28 Şubat 2011 Pazartesi

cemre


Kadın bütün haftasonu ev işine dair hiçbir şey yapmamış. Ev dağınıkmış, yemek yokmuş, bulaşıklar lavaboda yığılmış umursamamış.Zaten bu günlerde yoğun bir umursamazlık ve yabancılaşma varmış üzerinde. Pazar sabahı psikoloğuyla yaptığı 3 saatlik görüşme hayat sahnesinde karışık olan renkleri bir fırçayla daha karıştırmış. Eve gelirken poyraz kulağına deli gibi üflemiş, üflemiş…Kadın anlamamış rüzgarın kulağına bağırdığını. Garfield izleyip lazanyayı merak eden oğluna lazanya pişirme sözü varmış, eve gelince bakmış herkes miskin miskin yatıyor,almış üzerine bir battaniye o da uzanmış televizyon karşısındaki yerine. Uyumamış aslında gözlerini kapatıp uyur gibi yapmış. Yummuş gözlerini kendi kendine birazdan gözlerimi açacağım aydınlık güneşli güzel bir gün olacak, evim derli toplu, sıcacık yemekler pişmiş olacak, eşim güleryüzlü sevgi dolu olacak, evim hayalimdeki gibi huzur kokacak demiş, demiş, tekrar etmiş içinden. Gözünü açtığında göreceklerinden korktuğu için 1,5 saat uyumadan gözleri kapalı öylece yatmış. Gözlerini açtığında eşi tarafından yapılmış, içine olanca tuz atılmış kıymalı lazanya takliti yapan yemeği görmüş. Oğlu yemiş, hayal kırıklığı ve bu çok tuzlu diyerek. Kadın üzülmüş, keşke yatmayıp oğluma adam gibi bir lazanya yapsaydım diye keşke hanesine bir cümle daha eklemiş.

Çocuk cumartesi sabahı yine geç kalkmış. Çok severmiş uyandıktan sonra yatakta keyif yapıp, odasının duvarlarına bakınıp, kangurusunu okşayıp parmak emmeyi. Annesi merak edermiş o sabah keyfi anlarında neler düşündüğünü, ama kapıdan o görmeden sessizce onu izlemeyi de sevdiğinden odaya girip bozmaşmış oğlunun sabah keyfini.Beklermiş “anneeee” diye seslenmesini. Bütün miskinliğiyle kalkmış çocuk,annesi okuldaki etkinliğe gitmek isteyip istemediğini sormuş. Okula gitmek istememiş çocuk. Baba saate bakmış 11, evde ekmek yok, peynir yok, yumurta yok, domates yok , hadi sizi kahvaltıya götüreyim demiş. Çocuk çok sevinmiş ve kahvaltıya nereye gidileceğini her zamanki gibi o belirlemiş. Zaten anne ve babası o nereye gitmek isterse oraya giderlermiş. Hemen kahvaltı sonrası oynamak için oyuncak seçilmiş ve kocaman lego kutusu çantaya sıkış tepiş sığdırılmaya çalışılmış. İtirazsız tüm kahvaltısını bitirmiş, e ne de olsa o istemişmiş kahvaltıya gelmeyi. Sonra anne ve babası gazetelerini okusun diye kendi kendine oyun oynamaya başlamış. Ne güzel şeymiş tüm ailenin bir arada olması, ara sıra oyundan kafasını kaldırıp anne babasına bakmış. Hiç konuşmadan gazetelerini okuyan ve çaylarını içen anne ve babasına. Annesi tutturmuş pazara gidelim sebze meyve alalım diye. O sevmiyormuş pazarı, pazar kalabalığını; tutturmuş gitmem de gitmem diye. Babası yine onun dediğini yapmış tabi ki, zaten babası hep onun tarafındaymış, annesi karşı tarafta. Alışveriş için yakındaki bir markete gitmişler. Sebze, meyve, peynir, ekmek derken süt reyonunda belli bir tutarda süt alana sirk bileti hediye edildiğini görmüşler. Gidelim gidelim demiş çocuk ve iki kişilik bilet alabilecek kadar süt almışlar. Pazar günü uyandığında annesi yokmuş, babasının hazırladığı kahvaltıyı istememiş, zaten kahvaltı etmeyi de pek sevmiyormuş. Annesi dışardan geldiğinde diğer kanepeye de o uzanmış. Çocuk babasıyla aynı kanepede üzerinde battaniye yatıyormuş, baba horluyor çocuk çizgi film izliyormuş. Sonra babanın yaptığı lazanyayı yemiş, bu muymuş lazanya demiş. Akşam da babasıyla birlikte sirke gitmişler. Sirk eskiymiş koltuklar gıcırdıyormuş, palyaçolar hiç komik değilmiş, kaplanlar kedi gibi, hayvanlar mutsuzmuş. Sirkin ilk yarısı bittiğinde çıkmışlar ve ikinci yarıyı izlememişler. Sirki sevmemiş çocuk. Annesi neden diye sorduğunda, sevmedim işte demiş.

Erkek susmuş, somurtmuş, oturduğu yerde uyuklamış, bulmaca çözmüş.

2.cemre’de suya düşmüş, bir hafta daha, şubat’ın son haftası da bitmiş. İyi olmuş bittiği Şubat’ın, Mart ayında güzel günler göreceğine inanıyor kadın, rüyasında yakalamaya çalıştığı o çok güzel fil yavruları, başka bir rüyada gördüğü oğluyla beraber denize girdiği o tertemiz koy… Hepsinin bir anlamı olmalı diyor.

Umut biterse yaşamın anlamı kalmıyor biliyor. Umutlu olmaya çalışıyor, umutlu kalmaya çalışıyor.

25 Şubat 2011 Cuma

kadınlar benzerdir

Kendi hayatına sahip olmak için evlenmek!.. Hayat kitabının 238.sayfası.

Ayşe Kulin'in de benimle aynı hatayı yaptığını okumak şaşırtıcı.

24 Şubat 2011 Perşembe

bir büyücü olmak istiyorum


Bedenen yorgunum belki, ama ruhum daha yorgun. Kendimi ne kadar zorlasam da dudaklarıma bir gülümseme yerleştiremiyorum. Kırgınlığım geçmiyor, kırgınım hayata. Bana uygun gördükleri için kırgınım. Önlenemez egom diyor ki bunu haketmiyorum. Hep okuduğum ve savunduğum şey, hayatımızı kendimiz şekillendiririz görüşü. Galiba ben hayatı kendim şekillendiremediğim için akışına bırakıp, ondan sonra da azgın akan bir nehirde oraya buraya çarparak ilerleyen bir sal gibi parçalanıyorum.


Pazartesi günü endokrinoloji uzmanına gittim. 2,5 yıldır boşu boşuna tiroid ilacı içiyormuşum. Triodle ilgili hiç bir problemim yokmuş.Tespit edilen tek sorun inisülün direnci. Onunla ilgili de herhangi bir ilaç vermedi. Diyet ve egzersizle halledebileceğimi söyledi. Çok kızdım kendime. Yiyerek yıllardır kendime verdiğim zarar için çok kızdım. Hoş ne olacak yine unutacağım bu günleri. Şimdi yediklerime dikkat ediyorum. Haftanın iki günü platese başladım. Geçen gün de şehir fırsatlarındaki indirimlerden faydalanıp 12 seans powerplate aldım. Pazartesi, Çarşamba, Cuma saat 8, Salı, Perşembe saat 9’da evde olacağım. Dün eşime söyleyince “istersen eve hiç gelme” dedi. Sesimi çıkarmadım.


Oğlumla ilgili ciddi bir disiplin sorunu yaşıyorum. Benden başka kimse şöyle yap demediği için ben evin kötüsüyüm. Dişlerini fırçala, hadi artık bilgisayarı kapat, yatma saati vb. şeyleri ben söylediğim için ben kötüyüm. Üstelik sözümü de dinlemiyor. Dün akşam yine bir yatma krizi yaşadık. Ben hadi yatma saati dedim o da yatmayacağım dedi. Ben de kızıp tamam sen bilirsin bundan sonra ben de sana şöyle yap demeyeceğim nasılsa sözümü dinlemiyorsun dedim. Anne, akşamları çok sinirli oluyorsun şeklinde bir cevap sonrası, eşim müdahale etti. Ondan sonra da “yok çocuk benden ilgi bekliyormuş, ben onunla ilgilenmiyormuşum, hemen kitabın başına koşuyormuşum, çocuk benim emir erimmiymiş, durmadan emir verip duruyormuşum” bir dünya bağrındı.Ben de sabrettim, sabrettim ve en son bir iki çift laf da ben ettim. Tüm bu tartışmalar oğlumun yanında oluyor. En sonunda o yattı zıbardı ben oğlumu alıp, yatağına götürdüm. Uyurken gözünden yaşlar akarak uyudu meleğim. Kızıyorum kendime, ona uyduğum, cevap verdiğim ve sesimi yükselttiğim için kızıyorum.


Suçlamak ne kolay, ilgisiz, düşüncesiz anne olarak etiketlemek işine geliyor. Olay benim kendime zaman ayırmam. Kadının öyle bir hakkı olamaz çünkü.Kadın çocuğu, evi ve eşi için yaşamak zorundadır. Eğer kendi için birşeyler yapıyorsa bencil olur, ilgisiz olur, kötü anne olur.
Mutsuz değilim, öfkeli değilim, küskünüm sadece, kırgın.


Çok güçsüz hissediyorum kendimi, yaşama enerjim kalmamış gibi. Sonra diyorum ki direnmelisin, güçlü olmalı ve yaşamına sahip çıkmak için savaşmalısın.


Yılma bu kadar çabuk, sen savaşmazsan kim senin için savaşır.

23 Şubat 2011 Çarşamba

bisiklete binmek özgürlük müdür?


Kötü şey ne demek tam, onu da anlayamıyorum.


Hep baskı diyorum- toplum diyorum, ama galiba yine öyle toplum baskısı bu!


Tamam, bir ara hatalar yapmış olabilirim- kötü biri de olabilirim. Ama artık değilim. Sonra, ben büyüdüm artık, kendi kararlarımı verebilirim.


Benim için en iyisinin ne olduğunu en iyi ben bilmez miyim? Artık o kadar da olgunlaşmadım mı?


Baskı altında yaşamak istemiyorum ben artık! Kimsenin bana baskı yapmasını istemiyorum.


Özgür olmak istiyorum, tamamen.


Bazen cam bir fanusta yaşadığımı ve her hareketimin gözlemlendiğini hissediyorum, rahatsız oluyorum. Sürekli birilerinin eleştirel gözlerle bana bakması, hayata farklı pencerelerden baktığımız için beni anlamaması ve yargılaması beni huzursuz ediyor.


Kendimi kısıtlanmış ve onların istediği gibi yaşamaya zorlanmış gibi hissediyorum.Beni özgür bıraksınlar istiyorum. Kendim de kendimi özgür bırakmak istiyorum.


Her zaman iyi olunur mu ki? Hem nedir ki her zaman iyi olmak? Bazen kötü de olabilirsin, ben bazen biri hakkında konuşuyorum mesela - iyi yorum yapmıyorum, kendimi kötü mü hissetmeliyim- ya da bazen biri beni üzmüş diyelim, ondan öcümü almak istiyorum, kötü mü oluyorum?


Ne yaparsam, ne söylersem, ne yazarsam yazayım o hep ben olmuyor muyum?


Ben sadece bir insanım.Ama eğer ailemi bu kadar çok düşünüyorsam, onları seviyorsam ve onlara vakit ayırıyorsam. Göstermelik değil, içten ve gerçek sevip sayıyorsam onları. Ya da doğru bulmadıklarımı söylüyorsam, yapmacıksız duygularımı belli ediyorsam, isteklerimi açık ve net söylüyorsam. En ufak bir şeyden etkileniyor, sokak çocuklarını gördüğümde etkileniyor, kalbim en ufak bir şeyde yumuşuyorsa. Bir gün elimden gelirse yardıma muhtaç kişilere yardım etmek istiyorsam, ama bunu başarmak için önce kendimin başarması gerekliliğini biliyorsam ve bunun için uğraşıyor, çalışıyorsam. İyi ve kötünün savaşında iyi kazanınca etkileniyor ve gözlerim doluyorsa; yoksulluk ve haksızlık üzerine bir şey izleyince ağlıyorsam, kötüleri izleyince de hep onların da bir hikâyesi vardır, kötü olmalarının bir nedeni vardır, diyebiliyorsam. Ben insanım diyorum kendime. Sadece insanım.


İnsan sadece kendine zarar veriyor, çevresindekilere zarar vermiyorsa kötü değildir. Kötü olduğunu düşünüyor ve kendine zarar veriyordur.


Zaten acıdan korkmamak gerekir- acı çekmek kötü bir şey değil ki! Kendine güvenmek ve inanmak gerekiyor. Çünkü sen kendinden emin olunca, yanlış yapmış olmuyorsun.


Başkalarına göre belki yanlışlarım var, ama bu onlara göre yanlış bana göre doğru, benim anladığım evlilikle ailelerimizin anladığı evlilik aynı değil. Benim istediğim hayatla onların veya senin benim için istediğin hayat aynı değil.


Niye herkes kendi doğrusunun başkasının da doğrusu olmasını ister?


Evlilik bu mu demek? Bence hayır.


Ben yalnız başımayken de başkalarıyla birlikteyken veya kontrol altındayken de hep aynı olmak istiyorum, hep aynı kalmak istiyorum. O zaman her şey çok güzel oluyor, çok doğru oluyor.


Benim sorumluluğum başta kendime, hiç kimseye değil ki.İnsan için en önemli şey özgür kalabilmekmiş; şimdi anlıyorum özgürlüğün tam olarak ne olduğunu.


Ve bir kez daha anlıyorum; hayat ve yaşamak aslında ne kadar gizemli, çünkü hep yeni bir şeyler öğreniyorsun, keşfediyorsun,değişiyorsun…


Eğer istersen!..

renk partisi

Yeşil tişörtü ve yeşil eşortman altı hala üzerinde,

-Anneciğim nasıl geçti renk partisi,

Suratını sarkıtarak,

-Kötü.
-Neden?
-Çünkü elim terledi, balonun üzerindeki ismim silindi ve balonumu kaybettim.
-Aaaa tüh kötü olmuş.
- D.nin de balonu patladı.
-Kankalar balonsuz kaldınız yani...
Birden gülüyor,
-Ama balonlarımız olmadığı için çok rahat dans edebildik.

22 Şubat 2011 Salı

bağırasım var!!!


Hava kurşun gibi ağır!

Bağır bağır bağır bağırıyorum.

Koşun kurşun eritmeğe çağırıyorum...

O diyor ki bana

Sen kendi sesinle kül olursun ey!

Kerem gibi yana yana

"Deeeert çok, hem dert yok"

Yüreklerin kulakları sağır...

Hava kurşun gibi ağır...
Ben diyorum ki ona:

-Kül olayım Kerem gibi yana yana.

Ben yanmasam, sen yanmazsan

biz yanmazsak,nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa...

Hava toprak gibi gebe,

Hava toprak gibi ağır,

Bağır bağır bağır bağırıyorum.

Koşun kurşun eritmeğe çağırıyorum...


Nâzım Hikmet (1930 Mayıs)

21 Şubat 2011 Pazartesi

orda mısın?

incindim, incitildim derinden
terkettim kendimi
tesadüfen karşılaştım içimde
kendimle yeniden

bir minicik kız çocuğu bak
duruyor orada hâlâ
anlatamam gördüklerimi
o neşeli çocuğa

artık beni asla yaralayamaz
hayat eğer istemezsem
yıllar beni kolay yakalayamaz
ben durup beklemezsem

siz yine de incelikli davranın
benim kadar değilse de
ben bu yüzden, incelikler yüzünden
belki daha çok üzüldüm

Bazen diyorum ki ruhum da bedenim gibi kalın olsa bu kadar çok incinmezdim. :)))

Canım çooook fena bisküvi çekiyor, ama Buda Size Yemeğe Gelse (Hale Sofıa Schatz)'yi yeni bitirmişken kendime böyle birşey yapmamalıyım değil mi?

Son iki hafta içinde üç kitap okudum. Evde İnsanın Anlam Arayışı'nı okuyordum. İzinden döndüğüm gün masamda bir kargo paketi gördüm, zaten çok kötü bir psikolojiyle girmiştim ofise kargoyu açıp içindeki güzel kitapları görünce koyuverdim gözyaşlarımı. Hayal Kahvem telepatik olduğuma inandığım insanlardan biri. Kargonun içinden üç güzel kitap çıktı.Hemen Ece Temelkuran'ın İçeriden kitabını okumaya başladım kitap "Büyük Firar" yazısıyla başlıyordu. Geçen haftaki yoğun duygularıma merhem oldu kitap ve artık başucu kitabım. Kitaptan beni çok iyi anlattığına inandığım bir bölüm:

"Bu hayatta kadınlarla ilgili en derinden kahrolduğum bir mesele varsa o da budur: Kadınların kendilerini yavaş yavaş yok etmeleri. Gelenekten, mecburiyetten veya genellikle olduğu üzere bir erkekten dolayı kendi ışıklarını söndüren kadınlardır. Orada müthiş bir trajedi var, müthiş bir haksızlık.

Kanıtlanamayacak bir cinayet sanki, ağır ağır işlenen…

12 yaşındayken içlerinde koşmaya başlayan o vahşi atı hemen nasıl da yakalıyorlar? Nasıl korkup dizginliyorlar? Ya da tam olarak nedir bu cinayetin sebebi?

Haklılar bu cinayeti işlemekte ya da işletmekte kadına kendi kendine. Çünkü eğer kadınların ışıkları sönmezse müthiş olabilirler. Müthiş. Dünyayı ele geçirebilirler. Hakikaten!

Keşke sevmeye ve sevilmeye bu kadar ihtiyacımız olmasa, o ihtiyaç bizi uysal, evcil atlara dönüştürmese…

Ece Temelkuran"

İçeriden bitince uzun yıllardır başlayıp başlayıp 10-15 sayfa okuyup bıraktığım Buda Size Yemeğe Gelse kitabına başladım ve vücudumuzun ritmine göre beslenmemizi salık veren bu kitabı da 3 günde okuyup bitirdim.

İnsanın Anlam Arayışı ise Victor E.Frankl'in İkinci Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampında yaşadıkları eşliğinde hayatın amacı ve anlamı nedir sorularına verdiği çok basit ve şaşırtıcı yanıta ilişkin bir kitap.

Bir uğrayıp kaçayım dedim, hayatımın "tıp" dönemindeyim. O yüzden kısacık yazıp gidiyorum. İçimdeki kız çocuğuyla sohbet etmekteyim.