günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2015 Çarşamba

tik tak

her sabah kalkmamız gereken saatte kalkıyoruz. kendiliğimizden değil de çalan bir alarm tarafından uyandırılarak. çünkü hepimizin görevleri ve sorumlulukları var. çocukların okulları, bizlerin işleri. kendiliğinden, doğal olarak uyanmak ne güzel oysa. bir yerlere yetişme telaşı olmadan, "zorunluluk" olmadan gözünü yeni güne açmak. bu telaş bizi öldürecek, iş güç değil. saatlerin arasına sıkışmış, kendi yarattığımız takvimlerin esiri olmuşuz. oysa tavşanların pazartesisi yok. doğada hiç bir canlı pazar gelse de dinlensem diye beklemiyor. yorulunca güvenli bir yer bulup dinleniyor. biz insanlar da bu güven ihtiyacı yüzünden mi bu kadar çok koşturuyoruz acaba? hayatta kendimize güvenli bir yer bulma çabası mı tüm bu koşturmaca. peki ne zaman bulacağız o güvenli yeri? emekli olduğumuzda, çoluk çocuk büyüyüp yuvadan uçtuğunda mı? ya orası da güvenli değilse. orada da yıllarca yorgun argın koşuşturmanın bedenimize verdiği hasarlar varsa? ya da hiç göremezsek o günleri. takvimler birden bizim için duruverirse? yavaşlamak istiyorum, sürekli dar zamanlara sıkışmamak. ben istiyorum da toplum bunu istemiyor. hadi kara kitap uyanma saati çocuk okula sen işe, kahvaltı yapmak için yarım saat erken kalkmalısın, bugün biraz hastayım biraz yatsam desen öyle bir hakkın yok. okul çocuğu, iş seni bekler. işe gidince şu kahvemi içerken iki satır kitap okuyayım da kahve boşa gitmesin diyemezsin çünkü mesai saati denen sınırlar içinde sen işverenin mülkiyetindesin ve o ne isterse onu yaparsın. parayı veren düdüğü çalar misali. sen düdük olursun tüm gün ötersin. akşam eve pestilin çıkmış gelirsin, yemek saati, yatma saati...yatma saatini aman çok geçirme sonra ertesi gün iş yerinde verimin düşer. her şeyin bir saati var. zaman yönetimi yapabilirsen belki keyif dakikaları yaratabilirsin kendine, aman doğru planla zamanını. pek bir plancı programcı olduk. hızlandıkça azala azala zamanın esiri olduk. tik tak saat ilerliyor bak, hadi diyor yatma saati!

28 Mayıs 2013 Salı

bütün özlediklerim benden uzakta yaşıyor

size de olur mu bilmem, bazen bir konuşmanın orta yerinde, bir film izlerken, parkta tek başıma etrafı izlerken ya da oğlum bana bir şeyler anlatırken ya da kitap okurken zihnimde bir şarkı çalmaya başlar.soundtrack gibi birşey. o anın ya da o anda hissettiğim duygunun bana getirdiği şarkıdır o. tıpkı bazı anlarda burnuma gelen kokular gibi. bugün de sabah çok sevdiğim bir arkadaşım izmir'e taşınmaya karar verdiğini söylediğinden beri zihnimin içinde sürekli aynı şarkı çalıyor.

Öyle uzak ki yerim
Uzakları aşıyor
Bütün özlediklerim
Benden ayrı yaşıyor
Ya herşeyim ya hiçim
Sorma dünya ne biçim
Bir kördüğüm ki içim
Çözdükçe dolanıyor

bugünlerde ayrılışlar yaşıyorum. biten bir şeyi devam ettirmek için artık ısrar etmekten vazgeçmeliyim, ama bitip bitmediğinden emin değilim.gerçekten hayatta benzer frekansta olduğumu hissettiğim insanlardan birer birer ayrı düşüyorum. şimdi de arkadaşımın kararı. gerçek dostluklar uzakta da olsa devam ediyor ona bir itirazım yok, ankara'da var zaten öyle bir dostum. ama mesela canım dışarda kahve içip sohbet etmek istediğinde ya da ağlayacak bir omuza, beni heyecanlandıran bir şeyi beni yargılamadan paylaşacak ve sevincime ortak olacak birine ihtiyaç duyduğumda ne olacak? ha diyince gidilmiyor, telefon ya da internet gözlerinin içine bakarak konuşmanın, gülüşünü görmenin, kokusunu duymanın yerini doldurmuyor. günler yine gelip geçecek, hayatımıza girenler, çıkanlar olacak.kalbimiz kırılacak, mutlu olacağız. galiba ben en çok özlem duyacağım. "bütün özlediklerim benden uzakta yaşıyor" zihnimde en çok yankılanan şarkı olacak.


11 Nisan 2013 Perşembe

bahar temizliği

masamı topladım bugün ilk iş. dağınıklığı topladım, ama eşya kalabalığını ne kadar da toplasam yine de çok eşyam var. aynı şey evde de geçerli. benim değil de eşimin bir sürü kıyafeti var. yenisini almaktan vazgeçmeyen, ama eskilerini de vermeyen biri olduğundan artık kıyafetleri benim dolabıma taşıyor. salonda her yerde fotoğraflar, biblolar, kitaplıklar ağzına kadar dolu, hatta öyle ki yeni kitaplar için yer yok salondaki yemek masasının üzerinde duruyorlar. makyaj masamın üzerinde belki de yılda bir kez sürdüğüm ojeler, alıp bir kaç kez kullanıp sonrasında üşendiğim kremler. bu kadar darlığın nedeni bu kadar varlık. ne yapmalı bilmiyorum ki bir yerlere götürüp vermek için de düzenli bir şekilde toparlayıp vermek gerekiyor. oğlumun artık oynamadığı oyuncaklarını vereyim diyorum. kolilerin içinde sağlamı, kırığı hepsi bir arada ve benim onları ayıklayacak zamanım yok. kendi giymediklerimi veriyorum onda sorun yok. evde ve işte biraz boşalana ihtiyacım var. bunun için de gözümü kapatıp vermem gerek. verilecekleri ayrımak ve tasniflemek için de zaman gerek. bir yerden başlamalıyım. öncelikle koli bulmalı.bahar temizliği yapma zamanı geldi de geçiyor. evdeki kalabalıklardan başlayalım da ruhumuzdaki kalabalıklara sıra gelsin. ruhta temizlik yapmak daha zor. insan kırgınlıklarına, üzüntülerine, ruhunu yoran enerji vampirlerine o kadar alışıyor ki bir süre sonra sırf yoksunluk duymamak için onları hayatından çıkaramıyor.

10 Nisan 2013 Çarşamba

masa da masaymış ha!

an itibarıyla masamın üzerindekiler:

- bir bardak çay
- su şişesi ve su bardağı
- harici bellek,
- sağımda, solumda, önümde arkamda, dosyalar içinde dışında çok sayıda kağıt,
- vitamin,
- makyaj çantam,
- iş not defterim,
- özel not defterim,
- oğlumun fotosu,
- içi kalem dolu dört adet kalemlik,
- üç farklı cetvel,
- hesap makinesi,
- kolonya,
- delgeç, zımba,
- kargo poşeti,
- el kremim,
- işle ilgili bir takım kitaplar,
- takvim,
- masa takvimi

biri gelip beni toplasın lütfen. hayır bir şey değil masamın üzeri o kadar dolu ki akşamları temizlikte kimse masamı silmiyor. evet evet ben dağınık bir çalışanım. ha aradığın bir şey varsa hemen bulup çıkarayım. masamda bana ait özel eşyalar olmasını seviyorum. ne de olsa günümüzün büyük kısmı evde değil işyerinde geçiyor. kendi alanımız olan masamızı kişiselleştirmek en doğal hakkımız. bazı işyerlerinde masana fotoğraf bile koymana izin yokmuş, gerçi ben de sıkı kuralları olan bir yerde çalışıyorum, ama en azından bu kadarına özgürüm. bir de iş yerinde standart olan siyah mouse yerine çiçekli, kalpli pembe bir mouse kullanıyorum. bu bile yetiyor. bir de ara sıra kotla falan işe gelmemiz mümkün olsa süper olacak o zaman.

27 Mart 2013 Çarşamba

ne çektin sen be!

Bursa’da yağmurlu ve bulutlu bir gün. Aslında güneş uyandırdı bugün beni. Yani saat yedide odaya dolan güneş ışığıyla uyandım. Duşa girdiğimdeyse yağmur yağmaya başladı. Sabah gördüğüm güneş bir düş müydü bilemedim. Bugün kocamaaan bir dolunay olacak, ama bulutlar nedeniyle biz onu göremeyeceğiz. Günün bu saatinde bile ışıklar yanıyor, hava o kadar karanlık. Bahara geçiş sürecinden galiba sürekli olarak midem yanıyor. Yemek yemesem yanıyor, yesem yanıyor. Ağzımın hiç tadı yok, keyifle yemiyorum hiçbir şeyi. Tüm astrologlar bugünkü dolunayın olumsuz etkisinin olacağını ve sükûnetimizi korumamız gerektiğini söylüyor ya ben işte yatsam hemen uyuyacak durumdayım bugün, böylece sükûnetimi de korumuş olurum.  Öğleden sonra da firma randevum var. Hani insan kendi güvenli mekanındayken biraz daha rahat oluyor da firma ziyaretinde biraz daha enerjik, pozitif bir tutum sergilemek, karşı tarafı alttan alıp, yumuşatmak, uygun bir dille sorular sorup yanıt almaya çalışmak gerekiyor. Bugün bunun için hiç enerjim yok sanki. Evet evet ben kesinlikle güneş enerjisiyle çalışıyorum. Bir söylenesim vardı, kendi kendime “ne çektin sen be kara kitap!” diyesim vardı. Sana söyleneyim acık dedim. Bugün dünya tiyatrolar günü ve ben yıllardır hiç tiyatro izlemedim. Belki de onun iç mutsuzluğu, belki de başka şeylerin bilmiyorum, suçu havaya atıyorum. Hava da çok kötü be, iç sıkıntısı, yürek daraltısı veriyor. Nefesim nefes borumda düğümlenip ciğerlerine ulaşmıyor. Bu da böyle bir gün işte, geçecek biliyorum, belki öğlene doğru geçer. Ben bir kahve içeyim, biraz ayılırım. Evet evet kesin ondan, kahve içsem geçecek iç sıkıntım.

23 Mart 2013 Cumartesi

dünden sonra yarından önce

hiçbir şey okumadan bir şeyler yazmak istedim okumaya başlayınca bloglar, siteler arasında ya da evdeki dergiler muhtelif kitaplar arasında kaybolup kendi kelimelerimi unutuyorum. insan kendi kelimelerine yitirmeye başlayınca beyninde de bir suskunluk oluyor. kim bilir belki de beyni sussun diye bunca okuyor insan. kendi cümlelerin kırıcı, yıkıcı olunca tırnak işareti içindeki cümleler seninkilerin yerini alıyor. daha önce söylenmiş sözlerin arkasına sığınıyor. o yüzden işte bugün hiçbir şey okumadan kendi cümlelerimle güne başlayayım dedim.

her sabah kalktığım saatte 7.30'da uyandım yine, yine her hafta sonu olduğu gibi anlık bir "keşke biraz daha uyuyabilsem" düşüncesi sonrası bugünün cumartesi olduğunu fark edip mutlu bir gülümsemeyle uyumaya devam ettim. hafta sonları oğlum uyanıp yatağıma gelene kadar uyanık bile olsam yataktan çıkmıyorum. bazen tekrar uykuya dalıyorum bazen tekrar uyuyamasam da kimi zaman gözüm kapalı kimi zaman açık düşünüyorum, hayal kuruyorum. bugün havanın yağmurlu, gökyüzünün karanlık olmasından sanırım oğlum saat 11 gibi uyandı. biraz da yatakta sarılıp yattık. sonra kahvaltı sevmeyen oğluma kahvaltı beğendirme çabaları ve sinir harbi neyse ki mısır gevreği ve süte ikna oldu. peynir, zeytin, yumurta gibi güzellikler varken hiçbirini istememesine kızıyorum. .

birkaç ufak ev işi sonrası kahvemi yaptım elime kitabımı aldım, birkaç satır okudum. içimden bir ses sohbet etmek istedi. bir şeyler anlatma ihtiyacı. kahve bahane ya yanında sohbet istedi canım. birlikte kahve içip sohbet ettiğim bir kaç dostumu özledim. ece temelkuran'ın düğümlere üfleyen kadınlar kitabını okuyorum bugünlerde. hani okuyan başka birileri de olsa da karşılıklı konuşsak istedim. ben genel olarak seviyorum ece temelkuran'ı, anlatımını kendime çok yakın buluyorum. hani karşılaşsam elimizde de birer fincan kahve olsa kırk yıllık dost gibi sohbete başlayacakmışım gibi hissediyorum. o yüzden anlatımını yine beğendim. yani bence kitaptaki dört kadını bir odaya ya da bir otele kapatıp sohbetlerini bu kurguda kursaymış daha iyi olurmuş. niye bir yol hikayesine, hem de gereksiz bir yol hikayesine ihtiyaç duymuş anlamadım. kitabın bazı yerlerinde okurken zorlanıyorum. kitabın kahramanlarından galiba en çok amira'yı sevdim. amira'nın kadın halini beğendim. henüz bitmedi kitap, hoş sonunda ne olacak merakıyla okumadığım için bitsin diye bir çabam yok. ece temelkuran'ın anlatımını seviyorum, ama bir roman olarak çok beğenmedim.

geçen gün evde elime "sinek ısırıklarının müellifi" geçti. eski bir dosta rastlamış gibi sevindim. böyle nasıl usul usul keyifle okunduğu, okurken verdiği sakinlik ve huzur hissi geri doldu içime.niye barış bıçakçı'nın diğer kitaplarını okumuyorum dedim. bugünlerde ihtiyacım olan şey tam da buydu işte. limonata gibi tanıdık, ferahlatan bir tada ihtiyacım var. düğümlere üfleyen kadınlar biter bitmez barış bıçakçı külliyatına başlıyorum. iyi gelecek biliyorum.

güzel şeyler duymak, güzel şeyler yaşamak istiyorum bugünlerde. gerçek ve güzel.


17 Mart 2013 Pazar

rüzgar eken fırtına biçer

çok sevdiğim ve değer verdiğim bir insanı bir anlık öfkeyle, anlamadan, dinlemeden, bana yalan söylemekle suçladım. çok kırdım onu biliyorum, çok üzgünüm. üzgün olmam kırgınlığını düzeltmeyecek biliyorum. o kadar üzgünüm ki hasta gibiyim, kendimi hiç iyi hissetmiyorum. bahar yorgunluğu diyorum herkese, ama benimki gönül yorgunluğu. hep böyle fevriyim işte ben. rüzgar ekip fırtına biçiyorum. esiyorum, gürlüyorum. en çok da kendime zarar veriyorum. biliyorum dal rüzgarı affetse de kırıldı bir kere.önce kendime çok öfkelendim, kendimi suçladım. bir hafta sonra kendi kendime dedim ki evet olan oldu özür diledin, ama olanı değiştiremezsin, kendini suçlaman bir şeyi değiştirmeyecek. ikinci hafta evet ben hep böyle yapıyorum, beni seven bazı insanların sevgisini bana tahammül edebilme sınırıyla sınıyorum onu farkettim. şimdi kaybettiğimi kabul etme sürecindeyim.

26 Şubat 2013 Salı

yalan

"Çevremdeki insanların yalanlarına hala kanıyorum ya salağım ben. Ayrıca doğruyu söylemek bu kadar kolayken, insan neden zoru seçer ve yalan söyler? Hadi söyledi, nasıl geceleri rahat uyur? Benim kendi söylediğim yalanlar beni bazen çok huzursuz ediyor. Sonra diyorum ki yalan söylemiyorum aslında bükerek anlatıyorum. "

daha dün yazmıştım bu cümleyi ona. çok güvendiğim, inandığım birine.

akşam anladım ki bana gözümün içine bakarak yalan söylemiş. dünya gerçekten çok boktan bir yer. bana yalan söylediği gerçeğini içime sindirebilecek miyim? bilmiyorum.

15 Şubat 2013 Cuma

tembellik hakkı

“Çalışın işçiler, çalışın. Toplumsal serveti ve kendi yoksulluğunuzu artırmak için çalışın. Çalışın ki daha da yoksullaşıp daha çok çalışmak ve tekrar yoksullaşmak için bazı nedenleriniz olsun. İşte bu, kapitalist üretimin acımasız yasasıdır. Ekonomistlerin aldatıcı sözlerine kulak veren işçiler kendilerini canla başla çalışma tutkusuna adamışlardır. Onlar tüm toplumu ve toplumsal organizmayı baştan sona sarsan sanayideki aşırı üretimin buhranını içlerine atıyorlar. Hatta ürün çokluğu ve talep yokluğu yüzünden fabrikalar kapanıyor ve açlık işçi nüfusa adeta kırbaçla veryansın ediyor. Çalışma doğmasıyla şaşkına dönen işçilerin, sözde verimli dönemde başlarına bela aldıkları aşırı üretim, bugünkü yoksulluklarının nedenidir.”


Demiş Paul Lafargue Tembellik Hakkı kitabında, çalışmak tembel olmamak gerçekten bir erdem mi diye sorgulamadan edemiyor insan. Kimin için çalışıyoruz, başka insanlar bizim emeğimizle daha zengin olsun daha rahat yaşasın diye çalışmıyor muyuz? Yaptığımız işin kime faydası var allah aşkına. Toplumun güvenliğini sağlamıyoruz, sağlıkçı değiliz kimsenin hayatını kurtarmıyoruz, öğretmen değiliz insanları yetiştirmiyoruz, aşçı olsam başka insanların karnını doyururum, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için üretimin bir parçası değiliz. Yaptıkça daha anlamsız gelen bir işim var. Lafargue’nın yaşadığı dönemde kötü koşullarda çalışan işçiler gibi değil miyiz bu devirde, giderek daha da köleleşen beyaz yakalılar topluluğu. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte işlerimizi evimize taşıyan 7/24 hizmet beklenen insanlar. Boş zamanın, kendine ayıracağın dakikaların olmasın, sana laptop verdik, cep telefonu verdik her zaman hizmete hazır ol. Hep istesinler senden ve sen sorgusuz vermeye devam et. Sana verilenlerle yetin, daha fazlasını isteme, hiç kimse vazgeçilmez değil. Bir de iş yerinde kişiliksiz, birilerinin sırtına basarak bir yerlere gelmiş insanlarla uğraş. Bu değildi hayattan beklediğim diyorum. Babam polis olduğu için büyüdüğüm küçük ilçelerde hep memur çocuğu olarak farklıydım. Küçük bir ilçede herkes tarafından tanınmanı sağlayan bir ayrıcalık. Herkes babasını önemli görür eminim ama ben babamın hep saygın ve işe yarar bir mesleği olduğunu düşünmüşümdür. Yani polisler olmasaydı güvenlik nasıl sağlanırdı, katiller nasıl yakalanırdı. Çocuk aklımla kötü polisler de olabileceğini bilmiyordum tabi ki, polislerin aslında iyi insanlara kötülük yapabileceğini bilmiyordum. Öyleleri vardıysa da ben öylelerini tanımıyordum. Her işin başka insanlara faydası olmalıydı. Fırıncı ekmek yapardı, manav sebze meyve satardı. Ben ne yapıyorum? Yaptığım işi değersiz görmek çoğu zaman kendimi de değersiz hissettiriyor. İşimden ibaret değilim, ama büyük parçam ona ait. Eskiden işe ilk başladığım zamanları düşünüyorum. İnsan o zamanlar her şeyi değiştirip geliştirebileceğine inanıyor, sonra yaşadıkça görüyorsun yaptığın iş öylesine anlamsız ki sen de hevesini yitiriyorsun. Keşkeler ekleniyor hayatına hiç fark etmeden, Çok fazla” keşke” ve “ama” ekleniyor hayatına. “Ama” diyorsun çünkü bahaneye ihtiyacın var. Bölümüm değişip yeni bölüme ilk gittiğimde kendimi uzun süre sonra gerçekten işe yarar bir iş yapacak biri gibi hissetmiştim. Orada yapacağım iş önemli bir şeydi çünkü gözümde. Zamanla yaptığımız bu işi de değersizleştirip, yok aslında siz olsanız da olur olmasanız da dediler. Beni yaptığım işler ve yaşadığım ilişkilerde en çok tatmin eden şeyin anneliğim olduğunu düşünüyorum. Hayatına değer ve anlam kattığım tek insan oğlum. Ben gerçekten insanlar için bir şeyler yapan, değer yaratan biri olmak istiyorum. Başta kendi hayatım olmak üzere çevremdeki insanların hayatlarını daha mutlu daha yaşanılır kılmak istiyorum. Biraz uzun yazdım yine işim yok bugün, umarım okurken sıkılmamışsındır. Bir sonuca ulaşmadım yine yazarken, ama kendimi değersiz hissetmemin en önemli nedenlerinden biri işim sanırım. Başarılı olsam ne farkeder ki benim çok iyi, bilgili bir çalışan olmamın kime ne faydası var. Tek fayda galiba birlikte çalıştığım insanların benimle rahat çalışmaları olur, ama insanlar o kadar çıkarcı olmuş ki tek amaçları seni kullanmak. Bilmek, saygı duyulmayı ve sevilmeyi sağlamıyor.



21 Ocak 2013 Pazartesi

dalgalıyım

dalgalı kur şeklinde geçiyor hayat sabah kalkıyorum enerji doluyum, kalbim sebepsiz mutlu, öğlene doğru ne oluyorsa sanki bütün enerjim çekiliyor, akşam eve boyun ve baş ağrısıyla dönüyorum. planlar yapıyorum yaptığım planların önüne hep engeller çıkıyor. bugün diyorum her şey yolunda gidiyor ne güzel,bir iki saat sonra  hop gün tepetaklak dönüyor. bir terslik var bugünlerde ama anlayamadım gitti. havadaki lodos, yüksek basınç alçak basınç değiştirip bünyemizi de hallaç pamuğu gibi atıyor sanırım. cumartesi günü sabah güneşle uyandık güne öğlene doğru bulutlanmaya başladı hava saat 3 sularında sanki gökle yer yağmur taneleriyle birleşti, rüzgarla birlikte yağan yoğun bir yağmur, sonra yağmur sakinledi ince ince yağmaya başladı saat 5.30 sularında gökyüzünde bulutlar yerini batmakta olan güneşe bırakmış, gök mordan, turuncuya rengarenk giysiler giymişti.   aynı benim ruh halim işte. ben de bazen şimşekler çaktırıp, gürleyip yağıyorum, ondan sonra bir bakıyorum ki savrulan benim. birden bulutlar dağılıp güneş çıkıyor gönlümde, sonra aniden tekrar yağmur bulutları, ince ince içime yağarsa yağmur sorun yok, ama içime yağmaktan bıkıp fırtınaya dönerse fırtına beni içine alıyor. ince ince, siğerek yağmalı, yağmalıyım. yapacak çok şey var. verilecek kararlar, yürünecek yollar, okunacak kitaplar, sevilecek bir ben var.
ne çok kişi öldü son günlerde, mehmet ali birand, toktamış ateş, ahmet mete ışıkara... diyorum ben havada bir şey var.

10 Ocak 2013 Perşembe

planlar, planlar

kafamın içi bomboş oluyor bazen. bildiğin koca bir boşluk. sahi boşluk ne renk olur. düşününce insanın aklına ilk olarak siyah geliyor, ama benim boşluk böyle beyazlı açık mavili bir renk. huzur ve uyku verici. evet çok uykum var bugün. boş kafamdan mı, işimin olmamasından mı, konuşacak kimse olmamasından mı yoksa içtiğim kas gevşeticilerden mi bilmiyorum. yaklaşık 1 haftadır koluma vuran boyun ağrısı şikayetim var. bugün biraz daha iyiyim, ama bugün de kafam boş, bomboş. hani daha önce hiç çekmedim ama filmlerde gördüğümüz kokain çekmiş kafası gibi dumanlı kafam. sanırım ağrı kesici ve kas gevşeti ikilisine tüm gün sırtımı verip keyfini çıkardığım kış güneşi de eklenince kafam böyle güzel oldu. işimden çok sıkıldım bu aralar. üretken olmamak beni boğuyor. bir işe yaradığını hissetmek istiyor insan. şu sıkıntılı geçici iş dönemi bitsin artık da daimi yerim her neresiyse oraya gidip ben de işimi bileyim.

2013 yılı değişik bir yıl olsun diyorum. hep planlayıp planlayıp yapmayan benin bir kaç planı var ve uygulamaya geçmeye yavaş yavaş başladım. işte planlar:

- sadeleş, bunun için alışveriş yapmayı bırak ve evdeki fazlalıkları ver. verme işi için annemin şubat tatilinde gelmesini bekleyeceğim. vereceklerimi ona veririm o da kime istiyorsa verir. insanın 20 tane ruju, 20 tane ojesi olur mu ya, olursa da niye olur ve neden hala almaya devam eder. bir kırmızı, bir beyaz bir de siyah oje yeter diye düşünüyorum.
- kazancının %10'unu biriktir. çok zor değil, kazancımın %10'u cüzi bir tutar zaten.
- tüketme artık, herşeye sahip olmak zorunda değilsin. en büyük tüketim kalemim kitaplar. kitap almıyorum artık. evde okunmayı bekleyen dünya kadar kitap var bu nasıl bir tüketim pompalamasıysa kitaplarda bile içimize işlemiş.
- kendini ve bedenini sev, gerçekten sev. kimse sarılmasa da sen her gün sarıl kendine.
- ingilizce çalışmaya başla,
- yükselme sınavına çalışmaya başla.

işte 2013 yılı planlarım bu kadar. uygulamaya başladım bu kez, ufak ufak ama olsun önemli olan devamlılık. hayatımda olmayan temel şey, istikrar ve devamlılık. kafamdaki boşluk hissi yazmaya başlayınca birden dağıldı ve dumanlı zihnim kendine geldi. yazının sihirli bir gücü var. evet pukö (planla-uygula-kontrol et-önlem al) döngüsü aklımdan hiç çıkmasın. planları yaptık, şimdi uygulama zamanı,uygulama devam ederken kontrolü elden bırakmamalı.

1 Ocak 2013 Salı

noel baba size ne getirdi?

ben de uslu durmadım ki, he he... 2013'te daha yaramaz olmayı diliyorum. yıllarca uslu durdum da ne oldu yine bir b.o.k olmadı.

25 Aralık 2012 Salı

hep aynı nakarat

kokinalarımı da aldım masama üç adet şebboy da koydum, hatta kendime kırmızı iç çamaşırı bile aldım. dedim ki 21 aralık geçsin bir hele diye bekliyorum herhalde. o da geçti. eee yeni yıl ruhu neredesin sen? niye 2013'e dair bir heyecan duymuyorum. yine bir bok olmayacağını bildiğimden olabilir mi? daha bir olumluyum ama bu günlerde. mutsuzluklarım, umutsuzluklarım uzun sürmüyor. olduysa oldu, salla gitsin modundayım. ama dünya, ülkem, ülkemin zavallı insanları zaman geçtikçe daha kötü bir hal almaya başladı sanki, cıngılbels işleri de anlamını yitirdi galiba.

21 Aralık 2012 Cuma

hayalkeş

çok yoğun zamanlar geçiriyorum. hem duygusal olarak hem de işyerinde. böyle olunca da hayli meşgulüm, yeni yıl ruhu bile uğramadı henüz, uğrayacak gibi de durmuyor. her gün aklımdan geçen insanlar var, telefonla arayıp merhaba diyeyim diye düşündüğüm, arayamıyorum, çünkü gün içinde zaman bulamıyorum akşam da evde yorgunluktan ruh gibi geziyorum. bir haftadır elimde süründürdüğüm işi sonunda bitirdim. Kendi kendime termin verince araya benim dışımda gelişen görüşmeler girince 1 saatlik bir gecikme de olsa sonunda bitirdim. İç disiplin diye bir şey var değil mi? J Ben de pek olmasa da… Ama tembellik de bir hak bence, şimdi ben İzmir’de bol bol tembellik yapacağım mesela. Sabah kalktığımda annem kahvaltıyı hazırlamış olacak, krep bile yapar bana. Babam çayı demlemiş olur, annemin kendi elleriyle yaptığı yeşil zeytin, buralarda bulamadığım güzel bergama tulum peyniri, yine Bursa’da hiçbir zaman o kadar lezzetlisini yemediğim kışın bile güzel kokan mis kokulu domateslerle uzun uzun keyifli bir kahvaltı yapacağız. Havadan sudan konuşacağız yine, havaların ne kadar soğuk olduğundan, hastalıklardan, akrabalardan falan konuşacağız. Babam her zamanki gibi senin yükselme sınavı ne zaman diye soracak, annem ağrıyan yerlerini anlatacak, annem mutfağa bir şey almaya gittiğinde babam oturduğu yerden ona talimatlar verecek, annem beni kumanda etme diye bağıracak. Ben hep böyleler miydi, yoksa yaşlandıkça mı böyle didişmeleri arttı diye geçmişi düşüneceğim. Geçmişte onları pek bir arada bulamayacağım. Babam hep işte, annem evde telaşta olacak. Evin içinden okula gitmek dışında neredeyse  hiç çıkmadığım çocukluk, ilk ergenlik günlerimi düşüneceğim. Mutlu aile tabloları getiremeyeceğim gözümün önüne.  15-16 yaşlarında aslında boşansalar daha mutlu birer insan olacaklarını düşündüğümü; annemin babama, babamın da anneme hiçbir zaman sevgi göstermediğini hatırlayacağım. Belki de gösteriyorlardı da ben onun sevgi göstermek olduğunu bilmiyordum. Didişmenin, kavga etmenin bir sevgi göstergesi olduğunu düşündüm belki de! O zamanlar ne düşündüğümü tam olarak hatırlamıyorum aslında, zihnim bazı dönemlere ilişkin hayli bulanık. Geçmişe dair sahneler gelsin hatırıma diye zorlayacağım kendimi. Annemin ve babamın bana da hiç sarılmadığını, öpmediğini, başarılarımı takdir etmediklerini düşüneceğim sonra. Hep daha iyisini istediklerini. Annemin sürekli eleştirel ve şikayetle hayata yaklaştığını düşünüp, genç kızlık döneminde eleştirdiğim bu yanını giderek daha fazla almaya başladığımı göreceğim. Ne kadar beğenmesek ve eleştirsek de yaşı ilerledikçe her kadın annesine, her erkek de babasına benzer giderek diye bir yerlerde okuduğum bir cümleyi hatırlayacağım. Tüm bunları ağzıma attığım bir lokma peyniri yerken düşünüp sonrasında annemin hava bu kadar kötü olmasaydı balkonda yapardık kahvaltıyı, manzaraya karşı yudumlardık çayımızı diyen sesiyle masaya geri geleceğim. Evet diyerek şikayete ben de ortak olacağım, anın tadını birden unutarak. Yağmurlu ve soğuk hava nedeniyle dışarı da çıkamayınca iki koca günü annemlerin bir o kanepesinde bir bu kanepesinde uzanarak geçireceğim. Yine sadece havadan sudan konuşacağız ya da hiç konuşmadan televizyona bakacağız. Onlar dizilerini seyredecekler, ben televizyon ekranına bakarken ben neden ailemle hiçbir şey paylaşamıyorum diye düşünüp kendimi kötü hissedeceğim. Paylaşacak gerçekten bir şeyim mi yok yoksa var olanları küçümseyip önemsiz mi görüyorum? Belki de daha önceki birkaç denemem de yanlış anlaşıldığım için vazgeçmiş olabilirim kim bilir…

18 Kasım 2012 Pazar

günlere not

- yoktan zaman yaratıp bulut atlası'nı izlemeye gittim, gösterimden kaklmış. e o zaman skyfall'ı izleyeyim dedim, film 2,5 saat sürüyormuş, o kadar zamanım olmadığı için mecburen evim sensin'i izledim. özcan deniz filmi bol bol klark çekmek için çekmiş, fahriye evcen çok tatlı, saf bir kızı oynamış. ön koltukta oturan 17 yaşlarındaki iki kız ağlarken katıldı, benim hiç ağlayasım gelmedi. duygusuz muyum neyim.
- bugünlerde okuduğum kitaplar grinin elli tonu, yunus emre, sanayileşmenin gizli tarihi. biri yatak odasında ikisi oturma odasında. dikkat bozukluğu ve odaklanma sorunum olduğunu düşünmeye başladım. nasıl bu kadar alakasız kitapları aynı anda okuma isteği duyuyorum bilmiyorum.

- türkan şoray'ın gözlerinin hastasıyım. ne güzel bakan bir kadın.bu fotoya bayıldım. can yücel'in dizelerine de.
- kendi kulağıma şiir okumak da keyifli oluyor, kendimi oyalamayı ve mutlu etmeyi öğreniyorum artık.
- beklentisiz olmak benim için iyi de beklentisiz olduğum insan iyice bir gıcık olmaya başlıyor, artık kendisini takmadığımı anladığı için.
- niye durmadan devrik cümleler kuruyorum?
- genel olarak çatışmaktan kaçtığımı düşünürdüm, ama dişime göre birini bulunca ve karşımdaki kişi adam gibi tartışmayı bilince çatışma inanılmaz keyif verici bir şeymiş.
- insanın beden yaşı değil ruh yaşı önemliymiş. yaşlanan ruhumu tekrar gençleştirme çalışmaları yapıyorum.
- tekrar gençleşmenin yolu hayal kurmaya kendini zorlamak. düşünmek ve hayal kurmak için zaman ayırmak.
- bir de tembellikten vazgeçsem tam olacak.

14 Kasım 2012 Çarşamba

anlat bakalım

Bugün e-posta kutuma gelen bir reklam postasında “sevgiyi en iyi pırlanta anlatır” diyordu. Birden kendime sordum, “sevgiyi en iyi ne anlatır?”


Sevgiyi en iyi ne anlatır:

- Konuşurken dikkatle dinlemek ve o konuşmaya ilişkin detayları sonraki bir zamanda bile hatırlamak,

- Onun için önemli olan şeylere önem vermek,

- Onun hayallerine saygı göstermek ve desteklemek,

- Bir şarkıda, gökyüzündeki bir bulutta, tattığın bir yemekte onu hatırlayıp, bunu onunla paylaşmak,

- Onu heyecanlandıran bir durumda bu heyecanı onunla paylaşmak,

- Ona değerli olduğunu hissettirmek,

- Sarılmak, sıkı sıkı sarılıp o bırakmadan bırakmamak,

- Kokusunu derin derin içine çekmek,

- Mutsuz, üzgün olduğunda soru sormadan, sorgulamadan yanında olup, ağlayabileceği bir omuz olmak,

düşünmeden ilk aklıma gelenler bunlar. sizce sevgiyi en iyi ne anlatır?

7 Kasım 2012 Çarşamba

zaman

sevdiğin birine yazarken, kelimeler zihninden parmaklarına geçerken zaman nasıl da hızlı akıyor ya da keyifle sohbet ederken ya da hiç konuşmayıp sadece yan yana otururken bile bazen zaman hızla geçiyor. senin 10 dk sandığın zaman meğer 2 saatmiş. bazen de sanıyorsun ki saatlerdir oradasın, ama daha 5 dk bile olmamış. bulunduğun oda daralıyor daralıyor, dilinde kesif ekşi bir tad, burnunda küf kokusuyla kalkıp yerinden yelkovanı elinle ilerletmek geçiyor içinden.

zaman ne garip şey.

4 Kasım 2012 Pazar

beni yakaladın

sabah 5.30 sularında uyandım, su içtim ve tekrar yattım. normalde tekrar uyurum, ama bu sabah bedenim artık uyandık hadi kalk, beynim de bari gün doğumunu izleyelim dedi ben de oturma odasında aldım soluğu gün doğana kadar kitap okuyup biraz müzik dinledim gün doğumuna yakın dışarı baktığımda çiseleyen bir gök ve yorgan gibi yeryüzünü örten kalın bir sis tabakasıyla karşılaştım. güneşi görmek mümkün olmadı ama saat 7 gibi giyinip yürüyüşe çıktım.evimin yakınlarında olan ziraat parkına gitmeye karar verdim. kulaklıktan gelen müzikle kendime bomboş yollara vurdum. ziraat parkına vardığımda parkın tamamen sisle kaplı ve bomboş olduğunu gördüm. sokaklar bomboştu, biraz ürktüm açıkçası ben de hadi dedim fsm bulvarına yürü. kulağımda rammstein şarkıları sisler içinde yürürken saçlarıma çiğ yağdı.sokaklar bomboştu, saatler ilerledikçe tek tük insanlar çıkmaya başladı karşıma. yol üstündeki ağaçlara tek tek dokundum, derin derin nefes aldım. gün içinde insanlarla kirlenen sokakların boşken ne kadar güzel olduğunu fark ettim. çok güzel başlayan bir sabahtı, ama gün boyu evden hiç çıkmayınca çok uzun bir pazar oldu. bu yürüyüşleri daha sık yapmalı.

3 Kasım 2012 Cumartesi

normal



hayat bir oyun. bize verilen karakteri, bedeni değiştirme şansımız olmayan, o yüzden sürekli maskeler takarak renk katmaya ya da bulunduğumuz sahneyi terk edemediğimiz için mutlu olmasak bile mutluymuş gibi yaparak katlanılır kılmaya çalıştığımız bir oyun. oturuyorum, elimde kahvem yan masadaki çifti izliyorum birbirlerinin yüzüne bile bakmadan yan yana ama bir arada olmadan oturuyorlar. belki de diyorum 1 ay önce yüzlerinde aşk maskesiyle el ele gördüğüm ve gerçekten de birbirlerini önemsiyorlar diye özendiğim çift bunlar. aşkta mutluluk olur mu sahi? sadece senin olduğunu sandığın birini ailesiyle, arkadaşlarıyla, çocuğunla paylaşmaya başladığında anlıyorsun birinin sadece sana ait olmadığını. sonra alışkanlıklar başlıyor. yolda gördüğün 60 yaşlarındaki çift birbirinin elini alışkanlıkla mı, belli bir yaşa gelmenin getirdiği kaybetme korkusuyla mı yoksa sıcacık bir sevgiyle mi tutuyor acaba diye düşünürken önden önden yürüyen eşinin elini tutuyorsun biraz da öykünerek. 10 m ya gidiyorsunuz gitmiyorsunuz elini bırakıp tek başına yürümeye başlıyor. evliliklerde dokunabilme özgürlüğü olduğundan mı kaçamak dokunuşlar unutulup el ele tutuşmanın heyecanı kayboluyor? su bolken kıymetini bilmediğimiz, ancak susuz kaldığımızda damla damla suyu kana kana içtiğimiz gibi. sevgi en büyük maske, istediğini elde etmek için verebileceğin en ucuz rüşvet. o kadar hasret ki insanlar sevilmeye birileri istedikleri başka şeyler için önümüze biraz sevgi kırıntısı atıyorlar ve biz de inanıyoruz. kendimizi sevmeyi bilmediğimizden belki başka biri bizi severse varlığımızı anlamlı buluyoruz. "biri nasıl yapılacağını göstermeyince kendini sevmek çok zor değil mi?" diyordu izlediğim bir filmde. kimse gerçekte kimseyi sevmiyor aslında, sevilmek için seviyormuş gibi rol yapıyor. bazı oyuncular bu oyunda başarılı, iyi bir sahne çıkarıyorlar, bazılarıysa benim gibi tökezliyor, repliğini unutuyor, elini kolunu koyacak yer bulamıyor sahnede. diğerleri tarafından oraya ait olmadığı için dışlandığını hissediyor bazen. sevgi neydi sahi? tam kalbinin olduğu yerde sanki bir kelebeğin kanat çırpışını hissetmek mi ya da gözlerine baktığında gördüğün sıcak gülümseme mi?nedir sahi sevgi, gününün nasıl geçtiğiyle ilgilenilmesi ya da kanepede uyuyup kaldığında üstüne bir battaniye örtüp saçını sevgiyle okşaması, yanağına kondurulan küçük bir öpücük mü? hasta olacaksın niye ince giyindin diye eleştirmek yerine çıkarıp ceketini omuzuna vermesi mi sevgi? şefkatin ardından gelen arzu mu iki insan arasındaki sevginin tanımı. arzu olmadan sevgi olmuyor mu? bu çağda olmuyor galiba. sonu yatakta bitmeyecekse birine dokunmanın ne anlamı var diye mi düşünüyor insanlar? evliysen zaten elinin altında her zaman hazır olan biri var, ona kur yapmaya, masanın üzerinde öylece duran elini durup dururken tutmaya, güzel bir müzik çaldığında gözlerinin içine bakıp sıcacık gülümsemeye ne gerek var. bulunduğum sahnede herkes rolünü hakkıyla oynuyorken aykırı olup düzeni bozmak beni daha da mutsuz ediyor sadece. farkındayım oynanan oyunun ve onun parçası olmaya çalıyorum.

19 Ekim 2012 Cuma

nasıl dans bu?

bir adım atıyorsun ileri doğru, biri ayağına vuruyor  “yanlış ayağını attın ya da yanlış yere doğru adım attın” diye, niye yanlış olduğunu anlatmadan. ayağını geri çekiyorsun, bu kez başka bir yöne doğru adım atıyorsun yine ayağına sopayla vuruyor o biri. ilk başlarda doğru ya da yanlışlığını düşünmeden atıyorsun adımlarını, içinden nasıl geliyorsa, hatta bazen o kişi için çok güzel düşüncelerle atıyorsun adımını, heyecanla, mutlulukla doluyken yüreğin, senin adım attığın yöne onun da geleceği yanında yürüyeceği umuduyla atıyorsun adımını, sopa geliyor yine adımına ve kalbin buzdan bir saray gibi paramparça oluyor. bir süre sonra adım atmaya korkar hale geliyorsun, ürkek, kararsız öylece duruyorsun yerinde. adım atmadıkça aranızdaki uçurum büyüyor, büyüyor, daha bir ıssızlaşıp daha bir yalnız oluyorsun. beyaz desen yanlış yapıyorsun, siyah desen yanlış yapıyorsun. hatan nerde anlamaya çalışıyorsun.  arıyorsun suç oluyor, aramıyorsun “müsait değilim sonra ara” oluyorsun. soruyorsun “niye sordun” oluyor, sormuyorsun “ilgisiz” oluyorsun. bakıyorsun “niye dik dik bakıyorsun” bakmıyorsun “sevgisiz”, arkadaşlarımla çıkacağım diyorsun “başına buyruk” oluyorsun, arkadaşlarımla dışarı çıkabilir miyim diyorsun “ niye bende izin istiyorsun, ben despot muyum?”.  “adım atsam mı atmasam mı?” larla geçiyor günler. heyecanla, mutlulukla uyanıyorsun bir sabah, dün akşam geç yattı biraz daha uyusun diyerek sessizce evden çıkıp işe geliyorsun ve işe geç kalmasın diyerek telefon açıyorsun, beni neden uyandırıyorsun diye telefonda sana bağırıyor. buzdan saraylar paramparça oluyor.