19 Ekim 2013 Cumartesi

vazgeçiş

istikrarsız biriyim ben. öyle başladığım bir işi düzenli olarak devam edemem. sıkılganım galiba biraz da. mesela durmadan dökülen, sıçan kuyruğu kadar kalan saçlarım için yeni ilaçlar arayışına girerim ama en fazla iki ay kullanmaya sabrım var. sonrasında cozutuyorum. aynı şey başladığım diyetler için de geçerli. hayır vermem gereken 5-6 kilo olsa başarılıyım. yani o 5-6 kilo sürecinde hırslı azimli, en meşhur diyet uzmanından bile daha bir uzman daha bir azimliyim. ama geçti mi iki ay bana bir kal geliyor. mesela bloga da yazmıyorum uzun zamandır, yazmaktan da sıkılıyorum, okumaktan da bazen, amaaaan moduna geçiyorum. kendimden de sıkılıyorum mesela ara ara. ah bir becersem kararlı, azimli, istikrarlı olmayı. bunlar hep burcum boğa ve yükselenim ikizlerin kabahati. ah ben bir oğlak burcu olacaktım ki...

not:  şarkının konuyla alakası yok. ben çok severek dinliyorum da bu aralar sen de dinle istedim.

16 Eylül 2013 Pazartesi

kahramanın yolculuğu 1

hepimiz bir öykü kahramanıyız hayatta. bazen öykümüzün içinde mucizeler yaşadığımıza, öykümüzün başkalarının öyküsünden özel olduğuna inandırmaya çalışırız kendimizi. kim bilir belki de buna inanmaya ihtiyacımız var ayakta, hayatta kalabilmek için.

erkek ve kadın tek bedenmiş ve tek yürekmiş ya hani, sonra tanrıları kızdırmışlar ve tanrılar o bedeni ikiye ayırıp yeryüzüne göndermişler. insanoğlu işte o bedeninin, kalbinin yarısını arar dururmuş hep. belki de bu sadece bir efsane. insan aslında kendi başına bir bütün. aradığı diğer yarısı da kendisi.  yoksa neden her sevda sonlu, her aşk acılı, öbür yarım dediğin imkansız olsun.

her sevda sonlu. hayat da sonlu değil mi zaten. dünyanın bir sınırı, evrenin bile bir sınırı var belki. sevda neden sonlu olmasın? her sevgi tüketilmeye mahkum. dalga gibi yukarı doğru çıkıp doyum noktasından sonra aşağı doğru inmeye başlıyor. sonrası dümdüz bir çizgi, kalbin atmadığı. tek, düz bir ses.

bazen de yanlış zamanda doğru insanla karşılaşırsın işte o zaman bilirsin ki son diye bir şey yok. sonunuz olmaz, çünkü her son bir başlangıça ihtiyaç duyar. yine de boşluğa doğru bir adım atarsın. işte o zaman başlar kahramanın yolculuğu.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

ayakta kal

şarkı: oğlumla bu aralar en çok dinleyip eşlik ettiğimiz şarkı.

biliyorum uzun zamandır uğramaz oldum buralara. ıssız kaldı uzun zaman içimi döktüğüm, dertleştiğim bu sayfalar. garip haller içindeyim de ondandır. 31 mayıs'tan bu yana bana da bir haller oldu. kah endişeli, kah umutlu, bir dargın bir barışık, öfkeli, heyecanlı, bazen gururdan bazen kaybedilenler için ağlamaklı oldum. korkunun içimde yarattığı koca karanlığı gördüm. kendi karanlığımla yüzleştim. mesela artık kara olmamaya karar verdim. kara kitap değil bundan böyle adım. karanlığı çağırmamak adına, üretkenliği, doğumu, yeni başlangıçları simgelesin diye "akana" yazıyor artık. o yüzden de kendimi kötü hissettiğimde söylenmek, şikayet etmek, mızmızlanmak yerine sessizliği tercih edeceğim. kötülük kötülüğü, karanlık karanlığı doğuruyor. oysa ki korku en büyük karanlık ve karanlık aslında sadece ışığın yokluğu. ışıksa sevgi. sevgi varsa korku yok, sevgi varsa inanç var, umut var. içimdeki karanlığın kenarında durdum ve onun varlığını kabul etmeye ve onu sevmeye çalışıyorum. kolay değil...

korkusuzlara selam olsun.

7 Temmuz 2013 Pazar

taşa değmesin ayağın

gerçeğe erebilen dostlara gelsin.

18 Haziran 2013 Salı

7 Haziran 2013 Cuma

dünyayı güzellik kurtaracak

neydi bir arada tutan şey bizi...
neydi birleştiren bunca farklı insanı?

sevmek.

farklılıklarıyla sevmek.
görüşlerine katılmıyorsan eleştirmek.
yargılamadan, azarlamadan, kendi görüşünü dayatmadan eleştirmek.
kendine benzetmeye çalışmadan, benzemeyeni hor görmeden, ayırmadan, yok saymadan, en doğrunun kendi bildiğin olduğuna inansan bile yine de dinlemek. hak vermesen de destelemesen de tercihine saygı duymak.

düşünüyorum da çok mu zor bunu yapmak diye.

yüreğin korku doluysa, kendine ve varlığına inanmıyor, gücün içinden değil de makamından geliyorsa ve güçlü olmayı hakaret etmek, bağırmak, dinlememek, dediğim olacak olarak biliyorsan zor, gerçekten zor.

hani demiş ya birileri " acıyalım, şefkat gösterelim. " şefkat acımayla gelmez, çünkü insan sadece kendinden küçük gördüğüne acır. şefkat sevgiyle gelir.

hayatı seven, hayatını seven gençlerin kendi hayatı üzerinde karar verme hakkının elinden alınması çabasına karşı dik bir duruşudur bu.

başı açık ya da kapalı her  kadının kendi bedeni üzerinden yıllardır sürdürülen siyasete yeter demesidir bu.

bir bilinç uyanışıdır bu.

hani herkes diyor ya üç-beş ağaçtan ötesine geçmiştir bu. ben katılmıyorum pek. bu tam da üç-beş ağaç meselesidir. yıllardır rant için satılan, yağmalanan ormanların, ağaçların, derelerin kıymetini anlamış belki de farmville oynayarak hayatında hiç gerçeğini görmediği elma ağacının, domatesin özlemini duymuş bir neslin, sanal da olsa paylaşmayı öğrenmiş bir neslin doğaya masumane sahip çıkışına bile gösterilen tahammülsüzlüğün yarattığı bir patlamadır.

çok sevdiğim bizim aile filminde yaşar usta  susar susar ama sabrı taşınca saim bey'in bürosuna gelir ve içini döker ya, işte o tepkidir bu.

yaşar usta-bak beyim, sana iki çift lafım var.koskoca adamsın.paran var, pulun var, herşeyin var.binlerce kişi çalışıyor emrinde.yakışır mı sana ekmekle oynamak.yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak.ama nasıl yakışmaz.sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saaddeti çok gören.anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor.ama ben boşuna konuşuyorum.sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum.hıh.sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi saim bey.sen mi büyüksün.hayır ben büyüğüm, ben, yaşar usta.sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç.gözümde pul kadar bile değerin yok.ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiç birşey yapamayacaksın.yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi.çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız.bizler birbirimizi seviyoruz.biz bir aileyiz.biz güzel bir aileyiz.bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun.dokunma artık aileme.dokunma çocuklarıma.dokunma oğluma.dokunma gelinime.eğer onların kılına zarar gelirse ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemis olan ben, yaşar usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni.anlıyor musun.vururum ve dönüp arkama bakmam bile


der ve çıkar saim bey'in odasından. işte gezi parkı'nda ve ülkemizin diğer illerinde olan gösteriler tam da budur işte.

ülkemiz bir mozaik orada herkes hem fikir. evet müslümanız ama farklı mezhepler var ve müslüman olmayan azımsanamayak sayıda insan, evet burası türkiye lazı, çerkezi, arnavutu, kürdü, türküyle çok farklı ırkların bir arada yaşadığı bir ülke, muhafazakarıyla, dindarıyla (ben gerçek dindarların muhafazakar olmadığını düşündüğüm için özellikle ayrı yazdım), ateistiyle rengarenk bir ülke.

fazla rengin nesi kötü? niye tek renk yapma çabası? rengin olmadığı yerde karanlık vardır. ışıktır rengi yaratan.

atatürk'ü sevmek ya da sevmemek gibi bir farklılığıysa hiç düşünemiyorum bile. şu an özgürce dilimizi konuşabiliyorsak, camilerde ezan sesi duyuabiliyorsak, vatanımız dediğimiz bir yerde yaşayabiliyorsak, ingiltere'nin, fransa'nın sömürgesi değilsek bu o büyük lider ve kurtuluş savaşında vatanını canıyla savunan insanların sayesindedir. yaptığı her şey doğru olmayabilir, bazı yaptıklarını beğenmiyor, onaylamıyor olabilirsiniz, ben de atatürk'ün tabulaştırılmasını saçma buluyorum. sonuçta o da bir insandı. vatanına aşık, cesur, ileri görüşlü, insana saygılı ve sevmeyi bilen bir insandı. bu insan cumhuriyeti kurarken bu genç cumhuriyetin varlığını sürdürebilme şartlarını büyük bir ileri görüşlülükle sundu bizlere.

bazen diyorum ki artık chp logosunu değiştirse de chp karşıtları, yılllarca sağ, sol diye ayrılan insanlar bu altı ilkenin gerçek anlamını kavrayabilse. insanlar neye odaklanıyorsa diğerine sağır. altı ok'u görünce insanlar chp'yi hatırlamasa da gerçeği görse.

- Cumhuriyetçilik

Cumhuriyet; egemenliğin halkta olduğu devlet yönetimi demektir. Cumhuriyet, demokrasinin bir uygulama şekli olup halkın kendi kendini yöneterek, yönetimde söz sahibi olduğu rejim demektir. Cumhuriyetçilik ise devlet yönetiminde cumhuriyetin bulunması demektir. Arapçada halk demek olan "cumhur" kelimesinden gelir. Bu bakımdan, halk ve yönetim kelimelerinin bir araya geldiği "demos" ve "kratos", yani demokrasi sözcüğünün eş anlamlısı kabul edilebilir.

-Milliyetçilik

Millet; geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşayan, gelecekte de bir arada yaşama inancında ve kararında olan, aynı vatana sahip, aralarında dil, kültür ve duygu birliği olan insanlar topluluğudur.
- Halkçılık

Halkçılık ilkesi, ulusal egemenliği ön planda tutar ve demokrasiyi benimser. Devlet, vatandaşın refah ve mutluluğunu amaçlar. Vatandaşlar arasında iş bölümü ve dayanışmayı öngörür. Ulusun devlet hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlar. Atatürk’ün halkçılık ilkesinden anlaşılan; toplumda hiçbir kimseye, zümreye ya da herhangi bir sınıfa ayrıcalık tanınmamasıdır. Bütün herkes kanun önünde eşittir. Halkçılık ilkesine göre; hiçbir kimse başkalarına karşı din, dil, ırk, mezhep veya ekonomik açıdan üstünlük sağlayamaz.

- Laiklik

Laiklik, devletin vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca, herhangi bir inancın, özellikle de bir toplumda egemen olan inancın, aynı toplumda azınlıkların benimsediği inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Diğer bir tanımlamayla da devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir ki devlet düzeninin, eğitim kurumlarının ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasını amaçlar. Ayrıca, din işlerini kişinin vicdanına bırakarak bireyin din özgürlüğünü koruyabilmesini sağlar.

- Devletçilik

Ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği veya yetersiz kaldığı ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesini öngören ilkedir. Atatürk’ün devletçilik ilkesi; Türk toplumunun ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için gerekli olan ekonominin güçlendirilmesi ve ulusallaştırılmasıdır. Devletçilik ilkesine göre, devlet ekonomiyle ilgili olarak doğrudan doğruya müdahale yapabilir. Ekonomik teşebbüsler sadece devlet tarafından yapılmayacak, özel teşebbüslere izin verilecek fakat hiçbir özel teşebbüs devlet kontrolünden ve teftişinden çıkamayacak.




- İnkılapçılık

İnkılapçılık (Devrimcilik), Türk ulusunun çağdaşlaşması yolunda yapılan Atatürk devrimlerinin benimsenmesi, geliştirilmesi ve her türlü tehlikelere karşı korunmasıdır. Devrimcilik ilkesi, aynı zamanda bir "Sürekli Devrimcilik" anlayışını da yansıtmaktadır. En ilerici kurumlar bile, koşullar içinde eskir. En ileri bir devrimin bekçiliği ile yetinenler, günün birinde değişen koşulların gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamazlar.

bu ilkelerin okullarda ezberletilmesi değil yapılması gereken, bu ilkelerin her birinin genç türkiye cumhuriyeti'nin ilerleme yolunda nasıl bir ışık olduğunun anlatılmasıdır. atatürk'ü sevmeyebilirsiniz, yaptıkları için minnet duymayabilirsiniz, ama bu ülkenin varlığını sürdürmesi için öne sürdüğü bu ilkelerin arkasında olmamanızı anlayamıyorum. o zaman da aklıma bu ileri görüşlü adamın gençliğe hitabesi geliyor ister istemez.

çok dolmuşum, uzun bir yazı oldu. yaşananlar beni endişelendiriyor, ama bir taraftan da umudum bileniyor. zekanıza ve mizahınıza kuvvet diyorum gençler. saygı ve sevginizi yitirmeyin.

dünyayı güzellik kurtaracak.


not: bu arada penguen belgeseli yayınlayan cnn türk'e kızıp durmayın yav, adamlar küresel ısınmaya vurgu yapmak istemişlerdir belki. hani ormanlar yok oldukça küresel ısınma artıyor ya. dolaylı anlatım.










31 Mayıs 2013 Cuma

ali kıran baş kesen


Külhanbeyi ağzında “Ali kıran baş kesen ” diye bir deyim vardır.Bıçkın ve acımasız serseriler hakkında kullanılır.Bu deyim aslında “Dal kıran baş keser” atasözünden galattır.

Atalarımızın insanları ağaç ve bitki sevgisine teşvik için dal kıranın baş kesmiş kadar suçlu olduğunu belirtmeleri eskiden beri Türk-İslam töresinde ağaç ve bitki hukukunun derinliğini gösterir. Fatih’e affedilen “Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim. " sözü gibi.



neyi biliyorsun?

"soru sormasını bilmiyorsun çocuk dedi. soru sormuyorsan ya her şeyi biliyorsun ya da önem vermiyorsun demektir. "

doğru soru sormak nasıl öğrenilir?

- ben senden çok şey öğreniyorum da senin gibi birine ben ne öğretebilirim diye düşünüyorum.

"en iyi bildiğine inandığın şeyi öğret çocuk."

en iyi neyi biliyorum ben?

insan bir şeyi iyi bildiğine dair nasıl bir yargıya ya da karara varır?

28 Mayıs 2013 Salı

bütün özlediklerim benden uzakta yaşıyor

size de olur mu bilmem, bazen bir konuşmanın orta yerinde, bir film izlerken, parkta tek başıma etrafı izlerken ya da oğlum bana bir şeyler anlatırken ya da kitap okurken zihnimde bir şarkı çalmaya başlar.soundtrack gibi birşey. o anın ya da o anda hissettiğim duygunun bana getirdiği şarkıdır o. tıpkı bazı anlarda burnuma gelen kokular gibi. bugün de sabah çok sevdiğim bir arkadaşım izmir'e taşınmaya karar verdiğini söylediğinden beri zihnimin içinde sürekli aynı şarkı çalıyor.

Öyle uzak ki yerim
Uzakları aşıyor
Bütün özlediklerim
Benden ayrı yaşıyor
Ya herşeyim ya hiçim
Sorma dünya ne biçim
Bir kördüğüm ki içim
Çözdükçe dolanıyor

bugünlerde ayrılışlar yaşıyorum. biten bir şeyi devam ettirmek için artık ısrar etmekten vazgeçmeliyim, ama bitip bitmediğinden emin değilim.gerçekten hayatta benzer frekansta olduğumu hissettiğim insanlardan birer birer ayrı düşüyorum. şimdi de arkadaşımın kararı. gerçek dostluklar uzakta da olsa devam ediyor ona bir itirazım yok, ankara'da var zaten öyle bir dostum. ama mesela canım dışarda kahve içip sohbet etmek istediğinde ya da ağlayacak bir omuza, beni heyecanlandıran bir şeyi beni yargılamadan paylaşacak ve sevincime ortak olacak birine ihtiyaç duyduğumda ne olacak? ha diyince gidilmiyor, telefon ya da internet gözlerinin içine bakarak konuşmanın, gülüşünü görmenin, kokusunu duymanın yerini doldurmuyor. günler yine gelip geçecek, hayatımıza girenler, çıkanlar olacak.kalbimiz kırılacak, mutlu olacağız. galiba ben en çok özlem duyacağım. "bütün özlediklerim benden uzakta yaşıyor" zihnimde en çok yankılanan şarkı olacak.


21 Mayıs 2013 Salı

söz

ey ruhum!
seni azad ediyorum.

seni eğip büktüğüm, üzülmeye değmeyecek sebeplerle boğduğum, nefesini kesip kesif küf kokularına maruz bıraktığım için üzgünüm.

senden özür diliyorum.

dünü dünde bırakmadığım, geçmişi ayağımda pranga gibi, sırtımda küfe gibi taşıdığım, bu ağırlıklarla senin belini büktüğüm, sürekli olarak birazdan, yarın, öbür gün olacakları düşünüp seni endişe denizinde üstelik ayağında prangalarla bıraktığım için pişmanım.

bugünlerde yine yiyip bitiriyorum seni. bir bencillik bir kendini beğenmişlik içinde "bunu bana nasıl yapar?" diyerek yeşil bir kurt gibi kemiriyorum kendi içimi. elimi sıkı sıkı kapatırken hem avucumdakini hem kendimi tükettiğimin farkına varmadan. açtım avucumu ve bıraktım sıkı sıkı tutmaya çalıştıklarımı, kendimi özgür kılmak için.

"dün", "yarın" derken "anı" unutuyorum.

ey ruhum!
seni seviyorum ve seni anda özgür bırakıyorum.

14 Mayıs 2013 Salı

başka yol yok



avucunun içindeki kelebeğin güzelliğini ancak avucunu açıp uçmasını izlerken görebilirsin. ya kelebekten ya da kelebeğin güzelliğini görmekten vazgeçeceksin. sonuçta hep bir şeyden vazgeçeceksin.

8 Mayıs 2013 Çarşamba

yoksun


varlığın varsıllığım
yokluğun yoksunluğum
var olduğunda da
yoksun belki aslında
ben var sansam da
o yüzden belki de hep eksikliğim.

14 Nisan 2013 Pazar

kalem

hangi normal insan rüyasında kendini kalemler arasında kendinden geçmiş görür. rüyamda tek başıma bir kırtasiyedeyim. aldıklarımı koyacak bir sepet ya da poşet olmadığı için aldıklarımı elimde taşıyorum, bir süre sonra aldıklarım avucuma sığmıyor ve sürekli düşürüp duruyorum. rengarenk çok güzel kalemler, değişik silgiler arasında mutluydum, ama bir taraftan da elimden düşen kalemleri sürekli toplama telaşında. sonunda bir poşet buldum ve elimdekileri içine koydum da rahata erdim.

12 Nisan 2013 Cuma

rüya

üç gün önce rüyamda kocaman bir sütlü simit yiyordum. bir sonraki gün de habersiz bir misafirim gelmiş annem ev yaş pastalarından yapıyor ben de yanına kısır da yapalım tamam olur diyordum. dün ise bir kapının önünden geçerken içeri giren 20'li yaşlarda genç kızları görüp ben de arkalarından girdim. meğer orası bir yoga salonuymuş. yoga salonu ama ev. yoga yapılacak alan boş değil ortada kocaman bir masa var. hareketleri tam olarak yapabilmemiz için ara sıra masayı yerinden oynatmamız gerekiyor. hareketler bittiğinde boyun ağrımın geçtiğini farkediyorum. sonrasında katıldığım seansın parasını ödemek için hareketleri gösteren kadının yanına gittiğimde parayı alıyor ve bana üç tane uçan güvercinden oluşan altın rengi bir kolye veriyor. artık sen de buranın bir üyesisin, derslerimize katılan herkese bu kolyeyi hediye ediyoruz diyor. ağrım sızım kalmadan, garip bir huzurla mavi boyalı evin çiçekli kapısından dışarı çıkıyorum. sabah uyandığımda hiç ağrım sızım yoktu. sonra duşa girdim, hazırlandım ve işe geldim. duştan sonra boynumdan başıma doğru bir ağrı saplandı ve şiddeti giderek arttı. artık ilaç içmek istemediğim için geçer diye bekledim, geçmeyince aklımageldi. bir arkadaşın çin'den gelen viks benzeri bir kremi var, ağrılara iyi geliyor. hemen onun yanına gittim ve boynuma, şakaklarıma kokulu kremden sürdüm, ağrım biraz azaldı, iyi geldi. tümgün kokulu kokulu gezerim artık. kendime bursa'da bir yoga kursumu bulsam?ihsaniye taraflarında bildiğiniz bir yer var mı?

11 Nisan 2013 Perşembe

bahar temizliği

masamı topladım bugün ilk iş. dağınıklığı topladım, ama eşya kalabalığını ne kadar da toplasam yine de çok eşyam var. aynı şey evde de geçerli. benim değil de eşimin bir sürü kıyafeti var. yenisini almaktan vazgeçmeyen, ama eskilerini de vermeyen biri olduğundan artık kıyafetleri benim dolabıma taşıyor. salonda her yerde fotoğraflar, biblolar, kitaplıklar ağzına kadar dolu, hatta öyle ki yeni kitaplar için yer yok salondaki yemek masasının üzerinde duruyorlar. makyaj masamın üzerinde belki de yılda bir kez sürdüğüm ojeler, alıp bir kaç kez kullanıp sonrasında üşendiğim kremler. bu kadar darlığın nedeni bu kadar varlık. ne yapmalı bilmiyorum ki bir yerlere götürüp vermek için de düzenli bir şekilde toparlayıp vermek gerekiyor. oğlumun artık oynamadığı oyuncaklarını vereyim diyorum. kolilerin içinde sağlamı, kırığı hepsi bir arada ve benim onları ayıklayacak zamanım yok. kendi giymediklerimi veriyorum onda sorun yok. evde ve işte biraz boşalana ihtiyacım var. bunun için de gözümü kapatıp vermem gerek. verilecekleri ayrımak ve tasniflemek için de zaman gerek. bir yerden başlamalıyım. öncelikle koli bulmalı.bahar temizliği yapma zamanı geldi de geçiyor. evdeki kalabalıklardan başlayalım da ruhumuzdaki kalabalıklara sıra gelsin. ruhta temizlik yapmak daha zor. insan kırgınlıklarına, üzüntülerine, ruhunu yoran enerji vampirlerine o kadar alışıyor ki bir süre sonra sırf yoksunluk duymamak için onları hayatından çıkaramıyor.

10 Nisan 2013 Çarşamba

masa da masaymış ha!

an itibarıyla masamın üzerindekiler:

- bir bardak çay
- su şişesi ve su bardağı
- harici bellek,
- sağımda, solumda, önümde arkamda, dosyalar içinde dışında çok sayıda kağıt,
- vitamin,
- makyaj çantam,
- iş not defterim,
- özel not defterim,
- oğlumun fotosu,
- içi kalem dolu dört adet kalemlik,
- üç farklı cetvel,
- hesap makinesi,
- kolonya,
- delgeç, zımba,
- kargo poşeti,
- el kremim,
- işle ilgili bir takım kitaplar,
- takvim,
- masa takvimi

biri gelip beni toplasın lütfen. hayır bir şey değil masamın üzeri o kadar dolu ki akşamları temizlikte kimse masamı silmiyor. evet evet ben dağınık bir çalışanım. ha aradığın bir şey varsa hemen bulup çıkarayım. masamda bana ait özel eşyalar olmasını seviyorum. ne de olsa günümüzün büyük kısmı evde değil işyerinde geçiyor. kendi alanımız olan masamızı kişiselleştirmek en doğal hakkımız. bazı işyerlerinde masana fotoğraf bile koymana izin yokmuş, gerçi ben de sıkı kuralları olan bir yerde çalışıyorum, ama en azından bu kadarına özgürüm. bir de iş yerinde standart olan siyah mouse yerine çiçekli, kalpli pembe bir mouse kullanıyorum. bu bile yetiyor. bir de ara sıra kotla falan işe gelmemiz mümkün olsa süper olacak o zaman.

2 Nisan 2013 Salı

derdi kendinden büyük

Dün akşam oğlum hem anlattı hem ağladı, iki saat boyunca sohbet ettik. Kendince derdi boyundan büyük, ona hep haksızlık yapılıyor. Onu uyuttuktan sonra ben de ne kadar dolmuşsam oturdum ben de ağladım. Kendimde sevmediğim ne kadar huyum varsa, yani duygusal anlamdaki zayıflıklarımdan söz ediyorum, hepsini onda da görmek beni çok üzdü. Bugün de çok üzgün başladım güne, önce aklımdan hemen bir sürü çözüm ürettim, öğretmeniyle konuşayım dedim, yok o anlamaz en iyisi bir pedagogla görüşeyim dedim, bir sürü şey düşündüm. Sonra böyle öfke ve panik anında ani tepki vermektense bir iki gün üzerinde hiç düşünmeyip bir kenara koyup sonra değerlendirme yöntemini denemeye karar verdim. Keşke çocuklarımıza sadece iyi yönlerimizi aktarabilsek. Sadece kendime değil, oğluma da zarar vermişim. Sabahtan beri kendimi işe verdim düşünmemek için, ama işten de sıkıldım. Üstünü örttüğün sorunları çözmek için uğraşmazsan hep huzursuz olacaksın demişti bir dostum. Onları çözmek için huzursuz olmayı göze almalıyım. İşte o yüzden çok huzursuzum bu günlerde.

28 Mart 2013 Perşembe

zaman ayır

gülmek için zaman ayırın
çünkü gülmek ruhun şarkısıdır
düşünmek için zaman ayırın
çünkü düşünmek gücün kaynağıdır
okumak için zaman ayırın
çünkü okumak bilgeliğin kaynağıdır
sevmek ve sevilmekiçin zaman ayırın
çünkü sevgi tanrı vergisi bir ayrıcalıktır
çalışmak için zaman ayırın
çünkü çalışmak başarının bedelidir.

27 Mart 2013 Çarşamba

ne çektin sen be!

Bursa’da yağmurlu ve bulutlu bir gün. Aslında güneş uyandırdı bugün beni. Yani saat yedide odaya dolan güneş ışığıyla uyandım. Duşa girdiğimdeyse yağmur yağmaya başladı. Sabah gördüğüm güneş bir düş müydü bilemedim. Bugün kocamaaan bir dolunay olacak, ama bulutlar nedeniyle biz onu göremeyeceğiz. Günün bu saatinde bile ışıklar yanıyor, hava o kadar karanlık. Bahara geçiş sürecinden galiba sürekli olarak midem yanıyor. Yemek yemesem yanıyor, yesem yanıyor. Ağzımın hiç tadı yok, keyifle yemiyorum hiçbir şeyi. Tüm astrologlar bugünkü dolunayın olumsuz etkisinin olacağını ve sükûnetimizi korumamız gerektiğini söylüyor ya ben işte yatsam hemen uyuyacak durumdayım bugün, böylece sükûnetimi de korumuş olurum.  Öğleden sonra da firma randevum var. Hani insan kendi güvenli mekanındayken biraz daha rahat oluyor da firma ziyaretinde biraz daha enerjik, pozitif bir tutum sergilemek, karşı tarafı alttan alıp, yumuşatmak, uygun bir dille sorular sorup yanıt almaya çalışmak gerekiyor. Bugün bunun için hiç enerjim yok sanki. Evet evet ben kesinlikle güneş enerjisiyle çalışıyorum. Bir söylenesim vardı, kendi kendime “ne çektin sen be kara kitap!” diyesim vardı. Sana söyleneyim acık dedim. Bugün dünya tiyatrolar günü ve ben yıllardır hiç tiyatro izlemedim. Belki de onun iç mutsuzluğu, belki de başka şeylerin bilmiyorum, suçu havaya atıyorum. Hava da çok kötü be, iç sıkıntısı, yürek daraltısı veriyor. Nefesim nefes borumda düğümlenip ciğerlerine ulaşmıyor. Bu da böyle bir gün işte, geçecek biliyorum, belki öğlene doğru geçer. Ben bir kahve içeyim, biraz ayılırım. Evet evet kesin ondan, kahve içsem geçecek iç sıkıntım.

23 Mart 2013 Cumartesi

dünden sonra yarından önce

hiçbir şey okumadan bir şeyler yazmak istedim okumaya başlayınca bloglar, siteler arasında ya da evdeki dergiler muhtelif kitaplar arasında kaybolup kendi kelimelerimi unutuyorum. insan kendi kelimelerine yitirmeye başlayınca beyninde de bir suskunluk oluyor. kim bilir belki de beyni sussun diye bunca okuyor insan. kendi cümlelerin kırıcı, yıkıcı olunca tırnak işareti içindeki cümleler seninkilerin yerini alıyor. daha önce söylenmiş sözlerin arkasına sığınıyor. o yüzden işte bugün hiçbir şey okumadan kendi cümlelerimle güne başlayayım dedim.

her sabah kalktığım saatte 7.30'da uyandım yine, yine her hafta sonu olduğu gibi anlık bir "keşke biraz daha uyuyabilsem" düşüncesi sonrası bugünün cumartesi olduğunu fark edip mutlu bir gülümsemeyle uyumaya devam ettim. hafta sonları oğlum uyanıp yatağıma gelene kadar uyanık bile olsam yataktan çıkmıyorum. bazen tekrar uykuya dalıyorum bazen tekrar uyuyamasam da kimi zaman gözüm kapalı kimi zaman açık düşünüyorum, hayal kuruyorum. bugün havanın yağmurlu, gökyüzünün karanlık olmasından sanırım oğlum saat 11 gibi uyandı. biraz da yatakta sarılıp yattık. sonra kahvaltı sevmeyen oğluma kahvaltı beğendirme çabaları ve sinir harbi neyse ki mısır gevreği ve süte ikna oldu. peynir, zeytin, yumurta gibi güzellikler varken hiçbirini istememesine kızıyorum. .

birkaç ufak ev işi sonrası kahvemi yaptım elime kitabımı aldım, birkaç satır okudum. içimden bir ses sohbet etmek istedi. bir şeyler anlatma ihtiyacı. kahve bahane ya yanında sohbet istedi canım. birlikte kahve içip sohbet ettiğim bir kaç dostumu özledim. ece temelkuran'ın düğümlere üfleyen kadınlar kitabını okuyorum bugünlerde. hani okuyan başka birileri de olsa da karşılıklı konuşsak istedim. ben genel olarak seviyorum ece temelkuran'ı, anlatımını kendime çok yakın buluyorum. hani karşılaşsam elimizde de birer fincan kahve olsa kırk yıllık dost gibi sohbete başlayacakmışım gibi hissediyorum. o yüzden anlatımını yine beğendim. yani bence kitaptaki dört kadını bir odaya ya da bir otele kapatıp sohbetlerini bu kurguda kursaymış daha iyi olurmuş. niye bir yol hikayesine, hem de gereksiz bir yol hikayesine ihtiyaç duymuş anlamadım. kitabın bazı yerlerinde okurken zorlanıyorum. kitabın kahramanlarından galiba en çok amira'yı sevdim. amira'nın kadın halini beğendim. henüz bitmedi kitap, hoş sonunda ne olacak merakıyla okumadığım için bitsin diye bir çabam yok. ece temelkuran'ın anlatımını seviyorum, ama bir roman olarak çok beğenmedim.

geçen gün evde elime "sinek ısırıklarının müellifi" geçti. eski bir dosta rastlamış gibi sevindim. böyle nasıl usul usul keyifle okunduğu, okurken verdiği sakinlik ve huzur hissi geri doldu içime.niye barış bıçakçı'nın diğer kitaplarını okumuyorum dedim. bugünlerde ihtiyacım olan şey tam da buydu işte. limonata gibi tanıdık, ferahlatan bir tada ihtiyacım var. düğümlere üfleyen kadınlar biter bitmez barış bıçakçı külliyatına başlıyorum. iyi gelecek biliyorum.

güzel şeyler duymak, güzel şeyler yaşamak istiyorum bugünlerde. gerçek ve güzel.


17 Mart 2013 Pazar

rüzgar eken fırtına biçer

çok sevdiğim ve değer verdiğim bir insanı bir anlık öfkeyle, anlamadan, dinlemeden, bana yalan söylemekle suçladım. çok kırdım onu biliyorum, çok üzgünüm. üzgün olmam kırgınlığını düzeltmeyecek biliyorum. o kadar üzgünüm ki hasta gibiyim, kendimi hiç iyi hissetmiyorum. bahar yorgunluğu diyorum herkese, ama benimki gönül yorgunluğu. hep böyle fevriyim işte ben. rüzgar ekip fırtına biçiyorum. esiyorum, gürlüyorum. en çok da kendime zarar veriyorum. biliyorum dal rüzgarı affetse de kırıldı bir kere.önce kendime çok öfkelendim, kendimi suçladım. bir hafta sonra kendi kendime dedim ki evet olan oldu özür diledin, ama olanı değiştiremezsin, kendini suçlaman bir şeyi değiştirmeyecek. ikinci hafta evet ben hep böyle yapıyorum, beni seven bazı insanların sevgisini bana tahammül edebilme sınırıyla sınıyorum onu farkettim. şimdi kaybettiğimi kabul etme sürecindeyim.

12 Mart 2013 Salı

seni yaşamak

Seni her özlediğimde sevgilim,
Gökyüzüne bakıyorum;
Göğün mavisinde gözlerini görüyorum çünkü.
Seni her özlediğimde bir tanem,
Denizlere bakıyorum.
Ufuğa bakınca mucizeni görüyorum çünkü.
Seni her özlediğimde bir tanem,
Kuşlara bakıyorum.
O kanatlardaki özgürlüğünü görüyorum çünkü.
Ve aşkım, seni her özlediğimde,
Adında isyan ediyorum.
Seni özlemek istemiyorum ben,
Ben seni yaşamak istiyorum,
Seni her özlediğimde sana bakmak istiyorum
Ve seni sende görmek sadece

Behçet Necatigil

5 Mart 2013 Salı

şaşkın

Çin bizim için doğuda bir ülkeyken ABD için batıda bir ülke.

Hayret!!!

Bu bahar bir çocuk saflığında herşeye şaşıralım. Şaşıp kalalım etrafımızda olup bitenlere. Kırlarda açacak papatyalara, gelinciklere şaşalım. Bülent Ortaçgil Sakın Şaşırma diyor ama biz o şarkıdaki her şeye şaşıp kalalım.

Sakın Şaşırma

O bir ayrık otu
O bir karınca
Bir ateş böceği
Işıklar kararınca
Aynı zincirin başka bir halkası
Sakın şaşırma
O bir hanımeli kökü
Bir çığ damlası
Akşam esintisindeki kekik kokusu
Zamansız olan her şeyin büyülü korkusu
Sakın şaşırma
O bir sabah sessizliği
Gece ayazı
Baharda deli su
Kışın kar beyazı
Eski fotoğraflar
Birkaçı küçük yazı
Sakın şaşırma
O artık bir kuş sesi
Deniz mavisi
Bir çay sıcaklığı
Ekmek doygunluğu
Baştan aşağı anıların yorgunluğu

Sakın şaşırma

Sakın şaşırma konuklar,(misafirler)
Sofralar zengin ama yine kalkıp gitmekteler
Yemekler yenmiş artık kahve içmekteler
Sakın şaşırma

Bülent Ortaçgil

26 Şubat 2013 Salı

yalan

"Çevremdeki insanların yalanlarına hala kanıyorum ya salağım ben. Ayrıca doğruyu söylemek bu kadar kolayken, insan neden zoru seçer ve yalan söyler? Hadi söyledi, nasıl geceleri rahat uyur? Benim kendi söylediğim yalanlar beni bazen çok huzursuz ediyor. Sonra diyorum ki yalan söylemiyorum aslında bükerek anlatıyorum. "

daha dün yazmıştım bu cümleyi ona. çok güvendiğim, inandığım birine.

akşam anladım ki bana gözümün içine bakarak yalan söylemiş. dünya gerçekten çok boktan bir yer. bana yalan söylediği gerçeğini içime sindirebilecek miyim? bilmiyorum.

15 Şubat 2013 Cuma

tembellik hakkı

“Çalışın işçiler, çalışın. Toplumsal serveti ve kendi yoksulluğunuzu artırmak için çalışın. Çalışın ki daha da yoksullaşıp daha çok çalışmak ve tekrar yoksullaşmak için bazı nedenleriniz olsun. İşte bu, kapitalist üretimin acımasız yasasıdır. Ekonomistlerin aldatıcı sözlerine kulak veren işçiler kendilerini canla başla çalışma tutkusuna adamışlardır. Onlar tüm toplumu ve toplumsal organizmayı baştan sona sarsan sanayideki aşırı üretimin buhranını içlerine atıyorlar. Hatta ürün çokluğu ve talep yokluğu yüzünden fabrikalar kapanıyor ve açlık işçi nüfusa adeta kırbaçla veryansın ediyor. Çalışma doğmasıyla şaşkına dönen işçilerin, sözde verimli dönemde başlarına bela aldıkları aşırı üretim, bugünkü yoksulluklarının nedenidir.”


Demiş Paul Lafargue Tembellik Hakkı kitabında, çalışmak tembel olmamak gerçekten bir erdem mi diye sorgulamadan edemiyor insan. Kimin için çalışıyoruz, başka insanlar bizim emeğimizle daha zengin olsun daha rahat yaşasın diye çalışmıyor muyuz? Yaptığımız işin kime faydası var allah aşkına. Toplumun güvenliğini sağlamıyoruz, sağlıkçı değiliz kimsenin hayatını kurtarmıyoruz, öğretmen değiliz insanları yetiştirmiyoruz, aşçı olsam başka insanların karnını doyururum, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için üretimin bir parçası değiliz. Yaptıkça daha anlamsız gelen bir işim var. Lafargue’nın yaşadığı dönemde kötü koşullarda çalışan işçiler gibi değil miyiz bu devirde, giderek daha da köleleşen beyaz yakalılar topluluğu. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte işlerimizi evimize taşıyan 7/24 hizmet beklenen insanlar. Boş zamanın, kendine ayıracağın dakikaların olmasın, sana laptop verdik, cep telefonu verdik her zaman hizmete hazır ol. Hep istesinler senden ve sen sorgusuz vermeye devam et. Sana verilenlerle yetin, daha fazlasını isteme, hiç kimse vazgeçilmez değil. Bir de iş yerinde kişiliksiz, birilerinin sırtına basarak bir yerlere gelmiş insanlarla uğraş. Bu değildi hayattan beklediğim diyorum. Babam polis olduğu için büyüdüğüm küçük ilçelerde hep memur çocuğu olarak farklıydım. Küçük bir ilçede herkes tarafından tanınmanı sağlayan bir ayrıcalık. Herkes babasını önemli görür eminim ama ben babamın hep saygın ve işe yarar bir mesleği olduğunu düşünmüşümdür. Yani polisler olmasaydı güvenlik nasıl sağlanırdı, katiller nasıl yakalanırdı. Çocuk aklımla kötü polisler de olabileceğini bilmiyordum tabi ki, polislerin aslında iyi insanlara kötülük yapabileceğini bilmiyordum. Öyleleri vardıysa da ben öylelerini tanımıyordum. Her işin başka insanlara faydası olmalıydı. Fırıncı ekmek yapardı, manav sebze meyve satardı. Ben ne yapıyorum? Yaptığım işi değersiz görmek çoğu zaman kendimi de değersiz hissettiriyor. İşimden ibaret değilim, ama büyük parçam ona ait. Eskiden işe ilk başladığım zamanları düşünüyorum. İnsan o zamanlar her şeyi değiştirip geliştirebileceğine inanıyor, sonra yaşadıkça görüyorsun yaptığın iş öylesine anlamsız ki sen de hevesini yitiriyorsun. Keşkeler ekleniyor hayatına hiç fark etmeden, Çok fazla” keşke” ve “ama” ekleniyor hayatına. “Ama” diyorsun çünkü bahaneye ihtiyacın var. Bölümüm değişip yeni bölüme ilk gittiğimde kendimi uzun süre sonra gerçekten işe yarar bir iş yapacak biri gibi hissetmiştim. Orada yapacağım iş önemli bir şeydi çünkü gözümde. Zamanla yaptığımız bu işi de değersizleştirip, yok aslında siz olsanız da olur olmasanız da dediler. Beni yaptığım işler ve yaşadığım ilişkilerde en çok tatmin eden şeyin anneliğim olduğunu düşünüyorum. Hayatına değer ve anlam kattığım tek insan oğlum. Ben gerçekten insanlar için bir şeyler yapan, değer yaratan biri olmak istiyorum. Başta kendi hayatım olmak üzere çevremdeki insanların hayatlarını daha mutlu daha yaşanılır kılmak istiyorum. Biraz uzun yazdım yine işim yok bugün, umarım okurken sıkılmamışsındır. Bir sonuca ulaşmadım yine yazarken, ama kendimi değersiz hissetmemin en önemli nedenlerinden biri işim sanırım. Başarılı olsam ne farkeder ki benim çok iyi, bilgili bir çalışan olmamın kime ne faydası var. Tek fayda galiba birlikte çalıştığım insanların benimle rahat çalışmaları olur, ama insanlar o kadar çıkarcı olmuş ki tek amaçları seni kullanmak. Bilmek, saygı duyulmayı ve sevilmeyi sağlamıyor.



11 Şubat 2013 Pazartesi

sound of the silence

bir şeyin yanlış olduğunu bile bile yine de neden yapmaya devam eder insan? üstelik bazen derin bir suçlulukla  bazen de yaramaz bir çocuğun aldığı hazla. yanlış diye tanımladıktan sonra bile sorguluyorum aslında neye göre kime göre yanlış? yanlışı sürdürme nedenim belki de bu aslında tam olarak yanlış olduğuna kendimi inandıramamam.

bir sabah uyanıyorum, güzel bir gün diyerek başlıyorum o ana, keyifle, umutla açıyorum gözlerimi. 1-2 saat sonra derin bir umutsuzluk ve pişmanlık doluyor yüreğime, vazgeç diyorum kendime. ihtiyacın olan bu değil. tam vazgeçmeye karar vermişken içimden başka bir ses ama buna ihtiyacın var diyor.

beynimin içinde çok sesli yurttan sesler korosu.

sussa tüm sesler tam bir sessizlik olsa. dingin bir huzur. ihtiyacım olan şey bu aslında. içimde derin bir sessizlik, o zaman yüreğimin sesini duyabileceğim.



içinden ne geçiyorsa o anda onu söylemek ne büyük lüks. ne zaman yitirdik bu lüksü? kibar olmak adına, başkasını kırmamak adına, elalem ne der diyerek kendimiz olmaktan ne zaman vazgeçtik?

beynimdeki sesler, annem, babam, arkadaşlarım, eşim, dostum, çevrem, toplumsal hafızam bir susun artık ben kim olduğumu duymak istiyorum. sizin değil kendimin sesini duymak istiyorum.

25 Ocak 2013 Cuma

dostluk mimi


Bunları biliyor muydunuz? 
Hassas kişilerin aslında en güçlü olduğunu, her şeyin üstesinden tek başlarına gelebildiklerini? 
Başkalarına nezaket gösterenlerin, kaba davranışlara en fazla maruz kaldığını? 
Sürekli başkalarıyla ilgilenenlerin aslında ilgiye en çok ihtiyaç duyanlar olduklarını?
Söylemesi en zor üç sözün “Seni seviyorum!” “Özür dilerim!” ve “Bana yardım et!” olduğunu? 
Biliyor muydunuz? 
Birinin mutlu görünmesi onun her daim mutlu olduğu anlamına gelmez; yüzündeki o gülümsemenin ardına bakarsanız, belki aslında ne kadar acı çektiğini ve gülümsemenin acısının üzerine beceriksizce örtmeye çalıştığı bir perde olduğunu görebilirsiniz.
Şu anda sorunu olan bütün dostlarımız için bir iyi niyet hareketi başlatalım. 
Blogumuza bu yazıyı kopyalayıp yapıştıralım. Belki bir aile sorunları, sağlık sıkıntıları, iş dertleri, o ya da herhangi bir konuda endişesi olanlara ve sadece birinin umursadığını bilme ihtiyacında olanlardan bir tanesi, birimizin blogunda rastlar ve bir anlık da olsa dünyada başkalarını düşünen insanlar da olduğunu fark eder. 
Bunu hepimiz için yapalım, çünkü kimse sorunlardan bağımsız değildir. Umarım bu yazıyı bütün blog dostlarımın duvarında görürüm. Bazılarınınkinde  göreceğimi biliyorum! Ben bir dostum için yaptım ve isterseniz siz de yapabilirsiniz. Çok basit, başka mimlerde olduğu gibi uzun uzun bir şeyler yazmanıza bile gerek yok, kopyalayıp yapıştıracaksınız. O kadar.  :)

24 Ocak 2013 Perşembe

gidenlerin ardından

Akarsuya Bırakılan Mektup


Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
Ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını
Neden akşam oluyorum tren kalkınca
Kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
Öyle çok acımasız ki, öyle birdenbire ki
Az önceki çiçekler nasıl da diken diken
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.

O sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti
O elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
Artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
Günler devlet alacağı, yıllar bir kadehçik buzlu rakı
Oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
Kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
Nerde şimdi, nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.

Hasan Hüseyin Korkmazgil

o gün doğan çocuklar bugün 20 yaşında, ben o gün 14 yaşındaydım. haberlerde karlı ankara sokağında paramparça olmuş bir araba vardı. ne kadar farkındaydım bilmem, ama ağlamıştım. ülkem için değil belki de çocukları için. bir babanın kaybı için. babasız büyüyecekleri için.

21 Ocak 2013 Pazartesi

dalgalıyım

dalgalı kur şeklinde geçiyor hayat sabah kalkıyorum enerji doluyum, kalbim sebepsiz mutlu, öğlene doğru ne oluyorsa sanki bütün enerjim çekiliyor, akşam eve boyun ve baş ağrısıyla dönüyorum. planlar yapıyorum yaptığım planların önüne hep engeller çıkıyor. bugün diyorum her şey yolunda gidiyor ne güzel,bir iki saat sonra  hop gün tepetaklak dönüyor. bir terslik var bugünlerde ama anlayamadım gitti. havadaki lodos, yüksek basınç alçak basınç değiştirip bünyemizi de hallaç pamuğu gibi atıyor sanırım. cumartesi günü sabah güneşle uyandık güne öğlene doğru bulutlanmaya başladı hava saat 3 sularında sanki gökle yer yağmur taneleriyle birleşti, rüzgarla birlikte yağan yoğun bir yağmur, sonra yağmur sakinledi ince ince yağmaya başladı saat 5.30 sularında gökyüzünde bulutlar yerini batmakta olan güneşe bırakmış, gök mordan, turuncuya rengarenk giysiler giymişti.   aynı benim ruh halim işte. ben de bazen şimşekler çaktırıp, gürleyip yağıyorum, ondan sonra bir bakıyorum ki savrulan benim. birden bulutlar dağılıp güneş çıkıyor gönlümde, sonra aniden tekrar yağmur bulutları, ince ince içime yağarsa yağmur sorun yok, ama içime yağmaktan bıkıp fırtınaya dönerse fırtına beni içine alıyor. ince ince, siğerek yağmalı, yağmalıyım. yapacak çok şey var. verilecek kararlar, yürünecek yollar, okunacak kitaplar, sevilecek bir ben var.
ne çok kişi öldü son günlerde, mehmet ali birand, toktamış ateş, ahmet mete ışıkara... diyorum ben havada bir şey var.

10 Ocak 2013 Perşembe

planlar, planlar

kafamın içi bomboş oluyor bazen. bildiğin koca bir boşluk. sahi boşluk ne renk olur. düşününce insanın aklına ilk olarak siyah geliyor, ama benim boşluk böyle beyazlı açık mavili bir renk. huzur ve uyku verici. evet çok uykum var bugün. boş kafamdan mı, işimin olmamasından mı, konuşacak kimse olmamasından mı yoksa içtiğim kas gevşeticilerden mi bilmiyorum. yaklaşık 1 haftadır koluma vuran boyun ağrısı şikayetim var. bugün biraz daha iyiyim, ama bugün de kafam boş, bomboş. hani daha önce hiç çekmedim ama filmlerde gördüğümüz kokain çekmiş kafası gibi dumanlı kafam. sanırım ağrı kesici ve kas gevşeti ikilisine tüm gün sırtımı verip keyfini çıkardığım kış güneşi de eklenince kafam böyle güzel oldu. işimden çok sıkıldım bu aralar. üretken olmamak beni boğuyor. bir işe yaradığını hissetmek istiyor insan. şu sıkıntılı geçici iş dönemi bitsin artık da daimi yerim her neresiyse oraya gidip ben de işimi bileyim.

2013 yılı değişik bir yıl olsun diyorum. hep planlayıp planlayıp yapmayan benin bir kaç planı var ve uygulamaya geçmeye yavaş yavaş başladım. işte planlar:

- sadeleş, bunun için alışveriş yapmayı bırak ve evdeki fazlalıkları ver. verme işi için annemin şubat tatilinde gelmesini bekleyeceğim. vereceklerimi ona veririm o da kime istiyorsa verir. insanın 20 tane ruju, 20 tane ojesi olur mu ya, olursa da niye olur ve neden hala almaya devam eder. bir kırmızı, bir beyaz bir de siyah oje yeter diye düşünüyorum.
- kazancının %10'unu biriktir. çok zor değil, kazancımın %10'u cüzi bir tutar zaten.
- tüketme artık, herşeye sahip olmak zorunda değilsin. en büyük tüketim kalemim kitaplar. kitap almıyorum artık. evde okunmayı bekleyen dünya kadar kitap var bu nasıl bir tüketim pompalamasıysa kitaplarda bile içimize işlemiş.
- kendini ve bedenini sev, gerçekten sev. kimse sarılmasa da sen her gün sarıl kendine.
- ingilizce çalışmaya başla,
- yükselme sınavına çalışmaya başla.

işte 2013 yılı planlarım bu kadar. uygulamaya başladım bu kez, ufak ufak ama olsun önemli olan devamlılık. hayatımda olmayan temel şey, istikrar ve devamlılık. kafamdaki boşluk hissi yazmaya başlayınca birden dağıldı ve dumanlı zihnim kendine geldi. yazının sihirli bir gücü var. evet pukö (planla-uygula-kontrol et-önlem al) döngüsü aklımdan hiç çıkmasın. planları yaptık, şimdi uygulama zamanı,uygulama devam ederken kontrolü elden bırakmamalı.

3 Ocak 2013 Perşembe

incir

yanımda annem ve oğlum var. sokak aralarında yürürken okul bahçesi gibi bir yere geliyoruz, bahçede erkek çocukları top oynuyor, çocuk konuşmaları, gülüşmeleri içinde yürürken annem birden ortadan kayboluyor. onu ararken bir de bakıyorum bir incir ağacının en tepesinde. değişik bir incir ağacı. incir ağacı gibi yatay geniş değil, sanki bir kavak ağacı gibi ince uzun. üzerinde yaprağından çok incir var. kocaman, sapsarı incirler. en tepesinden en alt dalına kadar incir dolu. biz de incir yemeye başlıyoruz. çok çok tatlı değil, tam bol bol yemelik incirler. sonra az önce oynarken gördüğümüz çocuklar da geliyor ve annem onlara da incir vermeye başlıyor. çocuklardan biri de ağaca çıkmak istiyor, ama ağaç o kadar ince ki o da çıkmaya çalışınca öne doğru eğiliyor ve çocuk çıkmaktan vazgeçiyor. bizler alt dallardaki incirleri yiyoruz ve incir ağacındaki tüm incirler bitiyor. tüm çocuklar ve ben keyif içinde, zevkle yiyoruz incirleri. rüyamda incire doyuyorum. dün gece sıkıntılı yatmıştım, ağlayarak uyudum. çocuk gülüşleri, ağacın tepesindeki annem, tombul, tertemiz, leziz incirler biraz keyfimi yerine getirdi.

eksik

HEP BİR YARIM KALMIŞLIK, HEP TAMAMLANMA İSTEĞİ HEP EKSİKLİK.

1 Ocak 2013 Salı

noel baba size ne getirdi?

ben de uslu durmadım ki, he he... 2013'te daha yaramaz olmayı diliyorum. yıllarca uslu durdum da ne oldu yine bir b.o.k olmadı.