15 Ekim 2012 Pazartesi

aylak kız

aylaklık yapmak istiyorum. boş boş yürümek, attığım her adımda aldığım nefesi takip etmek. yürümekten yorulduğumda bir çay bahçesine oturup bir şeyler okumak, çantamdaki defteri çıkarıp notlar almak.etrafımdaki insanları izlemek, hayatları hakkında, o anda neden orda olduklarına dair varsayımlarda bulunmak istiyorum. tophaneden çıkıp, muradiye'ye geçmek, eski evler arasında yaşanmışlıkların izlerini sürerek o evlerden birinde yaşadığımı hayal etmek, ordan atlayıp ilk gelen otobüse bilmediğim yerlerde gezmek istiyorum. sonra mudanya'ya gidip saatlerce denize bakmak, hiç konuşmadan dünyanın anlattıklarını dinlemek istiyorum. martılara, karabataklara, küçük tekneleriyle geçen balıkçılara ilişkin hikayeler yaratmak kafamda, gözlerimi ufka dikip göz bebeklerimi dinlendirmek istiyorum. ordan kendimi kültürpark'a vurup ayaklarımın altında hışırdayan yapraklarla bir çınar gölgesinde uzanıp gökyüzüne bakmak istiyorum. sonbaharın ılık ılık içime akmasını istiyorum.

binalar içinde olmak istemiyorum. ne şu anda işyerinde ne de akşam evde olmak istemiyorum. sokaklarda olmak, sokakta akan hayata dahil olmak istiyorum. koşturmaktan, bir yerlere, bir şeylere yetişmeye çalışmaktan, geç kaldıklarıma üzülmekten yoruldum. aylaklık yapmak istiyorum. boş şeylere kafa yorup boş işlerle uğraşmak, bir kahvehanede nargile içip geleni geçeni seyretmek istiyorum.bunu böyle günlerce hiç sıkılmadan yapabilirim gibi geliyor. sonbahar böyle çarpar mı insanı?

12 Ekim 2012 Cuma

karmakarışık

bir başkasının duygularından ne kadar sorumluyuz? yani o duyguları hissetme nedeni biz miyiz? düşünüyorum da (psikoloğum olsaydı, düşünme hisset derdi) ben öfke hissediyorsam mesela bu öfkenin sorumlusu karşımdaki kişi midir? yoksa benim o ana verdiğim anlam mı öfkemi oluşturan? kimi sevip sevmediğimize nasıl karar veririz? ya da kimi sevip sevmediğimizi nasıl hissederiz? sevgi düz bir çizgi midir mesela, yoksa dalgalı bir frekansta giden düz bir hat mı? ya da zamanla yükselip, belli bir noktadan sonra düşüşe geçip en sonunda sıfır noktasında son bulan bir duygu mu? peki insanların hislerini belirleme şansımız var mı? bunlar geçiyor tüm gün aklımdan, sonra bir an duruyor ve kendime dışardan bakıyorum. ben bir başkasının ne hissedeceğini nasıl belirleyebilirim ya da hissettiği bir şeyi hissetmemesini nasıl sağlayabilirim? o kadar güçlü olan kim var ki?

doğrular, yanlışlar var hayatta. toplum tarafından belirlenen ve bir süre sonra bizim de kendi doğrularımız sandığımız. farkettikçe hangisi bizim doğrularımız, hangisi toplum tarafından bize öğretilen doğrular olduğunu anlayamadığımız için boyun eğip hepsini kabullendiğimiz, zaman zamansa isyan ettiğimiz doğrular.

kendimize ilişkin tanımlamalarımız var. tanımladıkça kendimizi sınırladığımız. peki tanımlama yapmazsak neyi sevip neyi sevmediğimizi nasıl bileceğiz? nasıl bileceğiz ki ne istediğimize karar vereceğiz?

hayatta yürüdüğümüz yol bize doğru bil yolmuş gibi sunulsa da çevremizde bizi rahatsız eden, oraya ait olmadığınız hissini veren şeyler varsa, bu hissettiğimiz bir şey mi yoksa düşüncelerimizin bize oynadığı bir oyun mu nasıl bileceğiz?

hissetmekten önce düşünüyorum çoğu zaman. sonrasında hissettiğim duygularsa genelde öfke, utanç, suçluluk gibi kötü duygular oluyor. içimde bir ses hayatında bir şeyler yanlış diyor, ama ses beynimden mi kalbimden mi geliyor anlayamadığım için oralı olmuyorum. bazen o kadar çok bağırıyor ki kulaklarım sağır oluyor, acı veriyor.

10 Ekim 2012 Çarşamba

yalnızlık

yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle

atilla ilhan

9 Ekim 2012 Salı

bu ne biçim hayat

Bu ne biçim Postacı
Üç defa çalıyor kapıyı
Bu ne biçim kel
Hem merhemi var
Hem sürmüyor başına
Bu ne biçim biçimler
İstediğiniz kadar çoğaltılabilir
Memleket çok müsait buna
Örneğin yeni bir komşu taşındı karşıya
Bir baktım Fahriye Abla!
Kırk yıllık bir rötar yapmış
Erzincan Treni
Ben gelmişim şu yaşıma
O ise şiirdeki yaşından gün almamış daha
Benimki ne biçim hayat
Uymuyor ne gördüklerime
ne duyduklarıma
ne okuduklarıma
Ben ne biçim benim
Ne kendime benziyorum
Ne başkalarına

Murathan Mungan

8 Ekim 2012 Pazartesi

ruhum hasta benim

klasik manyak griplerimden birini yaşıyorum. insan hasta oldu mu daha bir hassaslaşıyor. içilen adaçayı, ıhlamur gibi sıcak bitki çayları boğazımızla birlikte yüreğimizi de yumuşatıyor bilmem, ben hasta oldum mu çok da ağlamalı bir insana dönüşüyorum. aslında düşünüyorum da sıkıntılı dönemlerde daha kolay hasta oluyorum. bağışıklık sisteminin bir çeşit oyunu olsa gerek. aslında şöyle birkaç gün daha evde kalsam belki daha çabuk iyileşirim, ama iş bizi bekliyor değil mi? bu aralar işle de dünyayla da kavgalıyım, galiba o yüzden hastayım. cumartesi günü hasta ve perişan bir halde evde yatarken eşim oğlumu da alıp gezmeye gitti. evde bir başıma kalakaldım. ne arayan var ne soran. öyle zoruma gitti ki anlatamam. biraz uyuyayım diye yattım, sonra bir uyandım ateşim çıkmış, duşa girdim biraz ferahlarım diye. su kafamdan aktıkça sanki benim de musluklarım açıldı ve böğüre böğüre ağladım. ne kadar o durumda banyoda kaldım bilmiyorum. küçük çaplı bir sinir boşalması yaşadım. hayat hiç adil değil onu bir kez daha anladım. hepimiz yalnız öleceğiz onu bir kez daha hatırladım. dengesiz, bencil, tahammülü zor br insanım.hastayken bile yapayalnız evde bırakılıyorum.

mahallenin delisi

annemin teyzesinin bir oğlu var. köy yeri tam rahatsızlığı nedir, tedavisi için hiç çalışıldı mı bilmiyorum, ama hani mahallenin delisi denenlerden.allah'tan annemin teyzesi hala hayatta da oğlunu topluyor,çekip çeviriyor. hani mahallenin delisi gibi perperişan gezmiyor garibim. evlendiğimden beri memlekete daha az gittiğim için uzun yıllardır görmedim kendisini. ama genç kızken çok sık giderdik ve büyük teyze annemi ve bizi görmeye gelirken onu da getirirdi. beni görünce çok sevinirdi, gözlerindeki ışıltıdan anlardım. gelir yanıma oturur kendi çapında sohbet etmeye çalışırdı. sanırım bana aşıktı. :))

eski çalıştığım işyerine de sık sık gelen bir mahalle delisi vardı. adı fatoş. fatoş da beni çok severdi, yolda yürürken bile küfreden, bağıran fatoş beni gördü mü sırtımı sıvazlardı.

şimdi bunları niye yazdım.yazdım işte. yaşam alanları izole oldukça mahallemizin delisi kavramı da ortadan kalkacak ve galiba evlerde daha çok insan çıldıracak.

1 Ekim 2012 Pazartesi

yarın yaparım

ajandama beğendiğim bir şiiri yazarken farkediyorum ki ekim ayının ilk günündeyiz.3 aylık kısa bir zaman kaldı ajandanın bitmesine. oysa bu yılki metis ajandasını çok sevmiştim. hatta her yıl alıp hiç kullanmadığım metis ajandalarımdan olmasın diye aklıma geldikçe içine notlar almıştım. "olmayan kelimeler" çok beğendiğim bir ajanda oldu. zaman ne çabuk geçiyor. 2012 yılı sanki daha dün başlamış gibiyken aralık ayına kısa bir aralık kaldı. günler gelip geçiyor, hayatın hayhuylarıyla. kendime küçük eğlenceler yaratmaya çalışıyorum. mesela google'da bir şey ararken hep "kendimi şanslı hissediyorum" a basıyorum. sonra aradığım sayfa çıkarsa seviniyorum falan. gereksiz, beceriksiz, olmasa da olur bir insan gibi hissediyorum bazen. balkonda çamaşır asarken bazen hani başım dönse aşağı düşüp ölsem ne değişir dünyada diyorum. varlık ve yokluk. hayatında önemli olduğum bir tek oğlum var diye düşünüyorum. o bile bensiz olsa yine de yaşamına devam eder. belki eksik, belki fazla. ölenlerimizin ardından içimiz yanmadı mı, ağıtlar yakmadık mı, bazen nefesimiz kesildi, ağlamaktan katıldık. sonra yaşamaya devam ettik. hiç kimse ve hiçbir şey vazgeçilmez değil. bunu bilerek yaşamak ve halen kendini önemli bir varlık gibi hissetmek biraz garip. olmayan kelimeler ajandası hissettiğim bu duyguya nasıl bir tanımlama getirirdi acaba? hissettiğimiz tüm duyguların bir ismi yok düşünürsek. mesela ben şu an mutsuz değilim, umutsuz değilim, kırgın değilim, değişik bir duygu halindeyim. türkçe'de ismi olmayan.
uçmak isteyip de uçamayan ve bir günlük ömrü olduğunu bilmeden amaan yarın uçarım diyen bir kelebek gibi.