dönüşüm projesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dönüşüm projesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2015 Salı

Aralık

toparlanalım ve yazalım çağrısına uymak için yazıyorum bu satırları. uzun zamandır facebook, instagram da çoğu zaman başkalarının cümlelerini paylaşarak içimi susturmaya çalışıyorum çünkü. bir tür ruh uyutucu ninni gibi. başkalarının kelimelerini kendi kelimelerimizin yerine koyuyoruz. diziler, filmler ve kitaplarla güzel şeyler de olduğunu düşünmeye çalışarak içimde ölen şeyleri diri tutmaya çalışıyorum. kendi hayatımdan umudum yoktu ya eskiden, kara bir kitaptı ya içim. işte o kara kitabın sayfalarına yaldızlı kalemlerle yazılar yazıldı. ben büyüdüm, kendimi biraz daha anladım. hüzünlü olmaya da hakkım olacağını, hayatın amacının mutluluk olmadığını ve dünyanın benim etrafımda dönmediğini anlama yolunda adımlar attım. attım atmasına da gökyüzündeki kederden nasıl etkilenmez bizim gibileri? sanki hiç umut kalmamış gibi. pamuklara sarıp sakladığımız umudu birileri çamurlu ayaklarıyla evimize girip şemsiyesiyle dürdüp yere düşürüp kırıyor sürekli. her gün yeniden umut yaratmaktan yorgun düşüyoruz. çok savaşçı bir ruhum yok benim, teslimiyetçiyim. ama bu durum değişmeyecek diye bir şey yok tabi ki. mücadele etmeden kim hayatta kalabilmiş. yaşamış olmak için yaşamamaktır bugünden sonra kararım ve haklılığına inandığım değerler ve doğrular için dimdik ayakta durup savaşmaktır. iyiyi, doğruyu, güzeli, umudu görüp ona odaklanıp onu anlatmaktır. üşenmeden şuraya bir iki satır yazmaktır. bana ait, benim içim kokan. 1 Aralık günü alınmış bir aralık açıp içeriye temiz havanın girmesini sağlama kararıdır.

19 Ekim 2013 Cumartesi

vazgeçiş

istikrarsız biriyim ben. öyle başladığım bir işi düzenli olarak devam edemem. sıkılganım galiba biraz da. mesela durmadan dökülen, sıçan kuyruğu kadar kalan saçlarım için yeni ilaçlar arayışına girerim ama en fazla iki ay kullanmaya sabrım var. sonrasında cozutuyorum. aynı şey başladığım diyetler için de geçerli. hayır vermem gereken 5-6 kilo olsa başarılıyım. yani o 5-6 kilo sürecinde hırslı azimli, en meşhur diyet uzmanından bile daha bir uzman daha bir azimliyim. ama geçti mi iki ay bana bir kal geliyor. mesela bloga da yazmıyorum uzun zamandır, yazmaktan da sıkılıyorum, okumaktan da bazen, amaaaan moduna geçiyorum. kendimden de sıkılıyorum mesela ara ara. ah bir becersem kararlı, azimli, istikrarlı olmayı. bunlar hep burcum boğa ve yükselenim ikizlerin kabahati. ah ben bir oğlak burcu olacaktım ki...

not:  şarkının konuyla alakası yok. ben çok severek dinliyorum da bu aralar sen de dinle istedim.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

ayakta kal

şarkı: oğlumla bu aralar en çok dinleyip eşlik ettiğimiz şarkı.

biliyorum uzun zamandır uğramaz oldum buralara. ıssız kaldı uzun zaman içimi döktüğüm, dertleştiğim bu sayfalar. garip haller içindeyim de ondandır. 31 mayıs'tan bu yana bana da bir haller oldu. kah endişeli, kah umutlu, bir dargın bir barışık, öfkeli, heyecanlı, bazen gururdan bazen kaybedilenler için ağlamaklı oldum. korkunun içimde yarattığı koca karanlığı gördüm. kendi karanlığımla yüzleştim. mesela artık kara olmamaya karar verdim. kara kitap değil bundan böyle adım. karanlığı çağırmamak adına, üretkenliği, doğumu, yeni başlangıçları simgelesin diye "akana" yazıyor artık. o yüzden de kendimi kötü hissettiğimde söylenmek, şikayet etmek, mızmızlanmak yerine sessizliği tercih edeceğim. kötülük kötülüğü, karanlık karanlığı doğuruyor. oysa ki korku en büyük karanlık ve karanlık aslında sadece ışığın yokluğu. ışıksa sevgi. sevgi varsa korku yok, sevgi varsa inanç var, umut var. içimdeki karanlığın kenarında durdum ve onun varlığını kabul etmeye ve onu sevmeye çalışıyorum. kolay değil...

korkusuzlara selam olsun.

31 Mayıs 2013 Cuma

neyi biliyorsun?

"soru sormasını bilmiyorsun çocuk dedi. soru sormuyorsan ya her şeyi biliyorsun ya da önem vermiyorsun demektir. "

doğru soru sormak nasıl öğrenilir?

- ben senden çok şey öğreniyorum da senin gibi birine ben ne öğretebilirim diye düşünüyorum.

"en iyi bildiğine inandığın şeyi öğret çocuk."

en iyi neyi biliyorum ben?

insan bir şeyi iyi bildiğine dair nasıl bir yargıya ya da karara varır?

21 Mayıs 2013 Salı

söz

ey ruhum!
seni azad ediyorum.

seni eğip büktüğüm, üzülmeye değmeyecek sebeplerle boğduğum, nefesini kesip kesif küf kokularına maruz bıraktığım için üzgünüm.

senden özür diliyorum.

dünü dünde bırakmadığım, geçmişi ayağımda pranga gibi, sırtımda küfe gibi taşıdığım, bu ağırlıklarla senin belini büktüğüm, sürekli olarak birazdan, yarın, öbür gün olacakları düşünüp seni endişe denizinde üstelik ayağında prangalarla bıraktığım için pişmanım.

bugünlerde yine yiyip bitiriyorum seni. bir bencillik bir kendini beğenmişlik içinde "bunu bana nasıl yapar?" diyerek yeşil bir kurt gibi kemiriyorum kendi içimi. elimi sıkı sıkı kapatırken hem avucumdakini hem kendimi tükettiğimin farkına varmadan. açtım avucumu ve bıraktım sıkı sıkı tutmaya çalıştıklarımı, kendimi özgür kılmak için.

"dün", "yarın" derken "anı" unutuyorum.

ey ruhum!
seni seviyorum ve seni anda özgür bırakıyorum.

11 Şubat 2013 Pazartesi

sound of the silence

bir şeyin yanlış olduğunu bile bile yine de neden yapmaya devam eder insan? üstelik bazen derin bir suçlulukla  bazen de yaramaz bir çocuğun aldığı hazla. yanlış diye tanımladıktan sonra bile sorguluyorum aslında neye göre kime göre yanlış? yanlışı sürdürme nedenim belki de bu aslında tam olarak yanlış olduğuna kendimi inandıramamam.

bir sabah uyanıyorum, güzel bir gün diyerek başlıyorum o ana, keyifle, umutla açıyorum gözlerimi. 1-2 saat sonra derin bir umutsuzluk ve pişmanlık doluyor yüreğime, vazgeç diyorum kendime. ihtiyacın olan bu değil. tam vazgeçmeye karar vermişken içimden başka bir ses ama buna ihtiyacın var diyor.

beynimin içinde çok sesli yurttan sesler korosu.

sussa tüm sesler tam bir sessizlik olsa. dingin bir huzur. ihtiyacım olan şey bu aslında. içimde derin bir sessizlik, o zaman yüreğimin sesini duyabileceğim.



içinden ne geçiyorsa o anda onu söylemek ne büyük lüks. ne zaman yitirdik bu lüksü? kibar olmak adına, başkasını kırmamak adına, elalem ne der diyerek kendimiz olmaktan ne zaman vazgeçtik?

beynimdeki sesler, annem, babam, arkadaşlarım, eşim, dostum, çevrem, toplumsal hafızam bir susun artık ben kim olduğumu duymak istiyorum. sizin değil kendimin sesini duymak istiyorum.

14 Aralık 2012 Cuma

med cezir

uzun zamandır hissetmediğim şeyler yaşıyorum bugünlerde, belki de hiç hissetmediğim şeyler. hissederek yaşıyorum. korkutuyor, hırpalıyor beni hissetmek. içimde tanımadığım bir kadınla karşılaşıyorum. zaman zaman ürkütüyor beni, bir o kadar narin ve hassas bir o kadar da güçlü kendisi. bu gelgitler arasında iştahım da derin bir uçurum gibi uçsuz bucaksız. kendimi kontrol etmeye çalışıyorum, ama pek de başaramıyorum. sorunlarım var, dünyayla değil kendimle ilgili; hep planlar yapıp, kararlar alıp uygulayamamakla ilgili, kendime saygı duymamak, kendimi sevmemek, kendimi kıyasıya eleştirmek gibi. neden diyorum kendime, kim mükemmel ki? kusurlu ama güzel bir insanım ben.sevmeyi ve sevilmeyi hakeden, akıllı bir kadınım. kendimi seversem başkalarının sevgisine ihtiyaç duymaktan vazgeçersem huzuru bulacağım biliyorum. sevmek insanı özgürleştirirse gerçek sevgidir. beni sevdiğini söyleyenler hep esir almak istediler, ben sevdiklerimi hep esir almak istedim. bana bağlı, bağımlı olsunlar istedim ve hep üzüldüm. çünkü bu tarz bir sevgi çoğaltmıyor, eksiltiyor. bir kurt gibi kemiriyor içini. sevdiklerini özgür bırakmalı insan, kendilerini bulabilmeleri için. sevdiğin insanın gözlerine baktığında kendini görebilmelisin, ayna olmalı içine. sen olmana izin vermeli, sen de böylece kim olduğunu anlayabilmelisin. sevmeyi, sahip olmakla karıştırıyoruz ve yaşanabilecek güzel şeyleri es geçip nefes almaya devam ediyoruz şu hayatta.

31 Ekim 2012 Çarşamba

soru???

insan sevip sevmediğini nasıl anlar?

sevgi nedir sahi?
birdenbire mi oluşur, yoksa zamanla mı?
birini kendine yakın hissetmek mi sevgi?
samimiyetine inanmak mı?
hata yapsa bile gülümseyebilmek mi?
onu merak etmek, yanında olmak istemek mi?
sevgi bencillik mi?
sabır mı yoksa?
ya da emek mi?
sevgi nedir?

12 Ekim 2012 Cuma

karmakarışık

bir başkasının duygularından ne kadar sorumluyuz? yani o duyguları hissetme nedeni biz miyiz? düşünüyorum da (psikoloğum olsaydı, düşünme hisset derdi) ben öfke hissediyorsam mesela bu öfkenin sorumlusu karşımdaki kişi midir? yoksa benim o ana verdiğim anlam mı öfkemi oluşturan? kimi sevip sevmediğimize nasıl karar veririz? ya da kimi sevip sevmediğimizi nasıl hissederiz? sevgi düz bir çizgi midir mesela, yoksa dalgalı bir frekansta giden düz bir hat mı? ya da zamanla yükselip, belli bir noktadan sonra düşüşe geçip en sonunda sıfır noktasında son bulan bir duygu mu? peki insanların hislerini belirleme şansımız var mı? bunlar geçiyor tüm gün aklımdan, sonra bir an duruyor ve kendime dışardan bakıyorum. ben bir başkasının ne hissedeceğini nasıl belirleyebilirim ya da hissettiği bir şeyi hissetmemesini nasıl sağlayabilirim? o kadar güçlü olan kim var ki?

doğrular, yanlışlar var hayatta. toplum tarafından belirlenen ve bir süre sonra bizim de kendi doğrularımız sandığımız. farkettikçe hangisi bizim doğrularımız, hangisi toplum tarafından bize öğretilen doğrular olduğunu anlayamadığımız için boyun eğip hepsini kabullendiğimiz, zaman zamansa isyan ettiğimiz doğrular.

kendimize ilişkin tanımlamalarımız var. tanımladıkça kendimizi sınırladığımız. peki tanımlama yapmazsak neyi sevip neyi sevmediğimizi nasıl bileceğiz? nasıl bileceğiz ki ne istediğimize karar vereceğiz?

hayatta yürüdüğümüz yol bize doğru bil yolmuş gibi sunulsa da çevremizde bizi rahatsız eden, oraya ait olmadığınız hissini veren şeyler varsa, bu hissettiğimiz bir şey mi yoksa düşüncelerimizin bize oynadığı bir oyun mu nasıl bileceğiz?

hissetmekten önce düşünüyorum çoğu zaman. sonrasında hissettiğim duygularsa genelde öfke, utanç, suçluluk gibi kötü duygular oluyor. içimde bir ses hayatında bir şeyler yanlış diyor, ama ses beynimden mi kalbimden mi geliyor anlayamadığım için oralı olmuyorum. bazen o kadar çok bağırıyor ki kulaklarım sağır oluyor, acı veriyor.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

kibir



hata yapmamak için çaba harcadıkça daha çok hata yapıyor insan. neye odaklanıyorsan o geliyor başına. kusur ararsan kusur görüyorsun. yaratıcı bile tüm kusurlarıyla yaratılanı kabul edip onaylarken sen kusurlarını görüp yargılıyorsun. en çok da kendi kusurlarını görüyor, kendini yargılıyor insan. niye bu memnuniyetsizlik, niye bu affedememe?



hata yapa yapa öğrenmeyecek mi insan?hata yapmaktan niye bu kadar korkuyorum? ne istediğini bilmeyen insan kendi hayat oyununun başrolü yerine başkalarının oyununda figüran olmaya mahkum. ne istediğimi bilmiyorum?bilmiyorum çünkü istemekten korkuyorum. korkuyorum çünkü istediğim şeyin doğru ya da yanlış olması kaygısını taşıyorum. oysa ki susadıysam susamışımdır. acaba gerçekten susadım mı diye bedenimi sorgulamazken kafamdan geçen bir düşünceyi ya da hissettiğim bir duyguyu doğru mu yanlış mı diye niye bu kadar sorguluyorum. hata yapmamaya çalıştıkça daha çok hata yapıyorum. bataklıktan çıkmaya çalıştıkça çırpınıp daha çok bataklığa batmak gibi.



mevlana'nın bir sözü var:



'Yanlış ve doğru hakkındaki fikirlerimizin ötesinde bir alan var. Sizinle orada buluşacağım. Ruh, çimenlerin arasına uzandığında, dünyanın doğru-yanlış fikirlerinize ihtiyacı olmadığını göreceksiniz.'



tanrı bile bizi yargılamıyor, gelişmemiz ve olgunlaşmamız için hatalarımızdan öğrenme imkanları sunuyorken ben kim oluyorum da kendimi bu kadar yargılıyorum.seni yargılamayan bir tanrıyı kabul edebiliyorsan, sen başkalarını nasıl yargılayabilirsin?ne şişkin bir egom ne iflah olmaz bir kibrim var.


niye bunları düşünüyorum yine,


evlilik sorunları.


bir karar aşamasındayım.korkuyorum, kararsızım.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

ütopya



hayatın gerçeklerinden uzaklaşıp kendi yarattığım dünyada melankolikliğin ve kendime acımanın verdiği acıyı daha fazla hissetmek ve kanırtarak yüreğimi kanatmak için gerçek dünyadan soyutluyorum kendimi.



gazete okumuyorum, arkadaş sohbetlerine katılmıyorum, bloguma yazmıyorum, sevdiğim blogları şöyle bir göz ucuyla bakıp geçiyorum, biri bana dokunup idealize ettiğim ütopyama ulaşamadığım için yarattığım cehennemin gerçek olmadığını bana söyleyecek, kendime rol verdiğim dramın aslında sadece bir oyun olduğunu, gerçek olmadığını bana gösterecek diye korkuyorum.

hayatın anlamı, hayattan ne istiyorum, yaşam amacım ne gibi sorular soruyorum kendime. cevabını bilmediğim, bildiğim cevapları beğenmediğim...



ütopyam ya yoksa ya da ona ulaşacak yolu bilmiyorsam ya da daha fenası ona ulaşmayı başaramıyorsam atıyorum kendimi karanlıklara, karanlık bir kör kuyuda yaşıyorum. idealize ettiğim hayatın içinde olmadığım için kendimi durmadan mutsuz ediyorum.



oysa tek gerçek şu an.



şimdi



elimde olanlar



ve


"ben"



tek gerçek benim.

sevmesem de çalıştığım işim.

çok şeyine kızsam da, bazen nefret duysam da aslında sevdiğim eşim.

dünyanın en güzel, akıllı, tatlı çocuğu.

istediğim gibi olmasalarda benim olan ailem.

araştırma sevgim, meraklı yapım.

yemek yemeyi seven bedenim.

ince,hassas,detaycı,beğenmez,kendime karşı kıyasıya eleştirel yanım.

bu benim işte, satsam satamam, almak istesem hiç bir yerden alamam.

bir nokta var sanki hep uzakta, ben adım attıkça benden kaçan.

"mükemmel iyinin düşmanıdır." yazıyor masamda postitde.

mükemmel diye birşey yok. her şey benim ona verdiğim anlam kadar anlamlı.

tanrı ağaçları yaratırken bu yamuk oldu, bu yapraksız oldu, bu faydasız oldu diye yok etmemiş. çünkü hepsi aslında mükemmel.

ah be kızım ne zaman bitecek bu içindeki kavga,ne zaman dinecek bu med cezirler.

herşey tamam, ben tamım. beni de tanrı yarattığına göre ben de mükemmelim.


bu resme bayılıyorum nihan.






18 Mayıs 2011 Çarşamba

nar ağacı



Kırılgan bir çocuğum ben
Yüreğim cam kırığı
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı
Saldırgan diyorlar bana
Oysa kırılganım ben
Gözyaşlarım mücevher
Saklıyorum herkesten
Ürküyorlar gözümdeki ateşten
Ürküyorlar dilimdeki zehirden
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen gözükara cesaretimden
Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum,
Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben
Nasıl korurum içimdeki çocuğu?
Bir yanım çılgın nar ağacı
Bir yanım buz sarayı.

Murathan Mungan

saldırgan değilim ben, ne gözümden ateş ne de dilimden zehir dökülür. koruyamam içimdeki çocuğu, incinir, yaralanır, ağlar çoğu kez.

kırılganım ama, dokunulması kolay, kırılması kolay biriyim.

ne güzel demiş şair "bir yanım buz saray. "

ruhum bir kristal köşk.

kendimi koruma şeklim melakolik halim belki de kimbilir.

çılgın bir nar ağacım olsun istiyorum, içimden ıhlamur kokuları geliyor.

17 Mayıs 2011 Salı

ruh gezgini

dar gelir bedenim ruhuma.


o yüzdendir bedenimi genişletme çabam.

içimdekilerin ben bile farkında olmadığımdan dışarı çıkaramıyorum. kendini tanımak ne zormuş. insanın çok yoğun bir çaba göstermesi gerekiyor.

ruhum bedenime sığmayınca, sanıyorum ki şişmanladıkça, dünyada işgal ettiğim yer arttıkça ruhuma da yer açılacak.

oysaki ruh bedende hapis olunca hapishanenin sınırları ne kadar geniş olursa olsun farketmez.

bir balon şişirip ruhumu içine üflemek...

istiyorum.

23 Şubat 2011 Çarşamba

bisiklete binmek özgürlük müdür?


Kötü şey ne demek tam, onu da anlayamıyorum.


Hep baskı diyorum- toplum diyorum, ama galiba yine öyle toplum baskısı bu!


Tamam, bir ara hatalar yapmış olabilirim- kötü biri de olabilirim. Ama artık değilim. Sonra, ben büyüdüm artık, kendi kararlarımı verebilirim.


Benim için en iyisinin ne olduğunu en iyi ben bilmez miyim? Artık o kadar da olgunlaşmadım mı?


Baskı altında yaşamak istemiyorum ben artık! Kimsenin bana baskı yapmasını istemiyorum.


Özgür olmak istiyorum, tamamen.


Bazen cam bir fanusta yaşadığımı ve her hareketimin gözlemlendiğini hissediyorum, rahatsız oluyorum. Sürekli birilerinin eleştirel gözlerle bana bakması, hayata farklı pencerelerden baktığımız için beni anlamaması ve yargılaması beni huzursuz ediyor.


Kendimi kısıtlanmış ve onların istediği gibi yaşamaya zorlanmış gibi hissediyorum.Beni özgür bıraksınlar istiyorum. Kendim de kendimi özgür bırakmak istiyorum.


Her zaman iyi olunur mu ki? Hem nedir ki her zaman iyi olmak? Bazen kötü de olabilirsin, ben bazen biri hakkında konuşuyorum mesela - iyi yorum yapmıyorum, kendimi kötü mü hissetmeliyim- ya da bazen biri beni üzmüş diyelim, ondan öcümü almak istiyorum, kötü mü oluyorum?


Ne yaparsam, ne söylersem, ne yazarsam yazayım o hep ben olmuyor muyum?


Ben sadece bir insanım.Ama eğer ailemi bu kadar çok düşünüyorsam, onları seviyorsam ve onlara vakit ayırıyorsam. Göstermelik değil, içten ve gerçek sevip sayıyorsam onları. Ya da doğru bulmadıklarımı söylüyorsam, yapmacıksız duygularımı belli ediyorsam, isteklerimi açık ve net söylüyorsam. En ufak bir şeyden etkileniyor, sokak çocuklarını gördüğümde etkileniyor, kalbim en ufak bir şeyde yumuşuyorsa. Bir gün elimden gelirse yardıma muhtaç kişilere yardım etmek istiyorsam, ama bunu başarmak için önce kendimin başarması gerekliliğini biliyorsam ve bunun için uğraşıyor, çalışıyorsam. İyi ve kötünün savaşında iyi kazanınca etkileniyor ve gözlerim doluyorsa; yoksulluk ve haksızlık üzerine bir şey izleyince ağlıyorsam, kötüleri izleyince de hep onların da bir hikâyesi vardır, kötü olmalarının bir nedeni vardır, diyebiliyorsam. Ben insanım diyorum kendime. Sadece insanım.


İnsan sadece kendine zarar veriyor, çevresindekilere zarar vermiyorsa kötü değildir. Kötü olduğunu düşünüyor ve kendine zarar veriyordur.


Zaten acıdan korkmamak gerekir- acı çekmek kötü bir şey değil ki! Kendine güvenmek ve inanmak gerekiyor. Çünkü sen kendinden emin olunca, yanlış yapmış olmuyorsun.


Başkalarına göre belki yanlışlarım var, ama bu onlara göre yanlış bana göre doğru, benim anladığım evlilikle ailelerimizin anladığı evlilik aynı değil. Benim istediğim hayatla onların veya senin benim için istediğin hayat aynı değil.


Niye herkes kendi doğrusunun başkasının da doğrusu olmasını ister?


Evlilik bu mu demek? Bence hayır.


Ben yalnız başımayken de başkalarıyla birlikteyken veya kontrol altındayken de hep aynı olmak istiyorum, hep aynı kalmak istiyorum. O zaman her şey çok güzel oluyor, çok doğru oluyor.


Benim sorumluluğum başta kendime, hiç kimseye değil ki.İnsan için en önemli şey özgür kalabilmekmiş; şimdi anlıyorum özgürlüğün tam olarak ne olduğunu.


Ve bir kez daha anlıyorum; hayat ve yaşamak aslında ne kadar gizemli, çünkü hep yeni bir şeyler öğreniyorsun, keşfediyorsun,değişiyorsun…


Eğer istersen!..

15 Şubat 2011 Salı

ışık


İki kırmızı gül, üç lilyum ve çok sayıda şebboydan oluşan koca bir buketle, üzerinde canım anneme notu olan küçük bir frezya buketi getirdi dün çiçekçi. Koca buketi alıp çöpe atmak geçti içimden, kıyamadım çiçeklere,koydum masamın kenarına. Canım anneme notu olan frezyaların kokusunu derin derin içime çektim, gidip küçük bir vazoya koydum.Vazonun içini suyla doldurmak için çeşmeyi açtığımda gözyaşı çeşmem de açıldı. Hıçkırıklarıma hakim olamadım. Yeter mi bir buket çiçek, hem de hiç bir not yazılmamış bir buket çiçek, can kırıklarını tamir etmeye. Şebboyun kokusu temizler mi içimdeki küf kokusunu. Lilyum’un balı yapıştırıp tamir eder mi paramparça olmuş inancımı. Gülün dikeninin acısı hafifletir mi acımı…Kıyamadım onlara da, neydi çiçeklerin suçu, özür için mi yoksa sevgililer gününde görev savmak için mi gönderildiği belli olmayan bu gariban çiçeklerin suçu neydi. Açtım buketi, yerleştirdim güzel bir vazoya koydum masamın arkasına, yaşananları da arkama atıp görmezden gelsem, ama unutmasam, bu kez hafızam sakın unutma. Unutma sana yapılanı, unutma ki güçlü ol, indirme gardını, kendin olmaktan vazgeçme, oldu zaten olan, daha kötüsü ne olabilir? Frezyalar gözümün önünde, oğlumun masumiyetini hatırlatan mis kokulu beyaz frezyalar.

Akşam eve gittiğimde kayınvalidemler bizde değildi. Şaşırdım doğrusu, akşam yemeklerini hep birlikte yiyoruz. Ben öyle istemesem, ben ısrarla ben yemek hazırlarım, gerek yok onlarla yememize dememe rağmen, eşimin talebi üzerine kayınvalidem yemek hazırlıyor, birlikte yiyoruz. Ben hafta sonu yemek hazırlasam da pazartesi yine onları bizde bulurdum. Ama dün yoklardı, çok şaşırdım. Eve geldim, eşim makarna pişirmiş, ben de pazar günü börülce pişirmiştim. Bir aile gibi oturup yedik yemeğimizi. Bana hediye olarak inci bir küpe, kolye takımı ve yüzük almış. Ben de ona Nilüfer’in yeni CD’sini almıştım. Onu verdim, kutladık sevgililer gününü. Oğluşum bilgisayarda oyun oynarken, o televizyon izlerken ben sofrayı topladım, bulaşıkları yıkadım, çamaşır topladım katladım. Benim için bir de kumkuat ağacı almışlar onun saksısını sildim temizledim, salonda ağacıma yer açtım. Soğuktan balkonda ölen limon ağacım gibi olsun istemedim sonu. Artık ondan hiçbir şey beklememe ve istememe kararı almış biri olarak nasıl yaşamak istiyorsam o hayatı kendim yaratacağım. O var, ama yokmuş gibi… Sonra hadi dedim annenlerin kandilini kutlamaya inelim, gerek yok dedi. Sen gelmezsen gelme ben iniyorum diyince o da geldi arkamdan. 5 dk kandil kutlayıp çıktık evimize. TRT’de Şevval Sam’ın Pazar Ertesi isimli programını açtım, misafirleri Erkan Oğur, İsmail Hakkı Demircioğlu ve Tuncel Kurtiz’di. Türkülü, şiirli, keyifli bir programdı. Sohbet açısından kısır bir program olsa da kulaklarımın pası silindi, onlarla birlikte türkü söyledim, melodiler kulaklarımdan girip içimdeki tortuları aldı götürdü sanki. İş çıkışı eve giderken de cep telefonumdan radyo dinlemiş ve kulağımdaki türküye yol ortasında yüksek sesle eşlik ettiğimi farkedince once şöyle bir çevreme bakmış, sonra da bırak deli desinler, canın eşlik etmiyorsa eşlik et demiştim.

Kendimi sınırlamaktan, sınırlanmaktan bıkmışım. Niye bir kadın özgür olamaz? Önce anne babanın güdümündesindir, kendi başına karar veremezsin. Dışarı çıkmak için izin istersin, birşey almak için izin istersin. Sonra evlenirsin, daha özgür olacağını, artık gerçek anlamda bir birey olabileceğini düşürsün. Oysa anlarsın ki baba evi, koca evinden daha özgür bir hapishaneymiş. Baba evine izin alarak 12’de gelme hakkın vardır. Oysa koca evine giriş saati 10’dur. Yine kendi kararlarını alma hakkın yoktur, evlilik biz demektir ya ve o bizin nedense %80’i erkek, %20’si kadındır. Arkadaşlarınla dışarı çıkarsın kocan izin verirse, tatile gidersin kocan izin verirse, sen bir birey olmak istersin, o bana sormadan yapamazsın, ben hayır dersem yapamazsın dedikçe kendini giden arabadan dışarı atmak istersin, tıpkı hapishaneden kaçmak istediğin gibi. Çileden çıkarsın, sinir krizi geçirircesine çılgınca çığlıklar atarsın, çığlıkların duvara çarpıp suratında patlar. Kadın doğulmaz, kadın rolümüz toplum tarafından bize öğretilir. Öğrenmeye direnirsen acı çekersin, hırpalanırsın. Tıpkı erkek rolünün de öğretildiği gibi. Eşimin oynadığı rol, öğretilen erkeklik rolü. Benim tüm sorumluluğum onda, o benim mutluluğumun mutsuzluğumun sorumlusu, bu sorumluluk karşısında sahip olması gereken, benim ödemem gereken bedelse benim üzerimde otokontrol. Oysa benim ondan öyle bir talebim yok. Hayatımın sorumlusu benim, kontrolü de benim elimde olmalı.

Bir buket çiçek, kolye, küpe…Bunlar özgürlüğümü, birey olma hakkımı satın alabilir mi?

Göğsüm sıkışıyor, sadece iki seçenek yok diyorum kendime, ama diğer seçenekleri göremiyorum. Dün akşam bol bol dua ettim. Allah’a yalvardım, Allah hepimizi özel ve tek olarak yarattıysa niye başkaları bizi hükümdarlığı altına almaya çalışıyor? Sonra psikoloğumla “hikmet” hakkında yaptığımız konuşmayı düşündüm. Allah’a yalvardım, günahlarımı bağışlaması, bana doğru yolu göstermesi için. Allah’ım bana bu yaşadıklarımı unutturma, affetmemi sağla, ama unutturma.

28 Ocak 2011 Cuma

akıl akıl, gel peşime takıl

Akıl, önündeki en büyük engeldir.

Efendi akıl olduğunda seni yönetir.

Duygu ve düşüncelerinde yanılsamalar başlar.

Egon sürekli bahaneler üretir.

18 Ocak 2011 Salı

evham



Kendimi çok hırpalanmış, incinmiş hissediyorum bazen. Beni böyle hırpalaması, canımı acıtması kalbimi kırıyor. Görüşmeye gitmeden once çok heyecanlı oluyorum. Ona neler anlatacağımı düşünüyorum. Oturup bir liste yapmayı bile düşünüyorum, anlatmak istediklerimi unutmamak için, eksik birşey kalmasın istiyorum. Sohbetini özlüyorum çoğu zaman, iyiyim bak ben demek istiyorum,hem de istiyorum ki beni iyi görsün. Her seferinde ağlayacak birşey buluyorum, ağlamamak için rimel sürüp gidiyorum. Sonunda simsiyah gözlerim oluyor. Merak ediyorum, bu görüşmede neler öğreneceğim diye, benimle ilgili benim görmediğim neleri gösterecek bana. Bu onun işi biliyorum, ama o kadar müşterisi varken aylar once yaptığımız bir görüşmede söylediğim ve benim bile unuttuğum bir ayrıntıyı hatırlaması hoşuma gidiyor. Ona anlatırken heyecanlanıyorum, sanki içimi görüyor gibi, karşısında çırılçıplak kalıyormuşum gibi. Bu iyi birşey mi, yoksa onunla konuşmak bir bağımlılığa mı dönüşüyor bilmiyorum. Sırf bu yüzden kendimi çok kötü hissetsem de kendi kendime atlatmaya çalışıyorum. Ayda bir gideceğim dedim kendime, ama birşey olduğunda ilk anlatmak istediğim insan o. Yargılamadan, anlamaya çalışarak dinliyor ya beni, yani gerçekten dinliyor. Bu iyi mi kötü mü? Kafam karmakarışık.



Geçen haftadan beri ağlamaklı bir halim var zaten, yaklaşık 15 gün geciken reglimin de bunda etkisi çok diye düşünüyorum. Geçen hafta kızlar çok ısrar etti test yaptık, tekrar anne olmuyorum. Ben zaten emindim de onlar çok ısrar etti. Dokunsan ağlayacak gibiyim. Eşimle yakın olmak, konuşmak istiyorum. Bana anlatsın istiyorum, hissettiklerini, düşündüklerini… Onun yaptığıysa bulmaca çözmek, çekirdek yemek. Hiç durmadan çekirdek yiyor, stresine iyi geliyormuş. İyi ya da kötü hiç konuşmuyoruz. Geçen akşam yok böyle dans’ta arjantin tangosu yaptılar. Ben de gayet sevimli bir ses tonuyla biz de tango öğrenelim hayatım dedim. Aldığım cevap tersleyen bir ses tonuyla benim derdim ne senin derdin ne oldu?



Enerji vampiri nedir biliyor musun? Ben biliyorum.Onlardan biriyle yaşıyorum. Ondan sonra da psikoloğumla sohbet etmeyi özlüyorum. Her gün terapiye gitsem beni anca keser.

5 Ocak 2011 Çarşamba

farkındayım


Dün akşam incesaz’da André Rieu’nun muhteşem Toronto konserinden bir bölümü izlerken farkettim:

Ben konserdeki tüm sanatçılara hayranlık duyuyorum. Müzisyenlere, buz pateni yapanlara, dansçılara, ses sanatçılarına hepsine hayranlık duyuyorum, ama kimi kıskandım biliyor musun? André Rieu’yu mu, buz pateni yapanları mı, vals yapan güzel kızları ya da gökyüzünde süzülen meleği mi dersin? Hiç birini, ben o konseri organize eden, planlayan, sahnenin kurulumunda çalışan ekibi yöneten kişinin yerinde olmak istedim. Yaşadığım hayatın beni tatmin etmeme sebeplerinden biri de bu, ben organizasyon yapmayı, proje insanı olmayı seviyorum. Hoş neden bilmem uzun zamandır bu tarz şeylerden kaçıyorum. Mükemmel olmaması, başarız olmak, beğenilmemesi, onaylanmamak gibi nedenlerle kendimi bu tarz şeylerden uzak tutuyorum.

1999 yılındaki depremdeki yoğun organizasyon eksikliğini, yardım için gönderilen şeylerin ortalıklara atıldığını gördüğüm haber programlarında aklımdan geçen, ben olsaydım neler yapardım olmuştu.

Bu duyguyu tam olarak kelimelerle ifade etmekte güçlük çekiyorum, ama birşeyi hem çok sevip hem de ondan uzak durmak tam olarak yaptığım. Elimi taşın altına koyma cesaretini yıllardır gösteremedim. Bugün sabah bu konu hakkında düşünürken bir karar aldım. İlk küçük organizasyonumu oğlumun doğumgününde bir ev partisi yaparak gerçekleştirmeye karar verdim. Küçük detaylarla oğlum için güzel bir 6 yaş partisi planlayacağım.

3 Ocak 2011 Pazartesi

sırıtan kedi


Evlendiğimizden beri bu yıl ilk kez eşimin ailesiyle yılbaşı kutlamadık. Daha önceleri benim bu tarz taleplerim olmuş, ancak eşim tarafından uygun karşılanmamıştı. Bu yılsa arkadaşlarla konuşup yeni yılı birlikte kutlamaya karar verdik, ancak eşim arkadaşla konuşup mümkünse bizim onlara gitmemizi istedi. Kayınvalidelerle aynı binada oturmanın sakıncaları. Neyse sonuçta iki bayanda çalışıyoruz, birlikte birşeyler hazırlarız dedik. Ben bir gece öncesinden hazırlıklarımı tamamladım. Mercimekli börek, kabak mücveri, kereviz salatası, börülce salatası ve mercimek köftesi hazırladım. Eşim de evde olduğu için tavuğu pişirdi, erzağımızı toplayıp gittik arkadaşlara. İki aile gayet güzel eğlendik. Ben aslında şarap ve rakı severim, her ikisi de içerken iyi, ama sonrasında mideme çok dokunuyor. Bu kez değişiklik yapıp votka içeyim dedim. İyi ki de öyle yapmışım, çok keyifli saatler geçirdim, gecem mide bulantısıyla kabusa dönmedi. Bu arada çok güzel bir karışım keşfettim. Votka, kahve likörü,süt ve buzla yapılan bir kokteyl. Belki bir ismi vardır, ama ben ilk kez içtim ve çok beğendim.Saat sabah 5’te eh artık yatalım dedik, gözümü bıdığımın sesiyle açtığımda saat 11 olmuştu.

Tüm ev ahalisi ışıl ışıl bir sabaha uyandık.Gayet keyifli bir kahvaltı sonrası benim bu güzel havayı evde geçirmeyelim söylemlerimle hazırlanıp Nilüfer Belediyesi tarafından Ekim ayı gibi açılan Japon Çay Bahçesi’ne gittik. Hava biraz ayaz olmasına rağmen, güneşin altında oturup çiçek açan çaylarımızı içtik. Top şeklinde kapalı, üzerinde kırmızı bir çiçeği olan çay sıcak suya atılınca çiçek gibi açılıyor. Hafif bir tadı var, üstüne de güzel bir kahve içip biraz sohbet, biraz gazete okumakla akşam üstünü ettik. Sonrasında tekrar arkadaşlara döndük.

Sabahtan konuşup, akşama da film gecesi yapalım “Avatar” ı izleyelim diye kararlaştırmıştık. Ben daha once filmi sinemada üç boyutlu olarak izlemiştim, ama 3D filmlerdeki o ekranı karartan koyu renk gözlük nedeniyle filmdeki muhteşem renkleri tam olarak göremediğimi düşüdüğümden filmi evde de izlemeyi istiyordum. Arkadaşın muhteşem Sony televizyonu ve blu-ray Avatar ile gece saat 12’ye kadar ilk izlediğimde de çok beğendiğim bu görsel şöleni tekar izledim. Neredeyse iki tam günü dışarda ve çok keyifli bir şekilde geçirmiş olarak evimize döndük.

Pazar günü de evde biraz ev işi biraz miskinlikle geçti. Yapmam gereken temizliği yine ilerleyen günlere erteleyerek biraz gazete okuyup biraz nezle olan ve burnu çeşme gibi akan oğluma sarılıp yatarak günü geçirdim.

Yeni yılın ilk iki günü gayet keyifli geçti. Bugün de D&R’a gidip kendime kedili bir Giller takvimi ve tavşanlı bir anahtarlık aldım. 2011 yılı Çin Takvimi’ne göre tavşan yılıymış, eşim de tavşan burcu. Umarım bu yıl onun ve tüm ailemiz için iyi bir yıl olur. Ben de tavşan yılını bana hatırlatsın diye kendim için minik tavşan objeler almaya karar verdim. Çünkü kendimle ilgili de yapacağım iç yolculukta şansa ihtiyacım olacak.

2010 yılının son günlerinde iş yoğunluğumun da azalmasıyla birlikte iki haftaya toplam dört kitap sığdırarak kendimi aştım. Beni gerçekten çok etkileyen “İyi İnsanlar Neden Kötü Şeyler Yaparlar?”, hemen ardından Mutluluk Projesi ve Işığı Arayanların Karanlık Yanı ile Şah ve Sultan okuduğum kitaplar. Hepsi de birbirinden güzel ve beni çok etkileyen kitapalr oldu. Mutluluk Projesi’ni bilmeyen yoktur herhalde, o yüzden onunla ilgili pek birşey söylemeye gerek yok. Şah ve Sultan’sa İskender Pala’nın şiirsel anlatımıyla Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail arasında iktidar mücadelesinin sevgi deseniyle süslenmiş tarihsel bir roman. Şah ve Sultan hakkında daha sonra yazacağım, ama öncesinde Reha Çamuroğlu’nun İsmail kitabını da okumak istiyorum. Diğer iki kitapsa analitik psikolojinin kurucularından Jung’un gölge kurama üzerine yazılmış kitaplar. Her iki kitabında temel söylemi kendinizi iyi olmak için zorlamayın, öfkeliyseniz öfkenize sahip çıkın ve doğru kanileze edin, kıskanıyorsanız bu duygunuzu kötü olmamak adına bastırmayın ve kabul edin. Erdemli olmak uğruna kötü duygularımızı yok saymamalı ve bastırmamalıyız. Varlıklarını kabul edip, doğru kanalize etmeliyiz. Kısaca anafikir bu, ama özellikle ilk kitap çok daha derinlikli analiz edilmesi gereken düşüncelerle dolu.

Ben de bu kapsamda kıskançlık duygumu doğru kanalize etmek istiyorum. Sevgili Leylak Dalı; Pino, Şuşu, Oip ve Zero için yaptığın keçeleri deli gibi kıskandım. Yılbaşı hediyelerimi ve kartımı da çok beğendim. Ama ben de tavşan yılına atfen üzerinde tavşan deseni olan keçeden bir kitap ayracı istiyorum.

Ve takip ettiğim, yeteneklerine saygı duyduğum, bayıldığım muhteşem kadınlar, Pino, Şuşu, Oip, Göksuk, Nihan, yeni yıla ilişkin bannerlarınızı da çok kıskandım, ceza olarak hepiniz benim için bir tane hazırlayıp bana göndereceksiniz. Çok kıskandım çooook…











Tam da şu anda harika birşey gerçekleştiğine inanan nbk :)))



30 Aralık 2010 Perşembe

kendimi sevgiyle kucaklıyorum


Bir zamandır 2010 yılının muhasebesini tutuyorum içimde. Zamandan aldıklarım ve zamana verdiklerimi düşünüyorum. Bu yıl nasıl geçti benim için diye düşünüyorum. Benim için çok farklı bir yıl oldu, çünkü bir psikoloğa gitmeye başladım. Her görüşmemizde kendimle ilgili bilmediğim, görmezden geldiğim pek çok şey öğrendim. Yıllardır kitaplardan okuduğum şeyleri neden biri canlı kanlı karşımda oturup söyleyince gerçekliğe büründü bilmiyorum, ama bu görüşmeler bana iyi geldi. Bir de blogum ve buraya yazdıklarım. Çoğu zaman bir kahve molasında buraya uğrasam da burası benim nefes almamı sağladı. Daha sabırlı olmayı öğrendim. Eşimle, ailemle, işimle aramdaki sorunlara farklı bir bakış açısıyla baktım. Hala çok başarılı olmasam da kendime dışardan bakmaya çalıştım. Oğlum biraz daha büyüdü, değişti. Onun bebeklikten çocukluğa geçişini gördüm. Tüm yıl boyunca işle ilgili sürekli sorun yaşayan, bu nedenle iş dışında hiçbir şey düşünmeyen, işkolik olan ve hayattaki tek hobisi işi olan eşim işten ayrılmak zorunda bırakıldı. Çok sevdiğim dedemi kaybettim. Blog sayesinde yeni ve çok sevdiğim insanlarla tanıştım ve aslında bir uzaylı olmadığımı, dünyada bana benzeyen insanlar da olduğunu gördüm. Genel olarak tatmin olduğum bir yıldı.


2011 yılı hedeflerimi ve dileklerimi düşünürken yaptığım bir yanlışı farkettim geçen gün. Kendime hedefler koymak. Hedef, ulaşılacak bir nokta demek, peki o noktaya ulaşınca ne olacak? Hedefe ulaşma süreci uzadıkça kendimi hırpalamam ya da o hedefe ulaşamadığım için kendimi eleştirmem de cabası. Bu nedenle 2011 yılı için hedeflerim yok. Hedef odaklı yaşamanın yarattığı stresten sıyrılıp hayatımı karar alarak sürdürmeye karar verdim. Çünkü en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir.

Tanrım doğru kararlar almak ve bunları uygulamak için bana yardımcı ol diyerek yeni yıl kararlarımdan bazılarını aşağıya yazıyorum.

- Her ay biri edebiyat, biri edebiyat dışı ve biri çocuk kitabı olmak üzere üç kitap okumak.
- Ayda bir mutlaka sinemada ya da DVD’de bir film izlemek.
- Araba kullanmaya başlamak.
- Stoklamayı bırakıp, mümkün olduğunca az alışveriş yapmak, ancak ayda bir ihtiyacım olmasa da beğendiğim bir şeyi almak.
- Saat 9’da TV’yi kapatmak.
- Oğluma karşı daha sabırlı, eşime karşı daha sevecen olmak.
- Dans etmek için zaman yaratmak.
- Üşenme, erteleme, vazgeçme cümlesini her an kendime tekrarlamak.
- Mutlu anlar ajandası tutmak.
- Her akşam yatmadan once dua etmek ve şükretmek.
- Öncelikle kendimi olmak üzere daha çok affetmek, affetme konusunda özel olarak çalışmak.
- Sorunları gözümde büyütmeyip, kendime acımak yerine onlarla nasıl başa çıkacağım konusuna yoğunlaşmak.
- Mutsuzluğu seçmek kolaydır, zor olan mutlu ve tatminkar olmak. Yaşamımın sorumluluğunu alıp, zor olanı seçmek.
- Geçmişteki olayları değiştiremeyeceğimi kabul edip, üzerimdeki etkilerini değiştirmek.
- Kaderimi seçimlerim doğrultusunda belirleme gücünün bende olduğunu unutmamak.
- Herkes hata yapar. Hatalar hayat okulunda bizim öğretmenlerimiz. İyi bir öğrenci olmak ya da egomun esiri olmak; seçim benim.
- Onaylanmak, sevilmek, kabul görmek uğruna kendim olmaktan vazgeçmemek.
- Kendimin farkında olmak, kendimi tanımak.
- Mutlu olmak için neden arama, nedensiz mutlu ol.
- Hatalarını haklı göstermeye çalışma, hatalarını bil ve kendini affet.
- Birşeyden vazgeçtiğimiz an, genellikle kendi doğrumuzu seçtiğimiz için değil, mücadeleyi sürdürecek gücü kendimizde bulamadığımız içindir. Unutma güç senin içinde, istediğin şeylerden asla vazgeçme.
- Mutluluk yaşamı aydınlatır. Mutluluğun aydınlığında yaşamak için geçmişin (suçluluk, kızgınlık, nefret, utanç, öfke) ve geleceğin (evham, endişe, korku) gölgelerinden sıyrılmayı bilmemiz gerekiyor. Gölgelerimden sıyrılmak için çaba harcamak.
- Değişim farkındalıkla başlar. Duygularımın ve tepkilerimin nedenlerinin farkında olmadığım sürece geleceğim de pek farklı olmayacaktır. Anın farkına vararak yaşa.
- Bugün değişik bir gün. Geri kalan yaşamımın ilk günü. Her sabah uyandığımda bunu hatırlamak.
- Düşüncelerimi ve yaşamımı kendimi tanımaya odaklamak. İyi ve kötü yanlarımla bir bütün olduğumu kabul etmek.

Yine uzun bir liste olmuş. Karar vermek en zoru, karar sonrası devamı gelecek. Ben en zor olan kısmı başardım.

Herkese yaşamımızın sorumluluğunu aldığımız bir yıl diliyorum. Sağlık, mutluluk, huzur hepsi bununla birlikte gelecek.
Ben kocaman bir şatoyum, başkalarının kötü olarak nitelediği ya da görmek istemediği odaları yıllar içinde kilitleyip, unuttuğum ve kendimi iyi olduğuna inandığım iki odada yaşamaya mahkum ettiğim bir şatoyum. Önce o kilitli odaların yerlerini bulup, sonra da kapılarını ardına kadar açacağım ki tekrar ihtişamlı bir şato olayım.
Kendinin farkında olmak bu mu? Unuttuğun kilitli odaları iyi veya kötü diye yargılamadan olduğu gibi kabul etmek.