sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2012 Salı

amiral

internetten film izlemeyi ya da filmi indirip bilgisayardan izlemeyi sevmiyorum, açıkçası etik olarak da pek uygun bulmuyorum. belirli bir ücret karşılığında indirip izleyebildiğimiz siteler vardır eminim, ama biz ailecek antiteknolojik bir yapıya sahip olduğumuz için film izleme konusunda hala vcd ve dvd yöntemini kullanıyoruz. sinema ve müzik sektörünün hayatta kalması için birileri dvd de satın almalı değil mi? :)) 57 ekran tüplü televizyonumuza ara kablolarla dvd oynatıcıyı bağlayıp filmimizi izliyoruz. genel olarak pek film izlemeye de fırsat olmuyor. çünkü oğluşumla vakit geçirmek için birlikte muhtelif çizgi film kanallarındaki çok sayıda çizgi filmden birini seyretmeyi tecih ediyoruz. bu çizgi filmleri bir ara yazmalıyım. :)) d&r'lardaki indirimli dvd stantlarını deşmeyi karı koca çok seviyoruz. sinemaları ve filmleri çok yakından takip etmediğimiz için hakkında hiç bilgi sahibi olmadığımız filmeleri, konusuna göre, şansımıza alıp, ara ara izliyoruz.dün akşam da o filmlerden birini izledik.


film, 1917 ekim devrimi sonrasında kızıl ordu'ya karşı mücadele eden beyaz ordu'nun lideri amiral aleksandr kolchak'ın hayatını, amiralliğe terfi ettiği 1.dünya davaşından kızıl ordu güçlerince idam edildiği ana kadar, görselliğin yoğun olduğu savaş sahnelerinin eşliğinde dramatik bir dille izleyiciye aktarıyor. dramatik savaş sahnelerinin yanı sıra evli bir kadın olan Anna ile yaşadığı zor ve imkansız aşksa filmin iç ısıtan yanı. rusya'nın o karlı ve soğuk coğrafyasında uzun süre birbirine dokunmadan, birlikte olma ümidi olmadan, sadece mektuplarla yaşanan bir aşkı anlamak günümüz gençlerine biraz saçma gelebilir, ama saf aşk ve bağlılık böyle birşey olsa gerek. film insanı hem o dönemde yaşanan tarihi gerçeklerle hem de her ikisi de evli olmasına rağmen bence tertemiz yaşanan bir aşk hikasiyle büyülüyor.

film bittiğinde karı koca ikimiz de sessiz, boğazımızda düğümlenmiş bir acıyla yatağa girdik. ikimiz de bir süre uyuyamadık. genellikle evde günün stresinden kurtulmak için bol adam sandler'lı sabun köpüğü amerikan romantik komediler izlemeyi tercih eden ailemiz için sarsıcı bir film oldu amiral. konusu, konunun işlenişi ve çekimleriyle oldukça başarılı bir filmdi.

25 Ocak 2011 Salı

kitaplara ev


-Turuncu boya kalemimi aldım elime,üzerinde turuncu bir zürafa resmi var. Önümdeki kağıda güzel bir uçurtma çizdim, yanına dört tane turuncu balon.Hepsi de gökyüzünde, mavi boya kalemimi alıp birazdan masmaviye boyayacağım balonların uçtuğu yeri, siyahlı grili yağmurlu gökyüzüne inat.
-İyi bir endokrinoloji uzmanı arıyorum Bursa’da. Triod, inüsilin direnci vb konularında uzman biri.Doktorumu değiştirme kararı aldım. İnsan doktorlar konusunda kime güveneceğini bilmiyor. Doktoruna güvenmeyince de tedaviye de inanmıyorsun.Belki de plasebo etkisi gerçektir.
-Cumartesi günü canım deli gibi Türk filmi izlemek istedi, Türkan Şoray, Ediz Hun, Hülya Koçyiğit, Engin Çağlar, Göksel Arsoy, Tarık Akan’ın oynadığı bir film bulurum gülerim oynarım, biraz ağlarım, hüzünlenirim diyerek tüm kanalları gezdim, şansıma bir tane bile çıkmadı. Bilgisayardan izlerim dedim, daha açar açmaz poposuyla beni yan yan bilgisayarın başından itip, koltuğa yerleşen ve hemen oyun sitesi açan 116 cm boyunda bir ev cini tarafından sabote edildim. Eski Türk filmleri bana çocukluğumun huzurlu zamanlarını hatırlatıyor, o huzura sığınmak istedim belki de.
-Pazar akşamı sevgili Leylak Dalı’nın hediyesi Firüzan’ın Sevda Dolu Bir Yaz kitabına başladım. Bu kitap benim eski Türk filmi izleme arzuma evrenin bir yanıtıydı sanki.Okurken sanki yazarın kelimeleri canlanıyor ve bahçesiyle, balkonuyla, kahramanların kıyafetleriyle o benim sevdiğim Türk filmlerindeki köşk dekoru, eski dönem insanları, şarkılar gözümde canlanıyor, mimoza ağçalarının kokusu, beyaz sabun ve lavanta kokusu burnuma doluyor.
-Dün akşam once ev ciniyle Çılgın Dostlar 2’yi izledik. Ailecek gülmekten yerlere yattık. Ben özellikle ayının yer halısı olduğu sahneye bayıldım. Film bitince oğluş biraz bilgisayarda oyun oynamak istedi, ben de şirinliğine dayanamayıp izin verdim. Kanallar arası dolanırken Kanaltürk’te Monte Cristo Kontu filmine rastladık. Uzun zamandır televizyonda keyifli bir film izlememiş biri olarak dur dedim eşime, izleyelim. Filmin kahramanının hapishanede olduğu bölümdeydi, filmin devamını ve sonunu bilmemize rağmen keyifle izledik. Filmi izlerken küçükken okuduğum kitap gözümde canlandı. Koyu yeşil bir çerçevesi olan ciltli bir kitaptı. Üzerinde bir tekneyle denizden kıyıya çıkmaya çalışan bir adam resmi vardı. Monte Cristo Kontu’nu çocukken okumayan kimse var mıdır? Diye geçirdim aklımdan. Filmi izlerken çocukluğumun pazar günlerinin o sıcak huzuruyla doldum.
-Tüm gün ev işi yapmanın yorgunluğu ve temizlik nedeniyle oturmaya gelmek isteyen arkadaşımı kabul etmemenin verdiği sıkıntıyla yatağıma girdim dün gece, kendi sıkıntılarımı çok düşünüp abarttığımı, bu kadar kendime dönük olduğum için bencil olduğumu düşündüm sonra. Bugün beyin ameliyatı olacak biri için dua ettim sonra. Yağmur yağarken gök kapıları daha açık olurmuş diye duymuştum bir zamanlar. Dışarda şakır şakır yağmur yağarken, Allah’tan onu ailesine bağışlamasını diledim. Sonra da eşim için hayırlı bir iş ve tekrar Firuzan’ın o çocuk kahramanların gözüyle anlattığı sevda dolu yazların içine daldım.
-Bugün sabah işe eşim bıraktı, öğle yemeğini yanımda getirdim. Yemek poşetiydi, oğluşun çantasıydı derken çantamı evde unutmuşum.Eşim lazım olur diye para verdi.Çantasız eksik hissettim kendimi, cüzdan,telefon hepsi evde. Biraz da özgür hissettim telefonsuz. Cep telefonu bence insanın mahremiyetini elinden alan birşey.Her an ulaşılabilir olmak çok iyi değil bence.
-Aburcuburlara veda etmiştim ya, hala yakamı bırakmamakta direniyorlar. Dostça ayrılalım diyorum ben, ama beni ayartmak için olanca güçlerini harcıyorlar. Dün Çılgın Dostlar’daki vahşi hayatı seçen evcil kopeğin kopek kurabiyeleri için kendiyle yaptığı savaş gibi ben de bazen direncimi yitiriyorum. Ama nerde görülmüş güzel şeylere acı çekmeden ulaşılabildiği. Bu arada üzerimdeki fazla 20 kilonun sahibi kimse beni daha fazla delirtmeden geri alsın lütfen.
-Dün bir arkadaşla hayatın kısır döngüsü, anlamsızlığı, aynılığı, monotonluğu üzerine konuşurken kediciğin bu yazısını okudum. Telepatiye iyice inanır oldum. Ya da gökyüzünden sıkılhanlık mı yağıyor bugünlerde?
-Finansal göstergelermiş,analiz raporlarıymış, firma dereceleriymiş miş de miş…Bense kafayı kitaplar, kalemler, yazmak, okumak, güzel kokulu çaylar, kekler ve açmak istediğim kitapeviyle bozmuş durumdayım. Bugünlerde gözüm açıkken de hayal görür oldum.Bu iyi birşey,ama koca işsizken ben de bir uyarı falan almasam iyi olur. Biraz da işinle ilgili şeyler oku be cancağızım. Ama işimizde yetkin olmalıyız değil mi? Para kazanıyoruz burdan.
-Analitik bünyeye böyle madde madde yazmak iyi geliyor.Karmaşık düşünceler asker misali sıralanmış gibi.

15 Eylül 2010 Çarşamba

bir film, bir kitap, bir kadın

ne zamandır istiyordum gitmeyi,pazar günü eşime dedim gitmek istediğim bir film var,birlikte gidelim mi?bugün olmaz dedi,ama söz yarın gideriz.ben tabii yine dedim işe çıkacak,gidemeyeceğiz.pazartesi günü aradı beni,hangi filmdi o dedi ve biz o akşam "ıssız adam" dan sonra ilk kez birlikte sinemaya gittik. o babasına birlikte işyerinin yemeğine gideceğimiz yalanını söylemiş ben oğluma hastaneye hasta ziyaretine gideceğimiz yalanını söyledim.genç ergenler gibi izin almak için yalan söylemek zorundayız.



iki sevgili gibi gizlice buluşup sonunda gittik başlangış filmine.başlangıçta biraz anlamakta zorlanıyor insan,kurgu örülene kadar çok dikkatli izlemek gerekiyor.gerçi film o kadar sürükleyici ki zaten dikkatinizi başka yöne çevirmeniz imkansız.muhteşem görüntülerle çekilmiş,iyi kurgulanmış ve konusu beni çok etkileyen bir film.izlediğimden beri zihnime ektiğim ve değiştiremediğim zararlı fikir tohumlarını düşünüyorum.biri de benim bilinç altıma girse de onları değiştirse. einstain'ın dediği gibi bir önyargıyı değiştirmek atomu parçalamaktan daha zor.özellikle de kendiniz hakkındaki fikirleri. insanlar çok garip, bir yemek hakkında bile önce tadına bakıp fikir sahibi oluyorken insanlar hakkında 1-2 dakikada önyargı sahibi olabiliyoruz.


film bittikten sonra eve geldik ki ne görelim bizim bıdık uyumuş.filmin aksiyonu devam etsin diye kitap okumaya başladım.pazar akşamı başladığım alaycı kuş'a devam ettim.yine çok sürükleyici ve heyecanlı bir kitap olmuş,her bölümü öyle bir cümleyle bitmiş ki bir sonraki bölümü okumak için uykudan vazgeçiyorsunuz.400 sayfalık kitabı 3 gecede bitirdiğim düşünülürse nefes almadan okudum diyebiliriz.katniss gerçekten de kendini hayatta tutacak kişiyi seçti ve kitap bitti.


film de, salı akşamı dışarda bir arkadaşın doğumgününü kutlamak da kitap da içimdeki hüznü silmedi.yine ağulu bir hüzün denizinde yüzüyorum sanki.aslında galiba iş beni çok bunaltıyor.

13 Eylül 2010 Pazartesi

ortaya karışık


psikoloğumun muayenehanesindeyim, bir kadın bir erkek aynı anda iki kişi daha var.onlarla görüşmüş,görüşmenin sonunda 15 dakikalık üçlü bir görüşme yapıyor.sonra başka bir kadın daha geliyor ve durmadan konuşmamıza müdahale ediyor.görüşmeleri tamamlanmış kadın ve erkek kalkıp gidiyorlar.benim anlatacaklarım var o yüzden ısrarla kalıyorum.psikloğum geveze kadına bir türlü müdahale etmiyor.sonra biraz daha yaşlıca bir kadın daha geliyor.ben konuşmak istedikçe kelimeleri ağzıma tıkıyorlar.o kadar sinirleniyorum ki öfeyle kalkıyorum ve psikoloğum bu kadar ince biriyken sizing gibi inceliğin I’sindeki noktadan haberi olmayan akrabaları olduğuna inanamıyorum diyerek içim öfke dolu çıkıyorum odadan. dün sabah böyle bir rüya ve korkunç bir bel ağrısıyla başladım güne. gerçi uzun zamandır belimde bacağıma vuran korkunç bir ağrı var,ama dün had safadaydı. tüm gün belim ağrıyor diye ortalıkta dolandım,gece de bel ağrısından uyuyamadım.madem uyuyamıyorum bari kitap okuyayım dedim ve açlık oyunları serisinin üçüncü kitabı alaycı kuş’a başladım. gece ikide hala kitap okuyordum.sonra belimi kanepeye yaslayarak oturma odasında uyumaya çalıştım.yarı uyur yarı uyanık kah delice yağan yağmuru,kah saatin tik taklarını kah da buzdolabının sesini dinleyerek sabahı ettim. sabah duş alıp hazırlandım,benim bıdık da uyandı onu da giydirip dedesine bırakmak için hazırladım.küçük bey ayakkabısını giyerken sinirlendi ve benim ayakkabılarıma tekme attı.kendi ayakkabısını da benim ayakkabımı da parçalamak istiyormuş.gözlerinin içine baktım ben de başka bir şey yapmak istiyorum dedim.sustu ve merdivenlerden inmeye başladı, durdu “ne istiyorsun” dedi, ben de söylemeyeceğim dedim elindeki çantayı tüm gücüyle sırtıma indirdi.zaten uykusuzum,canım yanıyor nevrim döndü birden ben de elimi kaldırdım,ama vurmadım dedesi kapıdaymış,bir daha dedim bir büyüğüne vur seni çok kötü cezalandıracağım.ağlayarak bıraktım çıktım evden.bugünlerde çok huysuz ve gıcık bir çocuk oldu.herşeye mızmızlanıyor.bayramda annem,babam,kardeşim ve eşi bizdeydi.onların yanında da bana yapmadığını bırakmadı.insanları evden kovdu.neden böyle yapıyorsun dedim.sonunda baklayı ağzından çıkardı.ben misafir gelince onunla ilgilenmiyormuşum,oyun oynamıyormuşum. Öylesine huysuz ve mızmız ki bu durumu çok canımı sıkıyor.annemlerin yanında geldi bana pat diye vurdu ben de ona tokat attım o bana tekrar vurdu ben de tekrar tokat attım.sonra babası hemen arka çıktı.oğlum annene niye vuruyorsun demek yerine bana çocukla çocuk oluyorsun diye bağrındı.annemlerin yanında yine ufak çaplı tartıştık. tabi herkes bozuldu,babam surat astı.tatilden döndüğümüzden beri her gün bıdıkla mutlaka kavga ediyoruz.son derece aksi,huysuz,mızmız bir çocuk oldu.bir de artık her akşam çekirdek yiyor.artık kendisi çekirdek yiyebiliyor ve sakızdan balon yapabiliyor.bir kasılışı var görmelisin.bugünlerde yine kendimi çok gergin ve mutsuz hissediyorum.cumartesi günü bıdık erken uyuyunca evdeki filmlerden izleyelim dedik ve konusunu bilmeden aldığım ferzan özpetek’in mükemmel bir gün filmini izlemeye başladık.filmi izlerken ikimiz de şok olduk.güzel bir aile filmi beklerken yüreğimize oturan bir sonla bitti film.ikimiz de öylece kalakaldık.eşim bana nerden buluyorsun böyle filmleri şimdi nasıl uyuyacağız dedi.ben hemen eğlenceli bir film izleyelim dedim ve bir adam sandler filmi olan gerçek masalları izledik.seviyorum bu adamın filmlerini.kafa dağıtmak ve eğlenmek için super ve hep mutlu sonla bitiyor. hayatta her kötü olayda keşke masallardaki gibi mutlu sonla bitse.


bir sure şu resimdeki kız modunda takılsam.yine depresyondamıyım ne!zaten havada bulutlu.

1 Temmuz 2010 Perşembe

rüya



kendime not: bir daha gece kim ki duk filmi izleme!




dün d&r'da kim ki duk'un rüya filmini gördüm ve sanki hazine bulmuş gibi sevindim.bu filmi daha önce cnbc-e'de izlemeye başlamış ama başını ve sonunu izleyememiştim.hani geçerken göz ilişmesi denen şekilde izlemiştim.o zaman ne filmin adını ne de yönetmenini biliyordum. sonra 7.oda'da fatoş'un boş ev filmine ilişkin yazısını okuduktan sonra filmi çok merak etmiş ve temin edebilmek için aramaya başlamıştım.internetten ararken rüya filmini görmüş ve filme ilişkin fotoğrafları ve filmin konusunu görünce o kısa bir süre izlediğim,ama takılıp kaldığım film olduğunu anlamıştım. boş ev'i uzun bekleyişler sonrası almış ve yaklaşık bir ay önce yine bir akşam herkes uyuduktan sonra izlemiştim.filmin içime işleyen müziği, sessizliğin muhteşemliği beni çok etkilemişti.anlaşmak için her zaman kelimelere ihtiyaç olmadığını gösteren çok etkileyici bir filmdi.kim ki duk'un tüm filmlerini izlemeliyim demiştim o zaman. ilk olarak da rüya'yı.




dün rüya'yı aldım ve akşam eşimle birlikte izledik. boş ev'in sonu da muhteşemdi rüya'nın sonu da.her iki filmde de hapsolma sonrası özgürleşme yaşayan bir baş karakter var.boş ev'de filmin erkek kahramanı hapse atıldıktan sonra varlığını sessizliğe gömüp bir gölgeye dönüşüyor.rüya'da ise filmin kadın karakteri akıl hastanesinde bir kelebeğe dönüşüyor.


filmden aklımda kalan en etkileyici replik:


-siz aynısınız tıpkı siyah ve beyaz gibi.



beni çok etkileyen ve öylece kalakaldığım bir son.




şimdi sıra ilkbahar,yaz,sonbahar,kış,ilkbahar'da!elinde cd veya dvd'si olan varsa hediye kabul edilir. :))

22 Haziran 2010 Salı

evlat





geçen hafta sonu izlemiştim bu filmi.film bitti ve sanki boğazıma birşeyler düğümlendi göğsüm daraldı.


bir baba,oğlunu hiç görmemiş çalışmaya gittiği yurt dışında hapse düşmüş ve oğlu 6 yaşına geldiğinde köye geri dönmüş.ben filmi izlemeye başladığımda bir cenaze sahnesi vardı.umut'un annesinin cenazesi.çocuğun mezara kapanıp ağlayışı içimi dağladı ve filmi izleyip izlememek konusunda kararsız kaldım.hadi dedim kızım kaçamazsın üzüntüden izle.


çocuk babasına elini uzatıyor ve tanışıyorlar


-merhaba ben umut


-ben de yılmaz


umut köyün ortasında düşüp bayılıyor,anlaşılıyor ki umut kan kanseri.allah'ım hiç mi mutlu olamayacak bu insanlar.para da yok.yaşama hakkın paran kadar bu ülkede.sonra ne mi oluyor yılmaz oğlunun yaşaması için kalbini satıyor.yani çocuğu için bilerek ölüyor.


çocuklarımız herşeyimiz.oğlum benim dünyamdaki en güzel şey.bir anne olarak çok üzgünüm.haberleri izleyemiyorum hiç.ben bir erkek çocuk annesiyim ve evladını hiç uğruna kaybeden anaların ağıtları yüreğimi dağlıyor.insan hayatı bu kadar ucuz olmamalı.terörle savaşılacaksa uzman askerler savaşmalı.haberleri izlemiyorum, oğlum şehitleri görmesin görüp de anne asker olunca ben de ölecekmiyim diye sormasın diye?

2 Mart 2010 Salı

arashi


[Arashi] My Secret Friend

kurtla kuzu arkadaş olur mu?neden olmasın?peki olursa ne olur?kurtlar bir kuzunun dostu olan kurdu yok etmeye karar verir.çünkü o düzeni bozmuştur.kuzular ise küçük kuzuyu dışlar,çünkü o herkes gibi bir kuzuyla değil ezeli düşmanı olması gereken bir kurtla arkadaşlık etmektedir.çok çok çok güzel bir çizgi film bu.şarkı da ne güzel uymuş.normal nedir diye sorası geliyor insanın.

kime göre?

1 Şubat 2010 Pazartesi

üç film birden


cumadan pazartesiye üç film izledim.benim için rekor.cuma akşamı eşimle birlikte avusturalya'yı izledik.nala (filmdeki aborjin çocuğun ismi,belki böyle yazılmıyordur)ne güzel gözleri olan bir çocuk o öyle.hem ona kurşun işlemez,o bir büyücü :))),nicole'e de sinir oldum.o ne güzel vücuttur ne güzel bir cilt ve saçtır allah'ım.kesin güzellik dağıtılırken nicole ve ben yanyanadık.tüm güzellikleri o aldı,bana da pek birşey kalmadı.

cumartesi günü oğlumla birlikte prenses ve kurbağa'ya gittik.klasik masalsa oğlum sıkılabilir diye biraz endişeliydim,ama walt disney yine döktürmüş.ben bayıldım.renkler,müzikler,konu,verdiği mesaj hepsi çok başarılıydı.ben müzikal çizgi filmleri ve filmleri çok seviyorum.dvd'si çıkar çıkmaz hemen alıp bir de ingilizce izlemek istiyorum.cumartesi günü korupark dönüşü de oğluşun doğumgünü pastasının siparişini verdik.bu cuma 5 yaşını dolduruyor küçük bey.aslında o şimşek mcqueen'li pasta istemişti,ama o kadar pahalı ki başka bir pastaya ikna oldu.hem daha sağlıklı,boya veya şeker hamuru yok.üzerinde formula 1 arabaları olan bir yarış pisti.bazı pastaneler kafayı yemiş 20 kişilik bir pastaya 185 TL istiyorlar.

pazar günü de cnbc-e'de yıldız savaşları serisinin ikinci filmini izledim.

bugün de televizyonda shrek var onu izleriz.

dün de görümcemin kızı ve oğluşu garfield'e götürdüm,ama yer kalmamış giremedik.sanki bütün bursa carrefour'daydı.allah'ım o ne kalabalık öyle.kalabalıktan o kadar gerilmişim ki dün akşam boynumun ve başımın ağrısından uyuyamadım.

up'ın cd'si çıkmış,aldık.sonunda onu da izleyebileceğim.

dün hayatımda ilk defa pancar pişirdim.nasıl kırmızı bir sebze o öyle,ellerim,kesme tahtası,her yer kırmızı oldu.ama çok lezzetli bir salata oldu.pancarların kabuklarını soydum,küp küp doğradım.suyuna 1 yemek kaşığı sirke ilavesiyle haşladım,yaklaşık 40 dk'da haşlandı.sonra üzerine sirke,limon suyu ve sarımsak ilave ettim.ben beğendim,ama eşim ve oğluş yemediler.etçil insanlar ne olacak. :)))

bir hafta sonu da böylece geldi geçti.

28 Ocak 2010 Perşembe

düşüş


dün gazete okurken akşam tnt'de babel filminin olduğunu gördüm ve cep telefonumun hatırlatmasını kurdum,çünkü unutacağımdan emindim.bugün gazeteyi okurken aklıma geldi.telefonumu çantamda bıraktığım için alarmı duymadım ve unuttuğum için de filmi izleyemedim.

dün akşam uzun zaman sonra çalkalama kemerimi çıkarıp göbeğime taktıp.spor yapmıyorum bari göbeğime pasif hareket yaptırsın dedim ve niye kanepenin altına kaldırdığımı birden hatırlayıverdim.kemer çalışırken benim bıdıkta gelip yanağını kemere dayıyor ve yanağının sallantısı hoşuna gittiği için de otomatik çalışma süresi bitene kadar kafasını kemerden kaldırmıyor.neyse kemerle işimiz bitince biraz yap boz yaptık,tarlamızı hasat ettik,"kilere giren gelinci" ve "kaplumbağa ile tavşan" kitaplarını okuduk ve yattık.bu arada bu iki kitabı oğluşuma yeni yıl hediyesi olarak gönderen fatoş'a (7.oda) çok teşekkürler.ben onca kitap almama rağmen evde sadece arabalar'ı okuyorduk ve bana her akşam aynı kitabı okumaktan fenalık gelmişti.bu kitapları ise ince olmalarına rağmen (genelde ince kitap okumamı istemiyor,kitap ince olunca çabuk bitiyormuş hemen yatması gerekiyormuş küçük beyin)her gece okumamı istiyor.oğluş saat 10'da uyuyunca ben de bir boşlukta hissettim kendimi.uzun süre zincirli kalıpta tasması salınmış köpek gibi oraya buraya koşup ne yapacağımı şaşırdım.tırnaklarıma bakım mı yapsam,kitap mı okusam,tv mi izlesem,film mi izlesem bilemedim.,

en sonunda uzun zamandır izlemek istediğim the fall (düşüş) filmini izlemeye karar verdim.eşime de dedim gel birlikte film izleyelim,tamam dedi oturduk televizyonun karşısına.film beni daha ilk sahnesinden vurdu.suyun içinden çıkan bir erkek ve muhteşem bir müzik.filmin renkleri çok güzeldi.benim amelie'de de çok sevdiğim sanki alt tonlarda hep bir yeşil varmış gibi bir rengi vardı filmin.belki sinema dilinde teknik bir adı vardır,ama ben böyle isimlendiriyorum.parlak,canlı renkler,masalsı bir anlatım,hele bir nikah sahnesi vardı,gözlerimi ayıramadım.küçük kızın oyunculuğu ise muhteşemdi.dişlerini,yanaklarını yerim ben onun.:))) bu arada eşim filmin konusunu anlamadı,bir de ona açıklama yapmak zorunda kaldım.neyse o filmde sıkıldı ve kitap okumaya başladı (durgun don'un 4.cildini okuyor).ben sanki kendi rüyalarımdan birini izliyormuşum gibi filmi izliyorum.herşey çok çok güzeldi.müziği,görüntüler,küçük kız.yalnız keşke film altayazılı olsaymış dedim.seslendirme de biraz sorun var gibi geldi.orjinal sesiyle izleseydim daha iyi olacaktı.film saat oniki gibi bitti ve ben zihnimde beni çok etkileyen birkaç sahneyi tekrar canlandırarak yatağıma gittim.çok güzel sahneler vardı,mistiğin ve kölenin ölüm sahneleri çok güzel kurgulanmış ve çok etkileyiciydi.

20 Ocak 2010 Çarşamba

stardust


masalları,fantastik romanları,filmleri,dizileri seviyorum.pazar günü de bir film ve dizi arasında seçim yapmam gerekti.saat sekizde hem merlin hem de yıldız tozu vardı.ben merlin'i daha sonra da izleyebilirim diyerekten filmi seçtim.iyi ki de öyle yapmışım, oldukça keyifli zaman geçirdim.gerçi benim film izlemelerim evde bir bölünmeye neden oluyor,ama benim de kendime zaman ayırmaya ihtiyacım var.bıdık babasıyla birlikte diğer odada çizgi film izledi,ben de salonda filmimi.bizim evde esaret söz konusu,tv açıldığı anda çizgi film izlemek zorundayız,başka hiçbirşey izleyemiyoruz.ben de bugünlerde bu duruma baş kaldırdım,belirli programları diğer odada tek başıma izliyorum.filmi gerçekten çok beğendim.gerçek aşk nedir ve insan aşkı için neleri göze alabilirin güzel bir yorumu.robert de niro'nun oyunculuğu çok iyi.kaptan shakespeare olarak yüreğimin bir köşeciğinde yer edindi kendisi.

14 Ocak 2010 Perşembe

dilber'in sekiz günü

dün oğluş bilgisayarda oyun oynarken ben de kanallar arasında zap yapıyordum.sonra birden durdum.doğu'da olduğu konuşmalar ve giyisilerden anlaşılan bir köyde topal bir adam çok güzel bir kızı kendine istiyordu.şaşırtıcı bir şekilde babası kıza fikrini soruyor ve kız da tamam diyordu.sözcüklerin çok az kullanıldığı ama gözler ve yüzlerin konuştuğu çok güzel bir film izledim.aslında ben öyle çok sessiz filmleri pek sevmem,sıkılırım.anayurt oteli'nden nefret etmiştim mesela.ama bu film çok güzeldi.dilber ve mehmet'in sekiz gün içinde yaşadıkları,dilber'in derin sessizliği,gözyaşları.bazen anlaşmak için kelimelere hiç ihtiyacımız olmadığını çok güzel anlatan,izlerken yüzünüzde tatlı bir tebessüm bırakan bir filmdi.ama maalesef sonunu izleyemedim.oğluşun yatma saati geldi ve kitap okumak üzere televizyonu kapattım.gerçi filmi sonunu merak ederek izlemedim.o yüzden sonu da çok önemli değil aslında.geçenlerde gene bir kanalda japon veya çinli tam bilmiyorum bir film izlemiştim.onda da yine bir kadın ve erkek filmin ana karakterleriydi.birbirini hiç tanımayan bu erkek ve kadın birbirlerinin rüyalarını yaşıyorlardı.yani gece olduğunda hangisi rüya görmeye başlarsa diğeri uyurgezer kıvamında rüyayı gerçek hayatta yaşıyordu.filmin ne adını,ne oyuncularını ne de sonunu biliyorum.izlerken çok keyif almıştım.tek bildiğim bu.o filmde de çok az konuşma,ama muhteşem bir oyunculuk vardı.dün akşam dilber'in sekiz günü'nü izlerken de aynı keyfi yaşadım.ne kadar bölük pörçük izlesem de güzel bir film.

5 Ocak 2010 Salı

sıradışı kahramanlar


"Oyuncularının birinci sınıf performansıyla öne çıkan, içinde mizahın da yoğun bir şekilde yer aldığı, duygusal bir senfoni. Spor yazarı Franz Lidz’in otobiyografik kitabından hareketle çekilen Unstrung Heroes’un senaryosu The Fisher King filmiyle ünlenen Richard LaGravenese’ye ait. 70’li yıllarda Woody Allen’la çevirdiği filmlerle adını duyuran ve The Godfather, Interiors, Baby Boom, Manhattan ve kendisine Oscar kazandıran Annie Hall gibi yapımlarda rol alan Diane Keaton’ın sinemadaki ilk konulu film denemesi olan Unstrung Heroes’un en önemli kozuysa, en başta da söylediğimiz gibi, oyuncuları. Anne Selma Lidz rolünde son derece sıcak bir portre çizen Andie McDowell belki de filmin en zor işlerinden birini üstleniyor. Baba Sidney Lidz rolünde her zamanki gibi dört dörtlük bir performans çizen John Turturro’ya, kardeşleri Danny ve Arthur’u canlandıran Michael Richards ( Seinfeld’in Kramer’ı) ve Maury Chaykin eşlik ediyor. Tüm filmi gözlerinden izlediğimiz Steven ya da yeni adı Franz Lidz rolündeyse Nathan Watt var.

Orijinal Adı: UNSTRUNG HEROES
Yönetmen: DIANE KEATON
Oyuncular: ANDIE MACDOWELL, JOHN TURTURRO, MICHAEL RICHARDS, MAURY CHAYKIN"

işte dün akşam cnbc-e'de bu filmi izledim.tam anlamıyla höyküre höyküre ağladım ve anladım ki beni artık sadece anne-çocuk filmlerinde anneye ya da çocuğa birşey olması ağlatabiliyor.insan bir saat hiç susmadan ağlar mı?ben akşam ağladım.hele çocuğun annesinin ellerini okşadığı sahnede ağlarken kendimden geçmişim.çok ağladım,çok.sevdiklerimize ait onları bize hatırlatacaak birşeyler toplama fikrine ben de katılıyorum.ama bir taraftan da biriktirme işlemi için evinizin dolu ve dağınık olmasını göze almanız lazım.hala filmin etkisindeyim.açıkçası bu kadar duygusal bir film olduğunu bilseydim izlemezdim.kalbim böyle şeylere hiç dayanmıyor.sonra günlerce etkisinden kurtulamıyorum.şöyle bir düşününce beni en çok etkileyen filmlerde hep bir çocuk var.hayat güzeldir, yapay zeka,lorenzo'nun yağı...şimdi aklıma ilk gelenler.hele ki anne olduktan sonra haberleri bile izleyemez oldum.korkuyorum.oğlumu annesiz bırakmaktan ya da oğlumsuz kalmaktan.allah'ım hiç bir anneye evlat acısı,hiç bir çocuğa da annesinin kaybını yaşatmasın.

28 Aralık 2009 Pazartesi

bir film ve düşündürdükleri

derisi mavi olan bir ırk düşünün.ormanın derinliklerinde doğa anayla içiçe ve uyum içinde yaşayan.mutlu canlılar.mutlular çünkü doğayla,birbirleriyle ve kendileriyle barış içindeler.huzurlular,çünkü sahip olma,para kazanma,güçlü olma,başkalarını yönetme gibi hırsları yok.akıllılar,aynı zamanda da mutlular.ta ki kötüler gelip,ellerinde tek şeyi yaşam alanlarını ve o çok sevdikleri doğa anayı ellerinden almaya çalışana kadar.

bahsettiğim sahneler şirinler'den değil avatar'dan.ama sanki biraz da şirinleri çağrıştırıyor.bana çağrıştırdıkları sadece şirinler değil kızılderililer,aborjinler...doğal kaynakları ve toprakları yüzünden işkence gören ve yurtları ellerinden alınan ve adeta yok edilen tüm halklar.

uzun zamandır bir filmden bu kadar etkilenmemiştim.normalde çok kolay ağlayan ben, filmlerde pek ağlamam.hatta eşim benimle dalga geçer,ben ağlıyorum sen hiç ağlamıyorsun,taş kalplisin diye.ama filmde ağladım.yüreğim düğümlendi.nefesim kesildi.filmi üç boyutlu izledim.ama o gözlük yüzünden sahneler biraz karanlıktı.o yüzden bir kez de normal izlemek istiyorum.muhteşem bir görsel şölen.yeşilin her rengi,inanılmaz bir bitki örtüsü ve derin bir acı.




filmde pek çok gönderme var.anlayabilene.ama maalesef insanlar o kadar sığki film çıkışında önümde yürüyen iki kızın konuştuğu tek şey avatarın ne kadar yakışıklı olduğu,ufak poposu,kasları vb.bu mudur yani?onca şey anlatan filmden anladığınız bu mu?
filmden aldığım birkaç mesaj:
1-insanoğlu kendi çıkarları için "diğer" olan herşeyi yok edebilir.
2-doğa bizi duyar ve eğer kulak verirsek biz de onu duyup hissedebiliriz.
3-bir ağaç kesilirken canı acımayan birinin bir canlıyı öldürürken de canı acımaz.
4-eğer gerçekten istersen sahip olduklarını herşeye karşı koruyabilirsin.
5-hayatta her zaman yeni bir başlangıç için şansın vardır.
6-insan,doğa ana olmadan bir hiçtir.
7-canlı cansız herşeyin bir ruhu ve enerjisi vardır.
bir kez daha yeniliyorum,şaman olmayı çok isterdim.filmi izlerken anastasya kitabı aklıma geldi.anastasya'da bir şaman.o da doğanın gücüne inananlardan.biz insanlar doğaya hükmetmeye çalıştıkça ve onu incittikçe asıl yokolanın kendimiz olduğunu ne zaman fark edeceğiz acaba.
nadir sinemaya gidebilen birisi olarak bu filmi seçtiğim için çok memnunum.kesinlikle defalarca izlemek isteyeceğim bir film.çok etkilendim.filmden sonra uzun bir süre kendime gelemedim.insanlar nasıl bu kadar acımasız olabiliyor aklım almıyor.hiç bir zaman da anlayamayacağım.