime güzel bir sözlük ve wizard of the oz'u aldım :)). ha okuyor musun dersen henüz başlamadım. tüketim davranışlarımızı ve davranışsal iktisat teorisini anlatan akıldışı ama öngörülebilir isimli bir kitap okumaya başladım. kitap gerçekten çok ilginç. belki bu kitap sayesinde bir miktar da olsa tüketimimi azaltabilirim. geçen gün gazete de bir yazı okumuştum.yazıda hüseyin karaca ile yapılan bir söyleşi de vardı. kendisi üzerindeki kazağı 20 yıldır giydiğini ve tüketmeye kimsenin hakkı olmadığını, bizler ne kadar çok tüketirsek dünyanın da o kadar çok tükendiğini anlatıyordu. benim evim de kullanmadığım bir dünya eşya ve giysiyle dolu. ama giysileri kime vereceğimi bilemiyorum. aslında pek vermeye de kıyamıyorum.evin içi o kadar ıvır zıvırla dolu ki chi enerjisi evde dolaşamıyor. bir düzensizlik bir keşmekeş, aradığım hiçbir şeyi bulamıyorum. zaten sürekli bir arama halindeyim.
oofff off, birinin beni toplaması lazım.
evet eşimin evde olmaması ve yarın için yemek pişirmemem nedeniyle kendime ayırabildiğim bu kısa zaman oğlumun bilgisayar oyununun bitmesi ve ödev yapmaya başlayacak olmamız nedeniyle böylece bitmiş oldu. görüşmek üzere. :)))
geçen hafta sonu arkadaşla idobusa binip istanbul'a gidecektik.neredeyse 1 ay önce şu 1 tl'lik biletlerden almış ve istanbul'da neler yapacağımızı düşünerek planlar yapmıştık. cumartesi günü sabah 9.30 feribotu için yağmurlu bir günde düştük yola. kredi kartlarımı kiokstan geçirdik, bilgisayar biletlerimizin olmadığını söyledi. aslında böyle bir şeyi tahmin etmiştik. sonra orda idobus için oluşturulan masaya gittik.isimlerimizi kontrol edebileceklerini söylediler. benim ismim listede vardı, ama arkadaşımın ismi yoktu.kafamızdan aşağıya kaynar sular döküldü. arkadaşım olmayınca ben de gitmek istemedim. zaten sabah eve öksüren bir bıdık bırakmış ve aklım evde çıkmıştım yola. her işte bir hayır vardır deyip güzelyalı'dan mudanya'ya kadar sahil boyunca uzun bir yürüyüş yaptık. mudanya'da yaptığımız nefis kahvaltıdan sonra evlerimizin yolunu tuttuk. hadi diyorum biz gezmeye gidiyorduk, ama bir sınava, görüşmeye, toplantıya da gidebilirdik.ido'nun yaptığı tam bir beceriksizlik. bilet bedelleri kredi kartımızdan düşmüş gözüküyor, ama biletimiz gözükmüyor. umarım bu yaşanan sıkıntılarla ilgili bir çözüm getirmeyi düşünüyorlardır.
bu hafta sonu da izmir'e gidiyoruz. ailecek otobüs bileti aldık.aslında otobüs benim daha çok işime geliyor.çünkü arabayla gidince dönüş günü erkenden yola çıkıyoruz.oysa şimdi pazartesi günü altıya kadar izmir'deyiz. pazar günü de tüyap kitap fuarına gitmek istiyorum. çok sevdiğim bir yazara kitaplarını imzalatmayı planlıyorum. bakalım kısmet. ama oğlumun ve eşimin kitap fuarında canları sıkılıyor.onlara pazar günü için başka bir etkinlik bulmalı. hafta sonu için çok heyecanlıyım.izmir'i ve annemleri özledim. kordon'da şöyle koca bir bardak bira içip patates kızartması yemek istiyorum.
oğlumun hastalığıydı, eşimin yüksek tansiyonuydu, iş yerindeki sorunlardı derken çok bunaldım. izmir bana iyi gelecek.
kendime kariyer netten bir cv hazırladım ve birkaç firmaya gönderdim. pek şansım yok aslında,ama denemeden bilemem diye kendimi avutuyorum. en azından denemedim demeyeceğim. ben biraz da endüstri mühendisi olarak çalışmak istiyorum.ama biraz da korkuyorum güvenli bir limanı bırakıp nereye gideceğini bilmeden bir okyanusa açılmak gibi yaptığım. ingilizcemi de geliştirmem lazım. eşim geçen gün o elindeki kitapları okuyup duracağına ingilizce kitap oku, ingilizceni geliştir biraz dedi. gerçekten de haklı.ben de hemen kendime güzel bir sözlük ve wizard of the oz'u aldım :)). ha okuyor musun dersen henüz başlamadım. tüketim davranışlarımızı ve davranışsal iktisat teorisini anlatan akıldışı ama öngörülebilir isimli bir kitap okumaya başladım. kitap gerçekten çok ilginç. belki bu kitap sayesinde bir miktar da olsa tüketimimi azaltabilirim. geçen gün gazete de bir yazı okumuştum.yazıda hüseyin karaca ile yapılan bir söyleşi de vardı. kendisi üzerindeki kazağı 20 yıldır giydiğini ve tüketmeye kimsenin hakkı olmadığını, bizler ne kadar çok tüketirsek dünyanın da o kadar çok tükendiğini anlatıyordu. benim evim de kullanmadığım bir dünya eşya ve giysiyle dolu. ama giysileri kime vereceğimi bilemiyorum. aslında pek vermeye de kıyamıyorum.evin içi o kadar ıvır zıvırla dolu ki chi enerjisi evde dolaşamıyor. bir düzensizlik bir keşmekeş, aradığım hiçbir şeyi bulamıyorum. zaten sürekli bir arama halindeyim.
oofff off, birinin beni toplaması lazım.
evet eşimin evde olmaması ve yarın için yemek pişirmemem nedeniyle kendime ayırabildiğim bu kısa zaman oğlumun bilgisayar oyununun bitmesi ve ödev yapmaya başlayacak olmamız nedeniyle böylece bitmiş oldu. görüşmek üzere. :)))
21 Mart 2012 Çarşamba
bahar gelmiş duydun mu?
Bu sabah mutluluğa aç pencereni
Bir güzel arın dünkü kederinden
Bahar geldi bahar geldi güneşin doğduğu yerden
Çocuğum uzat ellerini
Şu güzelim bulut gözlü buzağıyı
Duy böyle koşturan sevinci
Dinle nasıl telaş telaş çarpıyor
Toprak ananın kalbi
Şöyle yanıbaşıma çimenlere uzan
Kulak ver gümbürtüsüne dünyanın
Baharın gençliğin ve aşkın
Türküsünü söyliyelim bir ağızdan
Ataol Behramoğlu
nevruz'umuz kutlu olsun. kimsenin malı olmayan, tüm dünyadaki halklar tarafından kutlanan. kökeni doğayla bir olma inancı taşıyan şamanlara dayanan bahar bayramımız kutlu olsun. insan doğadan uzaklaştıkça daha çok yalnızlaşacaktır. çimenlere uzanıp doğa ananın kalp atışını duyamadığın için bunca kan, bunca göz yaşı. mülkiyet hırsıyla değil, sevgiyle avuçla toprağı, unutma topraktan yaratıldın ve toprağa döneceksin.sen toprağa sahip olamazsın sahibin olan o. isterse seni var eder, isterse yok eder.
12 Aralık 2011 Pazartesi
hala mı evet!
Atatürk, ''Türkiye Cumhuriyeti; Şeyhler, aşiretler, dervişler, mollalar Cumhuriyeti olmayacaktır'' dedi, Tekkeleri, Zaviyeleri ve Mason Locaları'nı kapattı!
sabah gazetede okuduğum habere ne demeli.şöyle ki :
Diyanet’te ‘Mele’ dönemi
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, doğu ve güneydoğu illerinde toplumda sözü geçen, saygınlığı olan ‘mele’ denilen kişilerin sınavda başarılı olmaları kaydıyla, sözleşmeli imam hatip olarak Diyanet İşleri kadrosuna alınacağını belirtti. Bozdağ, “Bu bir defaya mahsus olarak kullanılacak bir düzenlemedir. 1000 kişilik kadro öngördük” dedi.
DİYANET İşleri Başkanlığı, doğu ve güneydoğu illerine yönelik yeni bir proje başlatıyor. Diyanet, bölgede ‘mele’, genelde ‘molla’ denilen ve taşrada vatandaşların din konusunda görüşlerine başvurduğu isimleri kadrolarına katacak. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Bu kişileri analiz ettik. Toplumda sözü dinlenen, saygınlığı olan, sözleri insanları durduran veya harekete geçiren insanlar. Bu kişilerin hizmetinden müftülük denetiminde yararlanmak istiyoruz” dedi. Bozdağ, “Diyanetin 2012’ye yönelik en önemli projesi” olarak değerlendirdiği çalışma hakkında şunları söyledi:Bir kez 1000 kadro“Doğu’da mele, bizim bildiğimiz tabirle molla denilen din eğitimi almadığı halde din bilgisi olan, toplum tarafından saygı gören isimler var. Bu kişilerden Diyanet Başkanlığı olarak istifade edebilmek için daha önce çıkardığımız kanun hükmündeki kararnamede bir düzenleme yaptık. Bu tip kişilerden, Diyanet tarafından yapılacak sınavda başarılı olmaları kaydıyla sözleşmeli imam hatip olarak yararlanmak istiyoruz. Bu bir defaya mahsus olarak kullanılacak bir düzenlemedir. 1000 kişilik bir kadro öngördük. Yaptığımız hesaplamalar 800 civarında ihtiyaç olduğu yönünde.
”Caferi hocalar alınacak“
Örneğin Iğdır ve Ardahan bölgesinde Caferiler var. Onlar arasında halk tarafından sevilen din adamları var. Onlardan da Diyanet olarak yararlanmak istiyoruz. Bir yılda bu kadroları toplumda sayılan, sevilen din adamları için kullanmayı düşünüyoruz. 4/B kapsamında sözleşmeli olarak görev yapacaklar. Sınavı Diyanet İşleri Başkanlığı düzenleyecek ve bu sınava girmek için yaş sınırı olmayacak. Gerekli analizleri yaptık. Toplumda sözü dinlenen, saygınlığı olan, sözleri insanları durduran veya harekete geçiren insanlar. Bu kişilerin hizmetinden müftülükler denetiminde yararlanmak istiyoruz. Başkaları tarafından kontrol edilmeleri de böylece önlenecek. 6 ay hizmet içi eğitime tabi tutulacaklar. Doğu illerinde imam açığımız var. Atamaya rağmen gitmeyenler oluyor. Açığı da bölgenin insanlarından gidermiş olacağız.
”Türkiye’yi tanıtma projesi“
Süren bir başka projemiz daha var. Özellikle doğu illerinde görev yapan imam ve hatiplerin bulundukları illerin dışına neredeyse çıkmadığını tespit ettik. Şimdi batıdaki illerimizde bu kişileri hizmet içi eğitime alıyoruz. Seminerler, geziler düzenleniyor. Bulundukları bölgenin dışındaki hayatları ve insanları da tanımalarını istiyoruz.
”Toplumun ileri gelenleri"
KURAN’da geçen bu kelime, toplumun ileri gelenleri, görüşlerine başvurulanlar, kendileriyle istişare edilenler, yönetici sınıf anlamlarına geliyor. Toplumların yapısına ve kabul ettikleri değer yargılarına göre ‘mele’ grubu farklı farklı olabiliyor. Maddeyi çok yüce sayan toplumlarda sermaye sahibi zenginler, devlet erkini önemseyen toplumlarda devlet adamları, faşist yönetimlerde tiranlar, askeri rejimlerde diktatörler, demokratik toplumlarda siyasetçiler, bürokratlar veya aydınlar olabilir. İslam toplumlarında mele grubu daha çok âlimler ve faziletli insanlar için kullanılıyor. ‘Melee’ kökünden türeyen bu kelimenin bir anlamı da ‘doldurmak’. Gözleri, manzaraya, güzelliğe, yüceliğe doldurmak bu kelime ile ifade edilir. Mele, “ileri gelenler, toplumun önünde olan kimseler” anlamına da geliyor.
KAYNAK: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/19443417.asp
benim vergilerimle mollalara maaş ödenecek.
pes diyorum.pes...
sabah gazetede okuduğum habere ne demeli.şöyle ki :
Diyanet’te ‘Mele’ dönemi
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, doğu ve güneydoğu illerinde toplumda sözü geçen, saygınlığı olan ‘mele’ denilen kişilerin sınavda başarılı olmaları kaydıyla, sözleşmeli imam hatip olarak Diyanet İşleri kadrosuna alınacağını belirtti. Bozdağ, “Bu bir defaya mahsus olarak kullanılacak bir düzenlemedir. 1000 kişilik kadro öngördük” dedi.
DİYANET İşleri Başkanlığı, doğu ve güneydoğu illerine yönelik yeni bir proje başlatıyor. Diyanet, bölgede ‘mele’, genelde ‘molla’ denilen ve taşrada vatandaşların din konusunda görüşlerine başvurduğu isimleri kadrolarına katacak. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Bu kişileri analiz ettik. Toplumda sözü dinlenen, saygınlığı olan, sözleri insanları durduran veya harekete geçiren insanlar. Bu kişilerin hizmetinden müftülük denetiminde yararlanmak istiyoruz” dedi. Bozdağ, “Diyanetin 2012’ye yönelik en önemli projesi” olarak değerlendirdiği çalışma hakkında şunları söyledi:Bir kez 1000 kadro“Doğu’da mele, bizim bildiğimiz tabirle molla denilen din eğitimi almadığı halde din bilgisi olan, toplum tarafından saygı gören isimler var. Bu kişilerden Diyanet Başkanlığı olarak istifade edebilmek için daha önce çıkardığımız kanun hükmündeki kararnamede bir düzenleme yaptık. Bu tip kişilerden, Diyanet tarafından yapılacak sınavda başarılı olmaları kaydıyla sözleşmeli imam hatip olarak yararlanmak istiyoruz. Bu bir defaya mahsus olarak kullanılacak bir düzenlemedir. 1000 kişilik bir kadro öngördük. Yaptığımız hesaplamalar 800 civarında ihtiyaç olduğu yönünde.
”Caferi hocalar alınacak“
Örneğin Iğdır ve Ardahan bölgesinde Caferiler var. Onlar arasında halk tarafından sevilen din adamları var. Onlardan da Diyanet olarak yararlanmak istiyoruz. Bir yılda bu kadroları toplumda sayılan, sevilen din adamları için kullanmayı düşünüyoruz. 4/B kapsamında sözleşmeli olarak görev yapacaklar. Sınavı Diyanet İşleri Başkanlığı düzenleyecek ve bu sınava girmek için yaş sınırı olmayacak. Gerekli analizleri yaptık. Toplumda sözü dinlenen, saygınlığı olan, sözleri insanları durduran veya harekete geçiren insanlar. Bu kişilerin hizmetinden müftülükler denetiminde yararlanmak istiyoruz. Başkaları tarafından kontrol edilmeleri de böylece önlenecek. 6 ay hizmet içi eğitime tabi tutulacaklar. Doğu illerinde imam açığımız var. Atamaya rağmen gitmeyenler oluyor. Açığı da bölgenin insanlarından gidermiş olacağız.
”Türkiye’yi tanıtma projesi“
Süren bir başka projemiz daha var. Özellikle doğu illerinde görev yapan imam ve hatiplerin bulundukları illerin dışına neredeyse çıkmadığını tespit ettik. Şimdi batıdaki illerimizde bu kişileri hizmet içi eğitime alıyoruz. Seminerler, geziler düzenleniyor. Bulundukları bölgenin dışındaki hayatları ve insanları da tanımalarını istiyoruz.
”Toplumun ileri gelenleri"
KURAN’da geçen bu kelime, toplumun ileri gelenleri, görüşlerine başvurulanlar, kendileriyle istişare edilenler, yönetici sınıf anlamlarına geliyor. Toplumların yapısına ve kabul ettikleri değer yargılarına göre ‘mele’ grubu farklı farklı olabiliyor. Maddeyi çok yüce sayan toplumlarda sermaye sahibi zenginler, devlet erkini önemseyen toplumlarda devlet adamları, faşist yönetimlerde tiranlar, askeri rejimlerde diktatörler, demokratik toplumlarda siyasetçiler, bürokratlar veya aydınlar olabilir. İslam toplumlarında mele grubu daha çok âlimler ve faziletli insanlar için kullanılıyor. ‘Melee’ kökünden türeyen bu kelimenin bir anlamı da ‘doldurmak’. Gözleri, manzaraya, güzelliğe, yüceliğe doldurmak bu kelime ile ifade edilir. Mele, “ileri gelenler, toplumun önünde olan kimseler” anlamına da geliyor.
KAYNAK: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/19443417.asp
benim vergilerimle mollalara maaş ödenecek.
pes diyorum.pes...
25 Ekim 2011 Salı
:(
elim kolum bağlı oturuyorum.işim, oğlumun ödevleri herşey anlamsız. küçük bir koli hazırlayıp göndermekten başka elimden gelecek bir şey yok. oysa gönlüm atla bir otobüse git diyor. gitsem ne işe yararım ki. en çok böyle zamanlarda keşke doktor falan olsaydım diyorum. işe yarar, her ortamda geçerli bir mesleğim olsaydı.ne bileyim psikolog falan olsaydım.acaba giden yardımların dağıtımı yeterince organize bir şekilde yapılıyor mu? acaba enkaz altında hala kaç kişi var. enkaz altında olmak nasıl birşey?
19 Ekim 2011 Çarşamba
çok ağladım
dün gece çok ağladım. uykudan ağlayarak uyanmak, tüm gününün berbat geçmesi için yeterli bir sebep. rüyamda bir aile dostumuz evime geliyor ve babamın öldüğünü söylüyor. içim nasıl acıyor, nasıl bir sızı hissediyorum anlatamam. sabah uyandığımda bu can acıtıcı rüyanın akşam yaşadığım endişeden kaynaklandığını düşünüyordum. dün akşam eşim eve geç geldi, ne gecikeceğini haber verdi ne de telefonlarıma cevap verdi. aklımdan yüzlerce kötü senaryo geçti, açıkçası kendim için değil de oğlumun babasına birşey olacağı için endişelendim. galiba rüyamda da bu sıkıntıyı kendime uyguladım. babam emekli polis benim.çalışırken de hep endişe içinde olurdum. bir kez izmir’de çalıştığı karakol bombalanmıştı. ben üniversitedeyken iki yıl diyarbakır’da çalıştı. o zaman da kulağımız hep haberlerde olurdu. bugün sabah haberleri okuyunca içimdeki sızı daha bir derinleşti, rüyamdaki sızıdan daha beteri geldi yüreğime oturdu. pırıl pırıl parlayan güneş bile kederimi silemez. hükümetin milli yas ilan etmesi gerek.dün 5, bugün 25, yarın kaç kişi? anlamadığım bir savaş bu, evet artık kabul etsin hükümet, bu bir savaş ve savaş zeka gücüyle kazanılır, hayt huytla,asarım keserimle değil. hoş astığınızı da görmedik ya zaten.
Etiketler:
gündemimdekiler,
rüya günlükleri
18 Ağustos 2011 Perşembe
gözyaşımız temizler mi kanı
içim acıyor yine, çevremde bu kadar acı, ağıt, feryat figan varken güzel, neşeli şeyler hissedemiyorum. bomba gibiyim,çok iyiyim diye başlayacaktım oysaki güne, karar almıştım.
iyi değilim, gazete başlıklarını okuyabiliyorum sadece, haberlerin detaylarına inemiyorum.
dün 17 ağustos'tu 12 yıl önce yaşanan felaketi hala bugün gibi içimde hissettim.gazetelerde evlatlarını yitiren annelerin acılarını okudum. depremde ben izmir'deydim ve gece üçte deprem beni uykumdan uyandırdı. sabah uyandığımızda haberlerde yıkımı gördük, sonraki,daha sonraki gün ne kadar kötü olduğunu haberlerden izledik, depremde yıkılan evlere yardıma değil de yağmaya giden vicdansızları gördük. aylarca her gece üçte uyandım ve uzun süre uyuyamadım.
dün kafamda o günlerin düşüncesi varken gazetelere şehit haberleri düştü. bu saçma savaş ne için dedim kendi kendime.
insanların kalplerine ne olmuş, vicdana ne olmuş? nasıl bu kadar katılaşmış kalpleri?
ben anlamıyorum ve anlayamayacağım.
elim kolum bağlı, çaresiz hissediyorum kendimi. en çok canımı acıtan da bu.
iyi değilim, gazete başlıklarını okuyabiliyorum sadece, haberlerin detaylarına inemiyorum.
dün 17 ağustos'tu 12 yıl önce yaşanan felaketi hala bugün gibi içimde hissettim.gazetelerde evlatlarını yitiren annelerin acılarını okudum. depremde ben izmir'deydim ve gece üçte deprem beni uykumdan uyandırdı. sabah uyandığımızda haberlerde yıkımı gördük, sonraki,daha sonraki gün ne kadar kötü olduğunu haberlerden izledik, depremde yıkılan evlere yardıma değil de yağmaya giden vicdansızları gördük. aylarca her gece üçte uyandım ve uzun süre uyuyamadım.
dün kafamda o günlerin düşüncesi varken gazetelere şehit haberleri düştü. bu saçma savaş ne için dedim kendi kendime.
insanların kalplerine ne olmuş, vicdana ne olmuş? nasıl bu kadar katılaşmış kalpleri?
ben anlamıyorum ve anlayamayacağım.
elim kolum bağlı, çaresiz hissediyorum kendimi. en çok canımı acıtan da bu.
4 Ağustos 2011 Perşembe
yardım
bazen insan kendi bataklığında debelenirken kendini dünyanın en şanssız en bedbaht insanı olarak görüyor.
böyle zamanlardan sonra dünyada insanların ne zor şartlar altında yaşamaya çalıştıklarına dair haberler gözüme girince, batınca ve canımı acıtınca kendime kızıyorum. onların dertlerini görüp kendimi dertli sandığım için utanıyorum.
maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisine göre ihtiyaçlar şöyle sıralanıyorken,
1-Fizyolojik gereksinimler(nefes,besin,su,cinsellik,uyku,denge,boşaltım)
2-Güvenlik gereksinimi(vücut,iş,kaynak,etik,aile,sağlık,mülkiyet güvenliği)
3-Ait olma,sevgi,sevecenlik gereksinimi(arkadaşlık,aile,cinsel yakınlık)
4-Saygınlık gereksinimi(kendine saygı,güven,başarı,diğerlerinin saygısı,başkalarına saygı)
5-Kendini gerçekleştirme gereksinimi(erdem,yaratıcılık,doğallık,problem çözme,önyargısız olma,gerçeklerin kabulü)
ve ben son ihtiyacımı karşılayabilmek için debelenip dururken,
aynı havayı soluduğumuz yerkürenin başka bir yerinde halen 1.sıradaki ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar, özellikle de çocuklar olduğunu görmek beni çok, ama çok üzüyor.
gazetede aşağıdaki haberi okuduğumda düşündüğüm tek şey ramazan ayında verilecek fitre ve zekatlar oldu. biliyorum bizim ülkemizde de çok fazla fakir insan var, ama bizim kaynaklarımız var. onlarınsa hiç bir şeyi yok. tüm doğal kaynakları zamanında ellerinden alınmış, şimdi bizim ülkemiz üzerine oynanan oyunlar eskiden onlar üzerinde oynanmış ve şimdi ne suları ne de yiyecekleri var. bu haberde bir de fotoğraf vardı, bir çocuk fotoğrafı. her gördüğümde aklıma oğlum gelen ve beni alt üst eden afrikalı çocuk fotoğraflarından biri. buraya koymaya içim elvermedi.
kim bilir belki bu satırları okuyan birilerinin uzak memleketlerdeki o çocuklar için yüreği sızlar ve üç kuruş yardım yapar. yardımın azı çoğu olmaz. hem damlaya damlaya göl olmaz mı?
siz de bugün bir kara incinin hayatına küçük bir damlayla can verebilirsiniz?
"Doğu Afrika, son 60 yılın gördüğü en büyük kuraklıkla boğuşuyor. Her gün bölgeden gelen birbirine benzer haberlere rağmen, uluslararası kamuoyu yaşanan insanlık dramının ciddiyetini daha yeni kavrıyor. Bir İngiliz yardım örgütünün hesabına göre, beş dolarlık yardım sekiz çocuğun hayatını kurtarabilir. "
Havale/EFT ile Bağış: UNICEF Türkiye Milli Komitesi Türkiye İş Bankası Çankaya Şubesi(Şb kodu 4238) 1006 nolu hesap IBAN: TR740006400000142380001006
böyle zamanlardan sonra dünyada insanların ne zor şartlar altında yaşamaya çalıştıklarına dair haberler gözüme girince, batınca ve canımı acıtınca kendime kızıyorum. onların dertlerini görüp kendimi dertli sandığım için utanıyorum.
maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisine göre ihtiyaçlar şöyle sıralanıyorken,
1-Fizyolojik gereksinimler(nefes,besin,su,cinsellik,uyku,denge,boşaltım)
2-Güvenlik gereksinimi(vücut,iş,kaynak,etik,aile,sağlık,mülkiyet güvenliği)
3-Ait olma,sevgi,sevecenlik gereksinimi(arkadaşlık,aile,cinsel yakınlık)
4-Saygınlık gereksinimi(kendine saygı,güven,başarı,diğerlerinin saygısı,başkalarına saygı)
5-Kendini gerçekleştirme gereksinimi(erdem,yaratıcılık,doğallık,problem çözme,önyargısız olma,gerçeklerin kabulü)
ve ben son ihtiyacımı karşılayabilmek için debelenip dururken,
aynı havayı soluduğumuz yerkürenin başka bir yerinde halen 1.sıradaki ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar, özellikle de çocuklar olduğunu görmek beni çok, ama çok üzüyor.
gazetede aşağıdaki haberi okuduğumda düşündüğüm tek şey ramazan ayında verilecek fitre ve zekatlar oldu. biliyorum bizim ülkemizde de çok fazla fakir insan var, ama bizim kaynaklarımız var. onlarınsa hiç bir şeyi yok. tüm doğal kaynakları zamanında ellerinden alınmış, şimdi bizim ülkemiz üzerine oynanan oyunlar eskiden onlar üzerinde oynanmış ve şimdi ne suları ne de yiyecekleri var. bu haberde bir de fotoğraf vardı, bir çocuk fotoğrafı. her gördüğümde aklıma oğlum gelen ve beni alt üst eden afrikalı çocuk fotoğraflarından biri. buraya koymaya içim elvermedi.
kim bilir belki bu satırları okuyan birilerinin uzak memleketlerdeki o çocuklar için yüreği sızlar ve üç kuruş yardım yapar. yardımın azı çoğu olmaz. hem damlaya damlaya göl olmaz mı?
siz de bugün bir kara incinin hayatına küçük bir damlayla can verebilirsiniz?
"Doğu Afrika, son 60 yılın gördüğü en büyük kuraklıkla boğuşuyor. Her gün bölgeden gelen birbirine benzer haberlere rağmen, uluslararası kamuoyu yaşanan insanlık dramının ciddiyetini daha yeni kavrıyor. Bir İngiliz yardım örgütünün hesabına göre, beş dolarlık yardım sekiz çocuğun hayatını kurtarabilir. "
Havale/EFT ile Bağış: UNICEF Türkiye Milli Komitesi Türkiye İş Bankası Çankaya Şubesi(Şb kodu 4238) 1006 nolu hesap IBAN: TR740006400000142380001006
25 Temmuz 2011 Pazartesi
ölü canlar

ne istemediğini bilmek neyi istediğini bilmenin bir yolu mudur? hani dostoyevski’nin dediği gibi, mutsuz değilsem mutlu muyum gerçekten?
ne istemediğimi biliyorum, ama ne istediğim belirgin, somut değil.yani mutsuz değilsem bile mutlu da değilim. hani öylesine ortada, arafta gibiyim.
sabah kalkıp işe geliyorum, önümdeki işleri, kendimden pek bir şey katmadan, yapmam gerektiği şekilde yapıyorum.günlük haberlerden konuşuyoruz sonra, futboldaki şike haberlerine kulak misafiri oluyorum, anlamsız gözlerle bakıyorum. her gün bir yenisi gelen şehit haberlerine yüreğim dağlanıyor. dün akşam saatlerinde keyifle açtığım pazar gazetesinde norveç’teki 85 genci öldüren adamın fotoğrafını görüyorum, yine anlamıyorum. haberin detaylarını okuyorum, bir insan başka insanlardan nasıl böyle nefret eder ve hiç tanımadığı, kendisine hiç kötülük yapmamış, gencecik insanları ne uğruna öldürür,nasıl böyle nefretle dolar diye düşünüyorum. bir sonraki sayfayı çeviriyorum. amy’nin ölüm haberini okuyorum, inanamıyorum, tekrar okuyorum. insan bu kadar yetenekliyken, güzelken, bunca insan tarafından seviliyorken, hayata dair yapabileceği bu kadar şey varken nasıl böylesine umutsuz ve mutsuz olur, mutluluğu uyuşturucu ve alkolde arar ve kendini öldürür anlayamıyorum.
çevremde olup biten herşey anlamsız, hayat yaşamaya değer gelmiyor bu günlerde gözüme. iyi şeylere olan inancımı ve umudumu yitirdim.
ne istiyorum, ne bekliyorum ben hayattan?
20 Temmuz 2011 Çarşamba
keyfim
keyfim,
sen buraya gelir misin,
yoksa
ben mi geleyim?
salah birsel
bu satırları geçenlerde hayal kahvem'in blogunda okudum. hemen yazıp bilgisayar ekranıma yapıştırdım.
o günden beri keyfimi çağırıyorum. sanırım sağır, beni duymuyor.
keyfime giden yolu da bulamadım, kakıldım kaldım olduğum yerde.
bir de burdan sesleneyim kendisine. :))
sen buraya gelir misin,yoksa
ben mi geleyim?
salah birsel
bu satırları geçenlerde hayal kahvem'in blogunda okudum. hemen yazıp bilgisayar ekranıma yapıştırdım.
o günden beri keyfimi çağırıyorum. sanırım sağır, beni duymuyor.
keyfime giden yolu da bulamadım, kakıldım kaldım olduğum yerde.
bir de burdan sesleneyim kendisine. :))
28 Haziran 2011 Salı
top
aydınlık yüzüydü görmek istediğim,
ışık yanağını okşadığı için aydınlık ve renkli olan yüzü.
ardındaki koca gölgeyi yok saydığım,
görmediğim,
bilmediğim için
yok say-dı-ğım.
karanlıkta saklı değil miydi tüm renkler?
bir kuytu köşede kalmış,
yüzünü güneşe dönmüş öylece duruyor.
gölgesindeki renkleri görebilmek için bir ayna bekliyor.
kendisi ufak, gölgesi kocaman.
sırtında bir kambur gibi taşıyor gölgesini kimi zaman.
ışıktır bizi korkutan,
tüm çıplaklığıyla dünyayı gözümüze sokan.
oysa ışıktır aynı zamanda gölgeyi yaratan.
nihan'ın yazısındaki karalama yukardaki dizeleri yazmama neden oldu. sen karalamalarını daha sık koy bloguna oldu mu? :))
4-5 gündür yine sebepsiz biçimde boş ve umutsuzum.özel hayatımla ilgili herhangi bir olumsuzluk yok canımı sıkacak. bugün şöyle bir haberlere bakınca anladım ki havadaki yoğun hüzün ve karmaşa beni böyle yapan. gökyüzünden adeta umutsuzluk yağıyor üzerime.
ışık yanağını okşadığı için aydınlık ve renkli olan yüzü.
ardındaki koca gölgeyi yok saydığım,
görmediğim,
bilmediğim için
yok say-dı-ğım.
karanlıkta saklı değil miydi tüm renkler?
bir kuytu köşede kalmış,
yüzünü güneşe dönmüş öylece duruyor.
gölgesindeki renkleri görebilmek için bir ayna bekliyor.
kendisi ufak, gölgesi kocaman.
sırtında bir kambur gibi taşıyor gölgesini kimi zaman.
ışıktır bizi korkutan,
tüm çıplaklığıyla dünyayı gözümüze sokan.
oysa ışıktır aynı zamanda gölgeyi yaratan.
nihan'ın yazısındaki karalama yukardaki dizeleri yazmama neden oldu. sen karalamalarını daha sık koy bloguna oldu mu? :))4-5 gündür yine sebepsiz biçimde boş ve umutsuzum.özel hayatımla ilgili herhangi bir olumsuzluk yok canımı sıkacak. bugün şöyle bir haberlere bakınca anladım ki havadaki yoğun hüzün ve karmaşa beni böyle yapan. gökyüzünden adeta umutsuzluk yağıyor üzerime.
13 Haziran 2011 Pazartesi
kucaklaşma
6 Haziran 2011 Pazartesi
bir bilmecem var
bu yazıyı okuyan kişi, okuduğun bu yazıyı sıradan bir yazı sanıp da okuyup geçme.
bu yazının benim için önemli olduğunu anla.
huuuu sana diyorum. arkana, sağına, soluna bakınma, evet sana diyorum.
bu kadar işimin gücümün arasında bugünlerde aklımı bir soru kurcalıyor.
bunu bir araştırma olarak kabul et ve bana yardımcı ol.
okuyup da geçme ve lütfen yorum yaz.
soru geliyor.
kendini en yakın hissettiğin, hatta ben bir hayvan olsaydım şu olurdum dediğin hayvan nedir?
bu yazının benim için önemli olduğunu anla.
huuuu sana diyorum. arkana, sağına, soluna bakınma, evet sana diyorum.
bu kadar işimin gücümün arasında bugünlerde aklımı bir soru kurcalıyor.
bunu bir araştırma olarak kabul et ve bana yardımcı ol.
okuyup da geçme ve lütfen yorum yaz.
soru geliyor.
kendini en yakın hissettiğin, hatta ben bir hayvan olsaydım şu olurdum dediğin hayvan nedir?
5 Mayıs 2011 Perşembe
gül ağacı değilem

bugün gece hızır ve ilyas buluşacaklar.
ateş yakıp üzerinden atlayalım desek yağmur yağıyor ateş söner.
gül ağacının dalına dileklerimizi bağlasak, kağıtlar yağmurda erir.
salıncaklar ıslak, salıncağa binemeyiz.
hava bulutlu, göküyüzünde buluşan hızırla ilyası göremeyiz.
yine de eve gidince çizeceğim güzel bir ev ve araba, yalnız eşime iyi bir iş için ne yapmalı bilemedim.
gece yarısı ineceğim arka bahçedeki gülün dalına bağlayacağım.
bahçedeki bu gürültü de ne diye kafama terlik yemezsem iyidir.
elma ağacıma siz de dileklerinizi bağlayın.
16 Temmuz 2010 Cuma
duma duma dum refarandum

şimdi bugünlerde benim kafama takılan bir şey var, gündemdeki en önemli maddelerden biri olan referandum.
referandum'da evet veya hayır seçeneği var değil mi?
peki anayasa maddelerinden bazılarının değişmesini istiyor bazılarınınsa aynı kalmasını istiyorsak ne yapacağız? Yani onaylamadığım tek bir madde bile varken evet'e basmak onu da onaylamak anlamına gelmiyor mu?
böyle bir sürü maddenin değişikliğine ilişkin referandum mu olur kardeşim.tek tek sorsana!
ya da mesela maddeler tek tek yazılsa ve yanlarına evet-hayır-kararsızım kutucukları koyulsa.
ama o zaman sadece evet'in nasıl yazıldığı öğretilen okuma yazma bilmeyen insancıklar nasıl referandum'a katılacak.
kafam çok karışık çooook!
2 Temmuz 2010 Cuma
2 temmuz
bugüne dair hiç bir şey yazamam cehennem gibi bir gün olması dışında yazanlar yazmış zaten burda ve burda...
kimdir öteki, yunus'un,mevlana'nın, hacı bektaş'ın, pir sultan abdal'ın olduğu bir coğrafya'da kimdir öteki ve nedir o ateşi yakan ilk kıvılcım?
her iki temmuz'da benim de yanar yüreğim.almaz aklım.sonra kubilay'ı düşünürüm ve anlarım.bu zihniyet kubilay'ı şehit eden zihniyet.
filistin'e yardım toplamak için kermesler açılmış oturduğum mahallede yan binasında ayakkabısız,üstündeki incecik buluzla kışın sokakta oynayan çocukları görmezden gelen ablalar bir çaba çalışıyorlar,filistin için yardım topluyorlar.komşun açken tok yatmayacaksın demiş ya dinimiz onların komşudan anladığı yan bina değil,daha geniş bir görüş açısına sahip oldukları için komşu deyince filistin'i görmüşler.
örtünmek doğaldır bana göre.babaannemi başı açık görmedim.hep bir beyaz çekisi olurdu.köyümdeki kadınları yazmasız görmedim mesela,ama öyle dert etmezlerdi yazmanın altından görünen saçlarını,bayramlarda yeni yazmalar bağlanırdı,en renklisinden.vakko'dan 400-500 TL'ye türban alanı görmedim.maksat örtünmekse nedir türban?ayrıca en çok merak edilen gizlenen değil midir?
kadınla erkeğin bir arada bulunması ve müzik... din bu kadar kolay mı elden gider?
son sözü yine şiir söylesin
dünya, üç beş bilgisizin elinde
sanırlar ki tüm bilgiler kendilerinde
üzülme, eşek eşeği beğenir
bir hayır var sana kötü demelerinde
ömer hayyam
öteki olmak kötüdür,bilirim.
kimdir öteki, yunus'un,mevlana'nın, hacı bektaş'ın, pir sultan abdal'ın olduğu bir coğrafya'da kimdir öteki ve nedir o ateşi yakan ilk kıvılcım?
her iki temmuz'da benim de yanar yüreğim.almaz aklım.sonra kubilay'ı düşünürüm ve anlarım.bu zihniyet kubilay'ı şehit eden zihniyet.
filistin'e yardım toplamak için kermesler açılmış oturduğum mahallede yan binasında ayakkabısız,üstündeki incecik buluzla kışın sokakta oynayan çocukları görmezden gelen ablalar bir çaba çalışıyorlar,filistin için yardım topluyorlar.komşun açken tok yatmayacaksın demiş ya dinimiz onların komşudan anladığı yan bina değil,daha geniş bir görüş açısına sahip oldukları için komşu deyince filistin'i görmüşler.
örtünmek doğaldır bana göre.babaannemi başı açık görmedim.hep bir beyaz çekisi olurdu.köyümdeki kadınları yazmasız görmedim mesela,ama öyle dert etmezlerdi yazmanın altından görünen saçlarını,bayramlarda yeni yazmalar bağlanırdı,en renklisinden.vakko'dan 400-500 TL'ye türban alanı görmedim.maksat örtünmekse nedir türban?ayrıca en çok merak edilen gizlenen değil midir?
kadınla erkeğin bir arada bulunması ve müzik... din bu kadar kolay mı elden gider?
son sözü yine şiir söylesin
dünya, üç beş bilgisizin elinde
sanırlar ki tüm bilgiler kendilerinde
üzülme, eşek eşeği beğenir
bir hayır var sana kötü demelerinde
ömer hayyam
öteki olmak kötüdür,bilirim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
