28 Nisan 2011 Perşembe

sabaha karşı



e. ile sabah yürüyüşüne çıkmışız, halbuki biz genelde akşam iş çıkışı evimize giderken yürüyoruz. yine o tarz bir yürüyüş tempomuz var.yürüdüğümüz yer yeşillikler içinde bir alan. birden gözümüz gökyüzüne kayıyor. gündüz vakti iki muhteşem ve kocaman baykuş kocaman kanatlarını açmış uçuyorlar, sırtlarında da yolcu olarak yavru baykuşları var. arkadaşım birden çok mutlu oluyor ve parendeler atmaya başlıyor, sonra kendini hemen yanıbaşımızdaki çimenlik yardan aşağıya bırakıp yuvarlanmaya başlıyor. keyifle başladığı bu yuvarlanmada duramadığını farkendince birden panik oluyorum ve aşağıya doğru bir adım atıyorum. çimenlerin arası ıslak ve çamurlu, ayağım kayıyor, arkadaşım yuvarlanmaya devam ediyor ve birden bir erkek onu yakalayıp kolayca yukarı çıkarıyor. ikimizin de elinden tutup bizi düzlük yola çıkarıyor. arkadaşımla eve gidip işe gitmek için hazırlanmak üzere ayrılıyoruz.



ormanlık bir alanın kenarında müstakil bir evim var. dış demir kapının açık olduğunu görüyorum. aklımdan içeri tilki falan girer niye bu kapıyı açık bırakmışlar ki diye geçiriyorum. yukarı çıktığımda oğluşuma bakıyorum.annemle sarılmışlar, uykunun en tatlı yerindeler. sonra kendi odama gidiyorum. üzerimi değiştirirken ortalıkta uçuşan övez tarzı minik böcekleri yüzümden kovalıyorum, kulağıma kurbağa sesi geliyor kafamı kaldırıyorum, duvarla tavanın kesiştiği noktada minik yeşil bir kurbağa var. allah allah bu kurbağa da nerden gelmiş diye şaşırken yerle duvarın birleştiği yerden birden kırmızı bir yılan süzülüyor içeri. çığlıklar atarak anneme sesleniyorum.annem geliyor elimize sert bir terlik alıyoruz. yılan bir bukalemun gibi süründüğü cismin rendini alıyor. bize saldırmıyor, ama biz ısrarla onu öldürmek istiyoruz. terlikle kafasını ezmeye çalışıyoruz. yılan öldü ve ben uyandım. yine işe geç kaldım.

27 Nisan 2011 Çarşamba

çember

Ya dışındasındır çemberin
Ya da içinde yer alacaksın
Kendin içindeyken
Kafan dışındaysa
Çaresi yok kardeşim
Her akşam böyle içip kederlenip
Mutsuz olacaksın
Meyhane masalarında kahrolacaksın
Şiirlerle şarkılarla
Kendini avutacaksın
Ya dışındasındır çemberin
Ya da içinde yer alacaksın

Murathan Mungan


pino çizmiş, yonca yazmış, kara kitap'ta oturup kendinin içinde kafasının dışında olduğu çembere ağlamış.


bu çemberi pino'nun resmindeki kız gibi elindeki kalemle kendisi mi çiziyor, yoksa başkalarının çizmesine izin mi veriyor düşünmeye başlamış.

26 Nisan 2011 Salı

nükleer felaket

"... herşeyden çok sevdiğim insan, onu kendim doğurmuş olsam daha fazla sevemeyeceğim insan gözlerimin önünde bir canavara dönüşerek öldü. Lenf bezlerini aldıkları için dolaşımı bozulmuştu, burnu bir yana kaydı, üç misli büyüdü. Gözleri iki yana bakmaya başladı, içlerinde farklı bir ışık vardı. Daha önce görmediğim ifadeleri görüyordum. Artık burada değildi sanki yine de gözlerinde bakan birileri vardı. Sonra bir gözü tamamen kapandı.
Tek korktuğum şey kendi halini görmesiydi. Sonra benden el işaretleriyle aynayı istemeye başladı. Unutmuş gibi yapar mutfağa kaçardım. İki gün boyunca onu atlatmayı başardım. Üçüncü gün not defterine “Aynayı getir” yazıp sonuna üç ünlem işareti koydu. Fısıldamayı bile başaramadığı için kalemle anlaşıyorduk… Sonunda en küçük aynayı getirdim. Kendine baktı ardından kafasını yatağa vurmaya başladı. Onu avutmaya çalıştım…
… Sıradan bir kanser değildi bu Çernobil kanseriydi. Doktorların dediğine göre, tümörler vücudunda metastaz yapsaymış kısa sürede ölürmüş. Oysa yavaş yavaş vücudu boyunca, yukarıya yüzüne doğru ilerlemiş. Yüzünde siyah bir şey oluştu. Çenesi kayboldu, dili dışarı çıktı. Damarları dışarı çıktı, kanamaya başladılar. Boynundan, yanaklarından, kulaklarından, her yerinden… Soğuk su getirip onu ıslak bezlerle sarardım ama hiçbir faydası olmazdı…“
Valentina Timofeyevna PanaseviçÇernobil müdahale ekibindeki bir inşaat işçisinin karısı

Olaydan sonra Çernobil reaktörünün çevresinde yaşayanlar ilginç olaylara tanıklık ettiler. Tavukların ibikleri siyahtı, kırmızı değil. Süt ise hiç ekşimiyordu, kuruyup beyaz bir pudraya dönüşüyordu radyasyon yüzünden. Her yer radyasyon ünitesi gibi kokuyordu. İyodin kokusuydu bu. Görevliler, evlerin, binaların çatıları yıkadılar önce. Bütün tarlalar, bahçeler, ormanlar çalılar ve altındaki toprak, belli bir derinlikte kesilip bir halı gibi dürülüp kaldırılarak derin vadilere gömdüler. Bir hafta sonra gelip aynı kesip dürme işlemini tekrarlıyorlardı. Toprağı, toprağa gömüyorlardı. Talimatlar gereği bu işlemden önce yerin üç-dört metre altında satıh suyu olamaması gerekiyordu. Tabanı, çeperleri polietilen filmle kaplanması gerekiyordu. Bunlar talimatta yazanlardı, uygulama elbette ki farklı oldu.

Çevredeki insanlar ne olduğunu anlamıyorlardı. "Ne oldu çocuklar, dünyanın sonu mu geldi" diyorlardı. Hayvanları dışarı çıkarıp vurdular. Bunu yapmakla görevlendirilen biri "Atlar, onları vurmak için dışarı çıkarttığımızda ağlamaya başlarlardı" diye anlatıyor. Radyasyon alan insanlardaki ilk belirti, koku alma duyularını yitirmeleri oldu. Bitkindiler, öğrenciler dersin ortasında sıra üzerine yığılır ve bilinçlerini kaybederlerdi. Herkes mutsuz ve asık suratlıydı. Anneler günlük giydikleri giysileri hergün neden yıkamak zorunda olduklarını anlamamışlardı. Onlar için kir; mürekkep, çamur veya yağ lekesiydi, kısa ömürlü izotoplar değil. Bahçelerinde yetişen güzelim yiyecekleri, domatesleri, salatalıkları neden iki yıl boyunca yiyemeyeceklerini de anlamamışlardı. İnsanlar bazı şeylerini radyasyon ölçtürmek için getirirlerdi. Ama herşey limitlerin o kadar üstündeydi ki sonradan vazgeçtiler.

“... Nükleer Fizik Enstitüsü’yle, gönderdiğimiz toprak örneklerini test etsinler diye anlaşmıştık. Çim, siyah toprak örnekleri alıp Minsk’e gittiler. Analizler yaptılar. Ardından bana telefon ettiler: “Lütfen toprak numunelerini almak için bir araba gönderin.” “Şaka mı yapıyorsunuz? Minsk’e 400 km uzaktayız.” Ahize elimden düşecekti. “Toprağı buraya geri mi getireceğiz?” Yanıtları şöyle oldu: “Hayır şaka yapmıyoruz. Aslında bu numunelerin özel kaplar içinde beton ve metalden yapılma yeraltı kapları içine gömülmesi gerekir. Ama Belarus’un dört bir yanından numune yağıyor ve bir ay içinde bütün atık depomuz doldu.” Duyuyor musunuz? Aynı toprağı ekip biçiyorduk. Et ve süt planlarını yerine getirmemiz gerekiyordu. Buğday’dan votka yaptık. Elmalar, armutlar, vişneler meyve suyu olmaya gitti. Çocuklarımız o toprağın üzerinde oynadı…”
Vladimir Mateyeviç IvanovSlavgorad Parti Komitesi eski genel sekreteri

bugün çernobil felaketinin 25.yılı.hala etkileri silenmemiş bir felaket.

dün çernobil, bugün japonya böyle giderse yarın türkiye olacak. yazımda fotoğraf yok, fotoğraf koymaya içim elvermedi.

25 Nisan 2011 Pazartesi

öfke



sabah beşte uyandığımda hala öfke doluydum. hani eteğimdeki tüm taşları dökmüş, deli gibi çemkirmiştim kocama, kayınpederime, görümceme yine de sakinleşememiştim. söylediklerim, içimde tutup, söylemek isteyip söyleyemediklerimdi. öfkeyle konuşmuştum rüyamda,uyandığımda vücudumdaki adrenalin üst seviyelerdeydi ki tekrar uykuya dalamadım. su içmek için kalktığımda eşimi bilgisayarın başında buldum. saate baktım, saat 5’ti. hiç yatmamış. biraz kanıma karışmış hınç biraz da sabaha kadar oturan eşime duyduğum acıma duygusuyla uykum iyice kaçtı. yatakta bir sağa bir sola döndüm, uykulu bedenim uyumak istese de zihnim tekrar uykuya dalamadı.bedenim ve zihnim arasındaki bu çekişmeden yorgun düşen bedenim ne zaman uyuyakaldı bilmiyorum, ama tekrar uyandığımda işe geç kalmıştım. şu saat oldu hala üzerimdeki bu gerginliği atabilmiş değilim.

hava hala kapalı ve yağmurlu, havadaki negatif iyonlar mı beni bu kadar negatif kılan bilemiyorum. güneşe, çiçeğe hasret bir ilkbahar geçiriyorum. sanki hava düzelince hayatımdaki kara bulutlar da dağılacak da inadına hava düzelmiyor gibi. yaşadığım mahalleden, evden kurtuluş ümidim hiç kalmadı gibi. evin kapısından girerken daha sanki boğazıma bir el yapışıyor nefesimi daraltan. cumartesi, pazar bol bol gezdim.tek başıma arkadaşlarıma ev oturmasına gittim.cumartesi sabah psikoloğumla görüştüm. rahatlamam, sakinleşmem gerekirken daha öfkeli döndüm eve. sanki açık görüşten dönen mahkum gibi oluyor dönüşüm.dönüşüme tek sebepse bir yer cücesi. 32 yaşında karmakarışık bir hayatın ortasındayım. bu yaşımda herşeyin rayına oturmuş olması gerekmiyor muydu?iyi bir mahallede sıcak ve düzenli bir yuva hayal ediyorum.mümkünse eşimin de benim de ailemden uzakta olsun.eşimin ailesinin bu kadar içine dahil olmak hiç hoşuma gitmiyor.herkes yerinde sağolsun, ama uzak olsun istiyorum. allah’ım lütfen eşim antalya’da bir iş bulsun. gerçi ufak bir işyeri açıyor, bu iş bulma ümidini de yitirdim tamamen.



durumum hiç iyi değil. dün evden kendimi dışarı atıp bulvar boyunca yürürken kendimi “senin psikolojinin düzelme şansı yok kızım, at kendini şu arabanın önüne, kurtul içindeki bu saçma sapan acıdan” diye düşünürken buldum. iyi olacak diyip duruyorum kendime sürekli, ama iyi olması için çaba harcayan kimse yok.ben de dahil herkes günü kurtarmakla meşgul.peki yarın? nedir bu içimdeki yarın korkusu. sürekli şikayet edip duruyorum, ama güvenli ortamımı bırakıp risk almaya cesaret de edemiyorum. sihir var mı gerçekten? iyi bir kız olursam ormanda şirinleri görebilir miyim? ormana da gidemem, çünkü hala bahar gelmedi bu kente.leylaklar açmadı, at kestaneleri çiçeğe durmadı.

22 Nisan 2011 Cuma

içimdeki kuşlar

yüreğimin içindeki kanat çırpan kuşlar hiç susmasın istiyorum.



gülümseyemiyorum bir türlü, kuşların kanadında gözyaşı yığınları.



çığlık atmak istiyorum.bağır, bağır, bağırmak istiyorum.



kendimi kötü hissetmem normal değil mi?



cumartesi günü vapura binip karşıyaka'ya giderken denizi, martıları izledim. elimde mis kokulu kırmızı karanfiller.nihan'a demiştim, yakama kırmızı karanfil takarım, tanırsın beni. ama kokulu karanfil bulabileceğimi düşünmemiştim.şanslı günümdeydim galiba, ama endişeliydim de.hem tanıdığım hem de tanımadığım biriyle ya konuşacak birşey bulamazsam, ya beni sevmezse, ya hayalinde canlandırdığı kız değilsem ve hayal kırıklığına uğrarsa endişeleriyle doluyken ben, vapur karşıyaka'ya geldi. biraz erken gelince iş bankası kültür yayınlarında kitaplara şöyle bir bakayım dedim ve kardeşimle içeri daldık. ben kitaplara dalmış bakarken kapı açıldı ve evet nihan'dı gelen. tahmin etmiş orada olabileceğimi. öyle sıcak ve içten sarıldı ki şaşakaldım. uzun zamandır kimseye bu kadar içten sarılmamıştım. pek dokunan, sarılan biri değilim ben, küçükken pek sarılanım olmadığı için belki.ailem uzaktan severler, dokunmak bir alışkanlık değildir onlarda.ben bu sevmediğim alışkanlığımı oğlumla aşmaya çalışıyorum, her gün ona defalarca sarılıp öperek, ama hala arkadaşlarıma pek sarılamam. sıkı sıkı sarıldık nihan'la. yanılmamışım, hani çizip durduğu sarı uzun saçlı kızlar var ya onlara benziyor. karşıyaka vapur iskelesinden bostanlı'ya kadar yürüdük sohbet ederek. sonra çok güzel bir kafeye oturduk, şimdi ismini hatırlamadığım. kafede içtiğim kahve de yeşil çay da pek güzeldi, yanına nihan'ın güzel sohbeti eşlik ettiği için. zaman su gibi aktı geçti.sabah bulutlu olan hava maviye döndü ve güneş gülümseyen yüzünü gösterdi. keşke dedim daha çok vaktim olsaydı, sohbet bu kadar çabuk bitmeseydi. saat dört gibi ayrıldık nihan'la. kardeşimle ben doğru konak'a nuri iyem'in 100 farklı özel kolleksiyondan alınmış resimlerinin sergisi vardı.onu gezdik kardeşimle. son günüymüş serginin.evet dedim bugün şanslı günmdeyim gerçekten. sonra kemeraltı, fincanda pişmiş kahve, fal derken akşam 9'da döndük eve. babam pasta almış erken doğum günü kutlaması yaptık. pazar günü de izmir kitap fuarına gittim.gerçi oğluş sıkıldığı için pek gezemedik ama aytül akal ve mavisel yener imzalı bir şiir kitabı oldu oğlumun.dolu dolu yaşanan bu hafta sonundan sonra bursa'ya dönüş.



darmadağın bir ev, morali bozuk ve halen iş bulamamış bir koca. eşimin iş başvuruları meğer eski patronunun olumsuz referansı yüzünden olumsuz sonuçlanıyormuş.meğer eşim yönetilmesi zor bir adammış ve onu yıllarca idare etmişler.hayır ben bu referansa inanan adamı da anlamıyorum. hangi firma işine yaramayan adamı 12 yıl idare eder. insanlar ne iğrenç.




izmir'de hava bulutlu da olsa yaşadığım pırıl pırıl iki günden sonra döndüğüm çöplüğümde kendimi çikolata şelalesinin altına gömme isteği duymam normal değil mi?

21 Nisan 2011 Perşembe

günün şarkısı

bazı sabahlar zihnimde yankılanan bir şarkıyla uyanıyorum. bugün beni uyandıran ve sabahtan beri bozuk plak gibi beynimin kıvrımlarında çalan şarkı bu.


Sakin göllerin kuğusuyduk
Salınarak suyun yanağında
Yarılan ekmeğin buğusuyduk.
Gözüm yaşarıyor,
Yüreğim kanıyor,
Olmasaydı sonumuz böyle.

Biri saksımızı çiğneyip gitti
Biri duvarları yıktı
Camları kırdı
Fırtına gelip aramıza serildi
Biri milyon kere çoğaltıp hüzünleri
Her şeyi kötüledi
Bizi yaraladı
Biri şarabımızı döktü
Soğanımızı çaldı
Biri hiç yoktan vurdu kafeste kuşumuzu
Ciğerim yanıyor, yüreğim kanıyor
Olmasaydı... olmasaydı sonumuz böyle”

Gözüm yaşarıyor
Yüreğim kanıyor
Olmasaydı sonumuz böyle
Dağlarda çoban ateşiydik
Dolanarak mavzer yatağında
Ceylanın pınara inişiydik
Göğsüm daralıyor,
Yüreğim kanıyor,
Olmasaydı sonumuz böyle.

Birer yolcuyduk aynı ormanda kaybolmuş
Aynı çıtırtıyla uyanan birer serçe
Hep aynı yerde karşılaşırdık tesadüf bu
Birer tomurcuktuk hayatın kollarında
Birer çiğ damlasıydık
Bahar sabahında gül yaprağında
Dedim ya;
Hiç yoktan susturuldu şarkımız
Yüreğim kanıyor yüreğim kanıyor
Bitmeseydi...
bitmeseydi bizim öykümüz böyle”
Göğsüm daralıyor
Yüreğim kanıyor
Olmasaydı sonumuz böyle.
Yusuf Hayaloğlu

19 Nisan 2011 Salı

niye acaba?

öğle yemeğinden sonra aşağıdakini yiyen ben



şimdi niye sütlü kadayıf siparişi vermiş olabilirim?


sebebini söyleyene ödül olarak yukardakinden ısmarlayacağım.