4 Ocak 2018 Perşembe

AYAK SESLERİ


 
AYAK SESLERİ
Çalan alarmın sesiyle gözlerini açtığında gördüğü şey kocaman bir karanlıktı. Yatağın içinde kedi gibi gerneşip esneyen kaslarının, çıtırdayan kemiklerinin sesini dinleyerek gülümsedi. Bedeninin yaptığı sabah müziğinden hoşnut kalmıştı.  Yavaşça doğrulup yatakta oturdu. Ayaklarını yere koyup koymama konusunda kararsız kaldı. Kendini beton zeminin soğukluğuna hazır hissettiğinde ayağa kalktı. Ayak tabanlarından sırtına doğru bir ürperti yayıldı. Ağır adımlarla banyoya gitti ve ışığı açtı. Lambadan gelen ışık gözünü aldı. Gözlerini kısarak el yordamıyla lavaboyu buldu. Musluğu açıp akan suya baktı. İşte gün başlıyor. Hazır mısın? Avucunu suyla doldurup buz gibi suyu yüzüne çarptığında gözlerini kocaman açtı. Bu sene havalar çok soğuk gidiyordu. Zaten rutubetli olan bodrum katı evi yağan kar ve yağmurlarla mağaradan farksız olmuştu.  Kiler ve odunluk olarak kullandığı odaya gidip kucağını odunla doldurdu. Oturma odasına gelip tek eliyle sobanın üst kapağını açtı ve odunları simetrik bir şekilde sobanın içine yerleştirdi. Sobanın yanındaki kovadan bir çıra alıp kibriti çaktı ve çırayı yaktı. Yanan çıranın kokusu tüm odayı sardı. Bir süre çıranın ateşini izledikten sonra üşüdüğünü hissedince aklına odunlar geldi. Çırayı odunların arasına yerleştirip küçük alevin giderek büyümesini izledi. Çıplak ayakları betonun bütün soğuğunu bedenine çekerken dış kapıya yöneldi. Kapının dürbününden bakıp etrafta kimseler olmadığına emin olunca yavaşça kapıyı açıp kapıcının kapı koluna astığı ekmeği aldı ve hızlıca kapıyı kapattı. Uzun yıllardır kapıcı Hasan Efendi dışında kimseyi görmemiş, kimseyle konuşmamıştı. Dünyayla tek bağı Hasan Efendi’ydi. Onunla bile konuşmak zor geliyordu kimi zaman. Ekmek poşeti elinde, bu sabah Hasan Efendi’ye günaydın demek zorunda kalmamış olmanın verdiği huzurla mutfağa doğru adımlarını hızlandırdı. Her sabah yaptığı gibi önce ocağa çayı koydu. Buzdolabından peynir, zeytin ve vişne reçelini çıkardı, yan yana tepsiye yerleştirdi. Ekmeği ince ince dilimleyip iki dilimi kızartma makinesine koydu. Tezgahtaki ekmek kırıntılarını bir eliyle küçük bir çay tabağının içine sıyırdı. Ekmekler kızarana kadar demlenen çayını da alıp oturma odasında her sabah oturduğu koltuğunun hemen yanındaki sehpaya tepsiyi bıraktı. İçinde ekmek kırıkları olan çay tabağını alıp pencereye doğru ilerlerdi, kalın perdeleri ve camı açtı. Ekmek kırıklarını camın hemen önüne dökerek içeriye daha fazla soğuk hava girmemesi için camı hızlıca kapattı.  Koltuğa oturup camdan dışarı baktığında henüz gün tam aydınlamasa da renkler seçilebiliyordu. Her sabah aynı şeyleri yapmasına karşın yıllardır hep aynı heyecanla açıyordu perdeyi. O gün göreceği ayaklar ve ayakkabıların kimlere ait olduğu üzerine tahminlerde bulunmak en büyük eğlencesiydi. Çayından ilk yudumu aldığında bugünkü ilk misafiri de pencerenin önünde arzı endam etti. Bağcıkları açık, beyaz olması gerekirken kirden griye dönmüş, 40 numara adidas spor ayakkabılar. “Yine okula geç kalmış, bu acelesi ondan. “  spor ayakkabılar koşarak sahnedeki yerini terk etti. Ekmeğinden bir parça ağzına attığında yeri titretircesine sert ve ağır adımlarla resmigeçidine başlamıştı siyah iskarpinler. Pencerenin önünden geçişi neredeyse bir saat gibi geldi izlerken. “Her gün boyuyor mu acaba? Nasıl bu kadar parlak olabiliyor? Çok titiz ve kuralcı biri olmalı. Belki bir bankada müdürdür ya da iş adamı. Yok ama öyle olsa niye yürüsün. Titiz bir devlet memuru kesin. Yavaş adımlarına bakılırsa ellili yaşlarını çoktan geçmiş. Evli mi acaba? Belki de ayakkabılarını her gün karısı fırçalıyordur.”
Sonraki sahne alacak kahramanı merakla bekleyen izleyici ağzına bir parça peynir ve vişne reçeli attı. Peynirin tuzlu tadıyla vişne reçelinin tatlı ekşi tadı dilinin üzerinde yayılırken platform topuklarının üzerinde dengesini sağlamakta zorlanarak yürüyen çırpı bacakları gördü. Yaşça büyük görünme hevesinde olan bir genç kız olmalıydı bu. Hep böyle platform topuklar giyiyor, sirklerdeki uzun bacaklar gibi dengesini sağlamak için yoğun çaba harcayarak, sallana sallana yürüyordu. Gözleriyle platform topukluyu izlerken “tık, tık, tık” sesleriyle kalp atışları birden hızlandı. Stiletto geliyordu. Siyah, mavi, yeşil, kırmızı, rengi değişse de tarzı hiç değişmeyen, yere basar gibi değil de uçarcasına dokunan o çok sevdiği ayaklardaydı sıra. Her gün pencerenin önünden bu saatte geçen, geçişiyle ruhuna bambaşka hisler salan ayaklar.  İnsanlardan yorulup kendini gönüllü ev hapsine mahkum ettiğinden beri kapıdan dışarı adımını atmamıştı. İnsanları hata yaptıkları için değil onlardan umudu kestiği için çıkarmıştı hayatından. Peki, şimdi neydi bu her gün penceresinin önünden uçarcasına hafif adımlarla geçen kadına karşı duyduğu kontrol edemediği umut? Bir yandan dışarıda akan hayatın debisine kapılıp sürüklenmekten korkuyor bir taraftan da o stilettoların sahibini çılgınca merak ediyordu. Uzun siyah saçları olmalıydı, incecik bir beli. Boyu çok uzun olmadığı için hep yüksek topuklu giyen, ruhu da ayak bilekleri gibi ince biri. Kaç kez karar vermişti, bir sabah çıkıp kapının önünde onu bekleyecek ve nasıl biri olduğunu gözleriyle görecekti. Oysaki daha evin kapısından ilk adımını attığı an nefes alamamaya, kalbi yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyor, evin ruhu onu ensesinden tutup içeri çekiyordu. Tık, tık, tık.. yaklaşıyordu, kalp atışı da yürüyüşün ritmine uyum sağlamıştı. Pencerenin önüne döktüğü ekmek kırıklarını yemek için gelen telaşlı serçelere takıldı gözü, kulağı topuk seslerinde. Sadece kuşları sevmek istemiştim. Sevgimden mi korkup uçtular? Kanatlarım yoktu, yetişemedim. Ne zaman kesilmişti kanatlarım? Birine sarılsam uçabilir miyim?  Sarılsam…ona sarılsam…Nefesini tutarak kapıya doğru  koştu. Gözlerini kapattı derin derin nefes alarak kapının tokmağı buz gibiydi. Elinin yandığını hissederek hızlıca geri çekti. Kazağının kolunu avuçlarının içine alıp tokmağı hızla çevirdi. Kapıyı açmıştı. Gözlerini açtı, önündeki koridora ve merdivenlere baktı. Bileklerinde ağır zincirler varmışçasına tüm gücünü toplayarak ayağını kaldırdı ve eşikten dışarı bir adım attı. Koridorun buz gibi betonu alev almış yanıyordu.  Alevlerin arasından geçemezdi. Yanmadan sokağa çıkması mümkün müydü? Çıplak ayaklarıyla attığı her adımda bedeninin dağlandığını hissederek merdivenleri teker teker çıktı. İşte yıllar sonra ilk kez apartman kapısının önündeydi. Kendisine düşünmek için hiç zaman bırakmadan kapının koluna asıldı, kendini eşikten dışarı attı. Ciğerlerine dolan sokağın havası tüm bedenini yaktı. Soluna döndüğünde gördüğü o kırmızı stilettolara ait siyah uzun saçlar yanan yüreğine düşen bir kar tanesiydi.

3 Ocak 2018 Çarşamba

YAĞMUR


Birden bire başladı. İnce ince, dokunmaya korkar gibi, incitmekten sakınır gibi, okşarcasına düştü yere minik lekeler bırakarak. Baktı ki özlenmişti, dokunuşları reddedilmedi toprak tarafından, hızlandı. İçini boşaltırcasına, yoğunluğunu artırarak, özlemle kavuştu toprağına. Sıkı sıkı sarıldılar birbirlerine yağmur ve toprak. İnsanlar sığınacak bir saçak altı arayarak koşuşurken yağmurun telaşından, aşklarına yeşilden turuncuya çalan yapraklar, bu kucaklaşmada aradan çekilmeleri gerektiğini bildikleri için kaçışan martıların gölgeleri tanıklık etti. Saklandığı saçak altında öylece durup yağmuru izlerken saçlarından süzülen damlalar, bedeninin kıvrımlarından akıp ayakuçlarına değdiğinde yerdeki su birikintisine takıldı bakışları. Öne doğru bir adım attı, başını geriye doğru eğip gökyüzüne baktı yağmur damlalarına meydan okurcasına. Bu kadarcıktı işte dünyadaki varlığı. Bir yağmur tanesi baştan aşağıya saniyeler içinde yol alabiliyordu ufalmış bedeninde. Arkasını dönüp dükkanın vitrinine baktığında ışık oyunlarıyla oluşan görüntüler arasında gördüğü sarı benizli, düşük sağ omuzuyla asimetrik bedenli, şişmiş gözleri ve karmakarışık saçları olan kendi sureti mi yoksa bir korkuluk mu karar veremedi. İlk defa görmüş gibi dikkatle bakarak bir iki adım yaklaştı vitrine doğru. Yüzüne dokunmak istercesine vitrindeki aksine dokundu. “Kimsin sen?” Duyduğu boğuk sesten irkildi. Kendi sesine bir benzerlik aradı. Boğazındaki boğumlardan çıkan her bir harfin ses tellerine değip kulaklarına doğru yol aldığı o an, sonsuz bir uzunlukta geldi. Bedeni, sesi, ruhu sanki hepsi kendinden uzakta, kendinin dışındaydı. Bu sızı gelip onu bulduğundan beri bedeni korkunç bir dönüşüm geçirmişti. Kimilerini yeniden yaratan, varlığına anlam katan şey onun kalbini acıtıyordu. Bir kemik vardı kalbinin tam orta yerinde zamanlı zamansız etine saplanan. “Unut artık, unut artık, seni düşünmek istemiyorum.” Sırtını dükkânın vitrinine dayayıp elleriyle kulaklarını kapadı, kendine yabancı sesini duymak istemeyerek yere çöktü. Gözlerini de sıkı sıkı kapadı, rüzgârla yüzüne çarpar yağmur damlaları içini ürpertti. Birden yanı başında bir sıcaklık hissetti, onun nefesiydi sanki. Gözünü açmaya korkuyordu. Bir masal gibi başlayan ve serap gibi yok olup giden, yerine hastalıklı bir hasret bırakan, dışında olup da aslında tamamen ondan ibaret olan sevdayı bulamamaktan korkuyordu. Korktuğu zamanlarda şiir okurdu içinden, mırıl mırıl kendini sakinleştirmeye çalıştı. 

“Damla düştü toprağa cemre misali
En büyüleyici pırıltısıyla dün akşam,
Mis gibi kokusuyla büyüleyen etrafı
Eksikliğini hissettiğimiz ama söyleyemediğimiz,
Tek tek ama beraberce kardeşcesine
Göl gibi derler ya işte öyle durgun ve sessiz
Üzüntülülerini paylaşırlar sevinçleri paylaştıkları gibi ,
Lisanlarıyla sevgiden bahsederler hep
Esintisinde bir samyelinin bir ömür boyu,
Rahatlatıyor tüm sevgiye muhtaçları şu yağmur taneleri.

Murathan Mungan”

Ayağa kalktı, tekrar yağmura doğru bir adım attı. Tüm bedeni baştan aşağı yıkandı yağmurla, içinde hiç nefes kalmayıncaya dek bağırdı çığlıklarını yağmur damlalarına hapsetmek istercesine, gözyaşlarını yağmura kattı. Yağmur bir süre sonra veda etti kokusunu bırakarak toprakta, "yine geleceğim" dedi. Toprak biliyordu geleceğini, çünkü artık yağmurun zamanıydı.

18 Aralık 2017 Pazartesi

KİŞİSEL BİR SAVAŞ


 

-Savunman ne küçük hanım, anlat bakalım? Nasıl bu hale getirmeyi başardın her şeyi? Nasıl başarıyorsun her şey yolunda giderken dünyanı alt üst etmeyi bilmiyorum. Bıkıp usanmadın mı bu gelgitlerden? Yapma demiyor muyum sana hep, yapma!

+Askeri bir düzende olayım istiyorsun sen de! Ne olmuş biraz fazla içtiysem ve onunla konuştuysam.

-Ağzından çıkanları kulağın duymuyor ki hiç, kelimelerin nasıl tehlikeli birer silah olduğunun farkında değilsin, şuursuzsun, şuursuz! Nasıl toparlayacaksın bakalım yumurtladıklarını.

+Nöbetçi olduğumuz bir gece yalnız kaldığımızda konuşurum, çok sarhoştum, yanlış şeyler söylemiş olabilirim derim olmaz mı? Olur bence. Evet evet en iyisi konuşmak, kaçmakla olmaz.

-Bomba gibi düştü ortama o gece söylediklerin, ortam buz kesti birden. Ağzınla içmiyorsun şu rakıyı, içme o zaman!

+Ne var içtiysem, söyledim de ne oldu, aşıksın işte aşık değil misin ona?

-Benden kaç yaş büyük kızım, babam yaşında, aşık olsam ne olur. Kendinin en büyük düşmanı yine kendinsin şu dünyada yüz milyon adam varken niye en olmayacağına gidip aşık olurusun kı? Salaksın çünkü! Neymiş çok akıllı adammış, ilk kez biri beni anlamış, gözleri deniz gibiymiş. Siper kazıp koruyacaktın kendini, sokmayacaktın o bakışları kalbine. Soktun bak çıkaramıyorsun şimdi. Olur olmaz yerde kaçırıyorsun kalbinden. Herkes zaten bir haber peşinde, dört göz sekiz kulakla hakkında dedikodu yapacak bir şeyler bekleyenlere süper istihbarat verdin. Aferin sana 100 puan.

+Sen de çok üstüme geliyorsun ama, bu kadar saldırma bana. O kadar da kötü şeyler söylemiş olamam. Söyledim mi acaba? Söylemiş olabilirim, Arzu’ya bir sorayım o gecenin detaylarını da şu konuşma işiyle ilgili bir strateji geliştireyim. En kısa zamanda çözmem lazım bu meseleyi. İş yerindeki tüm hedeflerini olmayacak bir sevda uğruna feda edemem. Sevda da ne sevda ama, nasıl bakıyor bana öyle, içimi gören bakışlar, gözleriyle sarılıyor sanki.

-Yok yok hedefler, yaşam hedefleri onları düşünmelisin. Toparlamalısın dağıttıklarını. İçmeseydin keşke o kadar. Bilmiyorsun sanki alkolün sana etkilerini. Geri çekilmeyi de bilmiyorsun sözü diline alınca. Bilmezsin susmayı. Teslim olma bu sevdaya, diren, susmayı öğren, işine odaklan.

+Tamam haklısın, beyaz bayrak çekiyorum. Dinleyeceğim artık seni. Senin çizdiğin yol haritasını izleyeceğim. Söz veriyorum. Bir sorum var sana. Peki o zaman hayat madalya verecek mi bize? Onların istediği gibi yaşadık diye kazanacak mıyız savaşı? Sahi sen kazanınca ben yenilecek miyim? Ben kazanırsam sen yenilecek misin? Onlar kazanacak ikimiz de kaybedeceğiz…

 

24 Haziran 2016 Cuma

İçimde Bir Huzur


Uzun zaman oldu sana yazmayalı, farkındayım. Senin günlerin nasıl bilmem ama benimkiler hiç olmadığı kadar iyi bu aralar. Sana olan özlemimi saymazsak.  Zaman, hayatlarımızda delice akıyor. Dikkat ettin mi zaman biz çocukken yokuş çıkarmış gibi ilerliyor, gençlik uzaklaştıkça ise o yokuş birden inişe dönüşüyor. Tepeden aşağıya inmeye başladığımı hissediyorum ben de, öyle olmasa günlerin geçişini yavaşlatabilirdim. Bu aralar tek gördüğüm ucu bucağı olmayan bir iniş. Bu yüzden inişin tadını çıkarmaya çalışıyorum. Bir şeylere sıkı sıkıya tutunmadan. Son 10 gündür kafamın içi pırıl pırıl, hiç olmadığım kadar keyifle bakıyorum kendime. Ego ego dediğin şeyin ne olduğunu anladım ya sonunda sanki kocaman bir düğümü çözmenin ipucunu, hayatımda plağın takıldığı noktayı keşfetmiş gibiyim. Tepeden baktığımda gördüğüm sis dağıldı. Daha güvende hissediyorum kendimi. Zira inmeye başladığın vakit hızdan paniğe kapılıyor insan, kendini anlayamamışken hayatta neyin tadını çıkaracağını bile bilemiyorsun.

 

Benim her şeyle derdim var biliyorsun. En çok da kendimle ya!  “Daha yapmak istediğim çok şey var hiçbir şeyi yetiştiremiyorum, geç mi kaldım.” diye düşündüm dün. Geç kalmadım, kendimin hiç farkına varmadan da ömrümü geçirebilirdim. Bunun için doğru insanlar karşıma çıkmasa öyle olacaktı zaten. Gerçi bu tatminsizlik ve hayal kırıklıklarıyla bir gün yaşamaktan kendi elimle vazgeçerdim. Buna eminim.

 

Özümde olan kadını kendim sevmezsem, başkalarının sevgisine ihtiyaç duyduğum sürece hep hayal kırıklığı yaşayıp hep mutsuz olacağım. Hani sen anlatıp duruyordun da ben de anladım diyordum. Bilmek ve anlamak farklı şeylermiş. Geçen haftalarda öyle bir şey oldu işte bende. Hani filmlerde olur ya birden böyle flash back gibi sahneler uçuşur kahramanın aklında ve birden eveeet işte buymuş derler. Tam da öyle oldu işte. Psikoloğumun terapi esnasında sürekli dönüp dönüp söylediği aynı cümleler. Hepsi birden kafamda yeri yerine oturdu. Bilgi benim için kavrama dönüştü. Meğer ben söylediklerini hiç anlamamışım. Ama şu var ki kaplumbağanın hayatta kalması için kabuğu kendisi kırması gerekiyor. 7 yıl uzun bir süre belki ama kabuğumu kırabilmem için olgunlaşma sürem buymuş demek ki benim. “Objektif düşünmeyi öğren, bir yaşam manifeston olsun, sabırlı ol, mantıklı düşün…” bu söylediklerinin hepsi benim Yetişkin yanımı güçlendirmem için gereken yapmam ve üzerinde çalışmam gerekenlermiş. Nasıl bir zihinsel körlüğüm varsa ben bunların ne anlama geldiğini yeni kavrıyorum. Bildiklerimi unutmam gerek, çünkü içimde yankılanan ses beni doğru yönlendirmiyor değil mi?

 

“Kendinle yalnız kal.” derken de ne demek istediğini yeni anlıyorum. Ben kendimi tanımadığım için duygu ve davranışlarımı kontrol edemiyorum. Çünkü kaynağını bilmediğin şeyi kontrol edemezsin. İçsel huzur diye bir şey varmış gerçekten ve ben hayatımda ilk defa onu hissediyorum. Sorunlarım çözülmüş değil henüz. İçimde güçlendirmem gereken bir yön var. Onun kontrolü ele alması gerekiyor. İşte bundan sonra onun için çaba harcayacağım. Zihnimdeki seslerin kimden geldiğini farketmeye çalışıyorum bu aralar. Bu düşünce, bu duygunun kaynağı ne diye soruyorum.

 

Kendi kendime 0-3 yaş döneminde sevilmeye değer olmadığım kanısına nasıl varmışım bilmiyorum. Çok da önemli değil gerçi. Önemli olan beynimdeki bu yazılımın üstüne yeni bir yazılımla güncelleme yapmam. Çocuk egomla hep tatminsiz bir hayat yaşadım. Çünkü sadece ben kendimi kendi istediğim gibi sevebilirim.

 



 

 

 

9 Aralık 2015 Çarşamba

dönme dolap

oğlumla birlikte bir lunaparktayız. ben dönme dolaba binmek istiyorum. bu değişik bir dönme dolap yüksek bir kulenin hemen yanında ve dönme dolaba binebilmek için önce kuleye merdivenle çıkıyor ve kulenin tepesinden dönme dolaba biniyorsun. kuleye çıkıyorum. çıktığımda ne kadar yüksek olduğunu görüp bırak dönme dolaba binmeyi ayağa bile kalkamayacak kadar yüksekten korkup aşağı inmeye karar veriyorum. rahatlıkla çıktığım merdivenlerden korkarak aşağı iniyorum. yüksekten korkan biri değilim normalde ama rüyamda o dönme dolaptan ve yüksekten ödüm kopuyor. sonra oğlumla lunaparkta gezmeye devam ediyoruz. yorumu çok manidar.

Rüyada lunapark görmek, gerçekle kısmen ilgili olarak tabir edilir diyebiliriz çünkü bu rüya evin en küçük bireyi ile tabir edilir. Rüyasında lunapark gören rüya sahibi, evde yaşça herkesten en alt sırada olan kişiden hayır görecek demektir. Bu küçük beyefendi ya da hanım efendi ailesini çok sevindirecek başarılar elde edecek demektir. Örneğin okul birinciliği alabilir, sınavda alacağı puanla ilk sıralara yerleşebilir diye tabir edilebilir. Aynı zamanda yaşıtları arasında terbiyesi ve akıllığı sayesinde parmakla gösterilecek demektir.

Rüyada dönme dolap görmek, duygusal hayatta yaşanılan karışıklıkların kişiyi yorduğuna ve mantıklı kararlar almakta zorlandığını işaret eder. Dönme dolap görmek aynı zamanda herkesin düşüncesinden ve önerisinden etkilenildiğini, bir türlü kendi kararını veremeyen rüya sahibinin giderek hayatının kontrolünü kaybettiğini de alamet eder. Derinleşemeyen düşüncelerin, her konuyu yüzeysel algılamanın ve değerlendirmenin de tabiri olan rüya, aslında şanslı bir dönemde olunduğunu, sadece içinde bulunulan koşullardan uzaklaşarak daha duru bir görüş açısına sahip olunması gerektiğini bildirir.
 
Rüyada yüksekten korkmak, hırslarınız nedeniyle hak ettiğiniz başarıya ulaşmak için çok çaba sarf ettiğinizi ancak çabalarınızın bir süre daha sonuçsuz kalacağına delalet eder. Rüyada yüksekten bakıp korkmak, sahip olmak istediğiniz mevki ve makama çok yaklaştığınıza fakat yaşadığınız korkular ve cesaretsizliğiniz nedeni ile karşınıza engel çıkacağına işaret eder. Rüyada çıktığınız yüksekten korkup inmeniz ise, henüz işinizde yükselmeye hazır olmadığınıza, yükselseniz bile görevinizi layıkıyla yapamayacağınıza yorulmaktadır.

2 Aralık 2015 Çarşamba

tik tak

her sabah kalkmamız gereken saatte kalkıyoruz. kendiliğimizden değil de çalan bir alarm tarafından uyandırılarak. çünkü hepimizin görevleri ve sorumlulukları var. çocukların okulları, bizlerin işleri. kendiliğinden, doğal olarak uyanmak ne güzel oysa. bir yerlere yetişme telaşı olmadan, "zorunluluk" olmadan gözünü yeni güne açmak. bu telaş bizi öldürecek, iş güç değil. saatlerin arasına sıkışmış, kendi yarattığımız takvimlerin esiri olmuşuz. oysa tavşanların pazartesisi yok. doğada hiç bir canlı pazar gelse de dinlensem diye beklemiyor. yorulunca güvenli bir yer bulup dinleniyor. biz insanlar da bu güven ihtiyacı yüzünden mi bu kadar çok koşturuyoruz acaba? hayatta kendimize güvenli bir yer bulma çabası mı tüm bu koşturmaca. peki ne zaman bulacağız o güvenli yeri? emekli olduğumuzda, çoluk çocuk büyüyüp yuvadan uçtuğunda mı? ya orası da güvenli değilse. orada da yıllarca yorgun argın koşuşturmanın bedenimize verdiği hasarlar varsa? ya da hiç göremezsek o günleri. takvimler birden bizim için duruverirse? yavaşlamak istiyorum, sürekli dar zamanlara sıkışmamak. ben istiyorum da toplum bunu istemiyor. hadi kara kitap uyanma saati çocuk okula sen işe, kahvaltı yapmak için yarım saat erken kalkmalısın, bugün biraz hastayım biraz yatsam desen öyle bir hakkın yok. okul çocuğu, iş seni bekler. işe gidince şu kahvemi içerken iki satır kitap okuyayım da kahve boşa gitmesin diyemezsin çünkü mesai saati denen sınırlar içinde sen işverenin mülkiyetindesin ve o ne isterse onu yaparsın. parayı veren düdüğü çalar misali. sen düdük olursun tüm gün ötersin. akşam eve pestilin çıkmış gelirsin, yemek saati, yatma saati...yatma saatini aman çok geçirme sonra ertesi gün iş yerinde verimin düşer. her şeyin bir saati var. zaman yönetimi yapabilirsen belki keyif dakikaları yaratabilirsin kendine, aman doğru planla zamanını. pek bir plancı programcı olduk. hızlandıkça azala azala zamanın esiri olduk. tik tak saat ilerliyor bak, hadi diyor yatma saati!

1 Aralık 2015 Salı

Aralık

toparlanalım ve yazalım çağrısına uymak için yazıyorum bu satırları. uzun zamandır facebook, instagram da çoğu zaman başkalarının cümlelerini paylaşarak içimi susturmaya çalışıyorum çünkü. bir tür ruh uyutucu ninni gibi. başkalarının kelimelerini kendi kelimelerimizin yerine koyuyoruz. diziler, filmler ve kitaplarla güzel şeyler de olduğunu düşünmeye çalışarak içimde ölen şeyleri diri tutmaya çalışıyorum. kendi hayatımdan umudum yoktu ya eskiden, kara bir kitaptı ya içim. işte o kara kitabın sayfalarına yaldızlı kalemlerle yazılar yazıldı. ben büyüdüm, kendimi biraz daha anladım. hüzünlü olmaya da hakkım olacağını, hayatın amacının mutluluk olmadığını ve dünyanın benim etrafımda dönmediğini anlama yolunda adımlar attım. attım atmasına da gökyüzündeki kederden nasıl etkilenmez bizim gibileri? sanki hiç umut kalmamış gibi. pamuklara sarıp sakladığımız umudu birileri çamurlu ayaklarıyla evimize girip şemsiyesiyle dürdüp yere düşürüp kırıyor sürekli. her gün yeniden umut yaratmaktan yorgun düşüyoruz. çok savaşçı bir ruhum yok benim, teslimiyetçiyim. ama bu durum değişmeyecek diye bir şey yok tabi ki. mücadele etmeden kim hayatta kalabilmiş. yaşamış olmak için yaşamamaktır bugünden sonra kararım ve haklılığına inandığım değerler ve doğrular için dimdik ayakta durup savaşmaktır. iyiyi, doğruyu, güzeli, umudu görüp ona odaklanıp onu anlatmaktır. üşenmeden şuraya bir iki satır yazmaktır. bana ait, benim içim kokan. 1 Aralık günü alınmış bir aralık açıp içeriye temiz havanın girmesini sağlama kararıdır.

13 Nisan 2015 Pazartesi

KALP


Polis olay mahalline ulaştığında sırılsıklam bir yatakta cenin pozisyonunda buldu maktülü. Hiçbir boğuşma emaresi, bir damla kan yoktu, ama kalbi atmıyordu. İntihardan şüphelendi polisler, evin her yerinde boş ilaç kutuları aradılar, bulamadılar. Sahi yatak niye bu kadar ıslaktı? Olay yeri inceleme uzmanları yatağı böylesine ıslatan sıvıdan örnek aldılar. Yatağın başucunda okuduğu kitabı vardı. Kitabı açtıklarında yere kuru bir gelincik düştü. Gelinciğin izi olan sayfanın kenarına el yazısıyla yazılmış bir şiir. Uzman şiiri okudu, eğildi,  gelinciği alıp kitabın içindeki yerine yerleştirdi ve kitabı delil olarak bir poşetin içine attı. Olay yerine geldiklerinden beri sürekli aynı şarkı çalıp duruyordu müzik çalarda. Uzmanlardan biri Cd’yi çıkarıp başka bir poşete koydu. Maktülün sağ avucu sıkı sıkı kapalıydı, öylesine sıkmıştı ki tırnakları avuç içine batmıştı. Uzmanlardan biri yavaşça açtı parmaklarını, ellerinin arasından çıkan fotoğrafa şöyle bir baktı ve elindeki delil poşetlerinden birinin içine attı.  Günler sonra Başkomiser Zelal otopsi raporunu ve olay yeri inceleme raporunu okuyordu. Gelinciğin olduğu kitaptaki şiiri okudu önce :

“Ey kimselere değişmediğim

Ayrılığın neden bunca ağır”
 
biliyordu bu şiiri. Sanırım Birhan Keskin’in bir şiiriydi diye düşündü. Kitabı şöyle bir karıştırdı ve diğer delile baktı. Avuç içindeki fotoğrafın kime ait olduğunu bulmak kolay olmuştu, eski bir sevgiliye aitti. Bitmiş bir ilişkiye. Tüm yatağı sırılsıklam yapan şeyse maktülün göz yaşlarıydı. Olay yeri inceleme raporunu okumayı bitirip otopsi raporuna geçti Zelal. Maktülün yaşı: 35, Cinsiyet: Kadın, Ölüm saati: 01:15, Ölüm nedeni: Kırılmış bir kalp.

18 Ağustos 2014 Pazartesi

dinle sevgili ruhum

uzun zaman oldu yazmayalı. hem buraya hem de defterlere. sanki günün içinde sürüklenip duruyorum. her şey hızlı yaşandığından paylaşımlar da hızlı olmalı. o yüzden anlık fotoğraf ve bir iki kısa cümleyle halimizi anlatır olduk. illahaki anlatmaktan paylaşmadan vazgeçmeden. yaşadıklarımızın tanığı olsun istiyoruz. sanki tanıklar olmazsa yaşanmamış sayılacak ya da yaşadıklarımız o kadar önemli olmayacak gibi. asıl sorun da bu ya zaten. önemli olmak. varlığımıza bir anlam aramak.kabul görmek. tekrar yazmaya başlayabilir miyim bilmiyorum. deneyeceğim... burası bir nevi ağlama duvarımdı, çelişmelerimi, isyanlarımı yazıyordum. az yazdığıma göre huzura eriyorum galiba. dinginliği yazmak daha mı zor?

31 Mart 2014 Pazartesi

yanlış nerde bulamıyorum

Cumhuriyetin Onuncu Yıl Nutku

Türk Milleti!

Kurtuluş Savaşı'na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun!

Şu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.

Yurttaşlarım!

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bundaki muvaffakiyeti, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz; çünkü, daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.

Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.

Çünkü,Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.

Büyük Türk milleti!

On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiç birinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Türk milleti!

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

Ne mutlu Türküm diyene!

Ankara, 29 Ekim 1933

13 Şubat 2014 Perşembe

iyi adamın sorguya çekilmesi

İyi Adamın Sorguya Çekilmesi


.

öne çık: duyduk ki

iyi bir adammışsın

satılık değilmişsin ama

eve düşen yıldırım

satılık değildir o da

dönmezmişsin bir kez söylediğinden

neymiş söylediğin

onurluymuşsun, söylermişsin düşünceni açıkça

hangi düşünceni

yürekliymişsin

kime karşı

bilgeymişsin

kimin için

düşünmezmişsin kendi çıkarını

kiminkidir o zaman düşündüğün

iyi bir arkadaşmışsın

iyi insanlar da var mı arkadaşların arasında



dinle şimdi: biliyoruz

düşmanımız olduğunu. onun için

bir duvar önüne götüreceğiz şimdi seni

ama hizmetlerini

ve iyi yanlarını da göz önünde tutarak

iyi bir duvar seçeceğiz sana ve

seni iyi tüfeklerden çıkacak iyi kurşunlarla vurup

iyi bir kürekle iyi toprak atacağız üstüne

.

Bertolt Brecht


19 Ekim 2013 Cumartesi

vazgeçiş

istikrarsız biriyim ben. öyle başladığım bir işi düzenli olarak devam edemem. sıkılganım galiba biraz da. mesela durmadan dökülen, sıçan kuyruğu kadar kalan saçlarım için yeni ilaçlar arayışına girerim ama en fazla iki ay kullanmaya sabrım var. sonrasında cozutuyorum. aynı şey başladığım diyetler için de geçerli. hayır vermem gereken 5-6 kilo olsa başarılıyım. yani o 5-6 kilo sürecinde hırslı azimli, en meşhur diyet uzmanından bile daha bir uzman daha bir azimliyim. ama geçti mi iki ay bana bir kal geliyor. mesela bloga da yazmıyorum uzun zamandır, yazmaktan da sıkılıyorum, okumaktan da bazen, amaaaan moduna geçiyorum. kendimden de sıkılıyorum mesela ara ara. ah bir becersem kararlı, azimli, istikrarlı olmayı. bunlar hep burcum boğa ve yükselenim ikizlerin kabahati. ah ben bir oğlak burcu olacaktım ki...

not:  şarkının konuyla alakası yok. ben çok severek dinliyorum da bu aralar sen de dinle istedim.

16 Eylül 2013 Pazartesi

kahramanın yolculuğu 1

hepimiz bir öykü kahramanıyız hayatta. bazen öykümüzün içinde mucizeler yaşadığımıza, öykümüzün başkalarının öyküsünden özel olduğuna inandırmaya çalışırız kendimizi. kim bilir belki de buna inanmaya ihtiyacımız var ayakta, hayatta kalabilmek için.

erkek ve kadın tek bedenmiş ve tek yürekmiş ya hani, sonra tanrıları kızdırmışlar ve tanrılar o bedeni ikiye ayırıp yeryüzüne göndermişler. insanoğlu işte o bedeninin, kalbinin yarısını arar dururmuş hep. belki de bu sadece bir efsane. insan aslında kendi başına bir bütün. aradığı diğer yarısı da kendisi.  yoksa neden her sevda sonlu, her aşk acılı, öbür yarım dediğin imkansız olsun.

her sevda sonlu. hayat da sonlu değil mi zaten. dünyanın bir sınırı, evrenin bile bir sınırı var belki. sevda neden sonlu olmasın? her sevgi tüketilmeye mahkum. dalga gibi yukarı doğru çıkıp doyum noktasından sonra aşağı doğru inmeye başlıyor. sonrası dümdüz bir çizgi, kalbin atmadığı. tek, düz bir ses.

bazen de yanlış zamanda doğru insanla karşılaşırsın işte o zaman bilirsin ki son diye bir şey yok. sonunuz olmaz, çünkü her son bir başlangıça ihtiyaç duyar. yine de boşluğa doğru bir adım atarsın. işte o zaman başlar kahramanın yolculuğu.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

ayakta kal

şarkı: oğlumla bu aralar en çok dinleyip eşlik ettiğimiz şarkı.

biliyorum uzun zamandır uğramaz oldum buralara. ıssız kaldı uzun zaman içimi döktüğüm, dertleştiğim bu sayfalar. garip haller içindeyim de ondandır. 31 mayıs'tan bu yana bana da bir haller oldu. kah endişeli, kah umutlu, bir dargın bir barışık, öfkeli, heyecanlı, bazen gururdan bazen kaybedilenler için ağlamaklı oldum. korkunun içimde yarattığı koca karanlığı gördüm. kendi karanlığımla yüzleştim. mesela artık kara olmamaya karar verdim. kara kitap değil bundan böyle adım. karanlığı çağırmamak adına, üretkenliği, doğumu, yeni başlangıçları simgelesin diye "akana" yazıyor artık. o yüzden de kendimi kötü hissettiğimde söylenmek, şikayet etmek, mızmızlanmak yerine sessizliği tercih edeceğim. kötülük kötülüğü, karanlık karanlığı doğuruyor. oysa ki korku en büyük karanlık ve karanlık aslında sadece ışığın yokluğu. ışıksa sevgi. sevgi varsa korku yok, sevgi varsa inanç var, umut var. içimdeki karanlığın kenarında durdum ve onun varlığını kabul etmeye ve onu sevmeye çalışıyorum. kolay değil...

korkusuzlara selam olsun.

7 Temmuz 2013 Pazar

7 Haziran 2013 Cuma

dünyayı güzellik kurtaracak

neydi bir arada tutan şey bizi...
neydi birleştiren bunca farklı insanı?

sevmek.

farklılıklarıyla sevmek.
görüşlerine katılmıyorsan eleştirmek.
yargılamadan, azarlamadan, kendi görüşünü dayatmadan eleştirmek.
kendine benzetmeye çalışmadan, benzemeyeni hor görmeden, ayırmadan, yok saymadan, en doğrunun kendi bildiğin olduğuna inansan bile yine de dinlemek. hak vermesen de destelemesen de tercihine saygı duymak.

düşünüyorum da çok mu zor bunu yapmak diye.

yüreğin korku doluysa, kendine ve varlığına inanmıyor, gücün içinden değil de makamından geliyorsa ve güçlü olmayı hakaret etmek, bağırmak, dinlememek, dediğim olacak olarak biliyorsan zor, gerçekten zor.

hani demiş ya birileri " acıyalım, şefkat gösterelim. " şefkat acımayla gelmez, çünkü insan sadece kendinden küçük gördüğüne acır. şefkat sevgiyle gelir.

hayatı seven, hayatını seven gençlerin kendi hayatı üzerinde karar verme hakkının elinden alınması çabasına karşı dik bir duruşudur bu.

başı açık ya da kapalı her  kadının kendi bedeni üzerinden yıllardır sürdürülen siyasete yeter demesidir bu.

bir bilinç uyanışıdır bu.

hani herkes diyor ya üç-beş ağaçtan ötesine geçmiştir bu. ben katılmıyorum pek. bu tam da üç-beş ağaç meselesidir. yıllardır rant için satılan, yağmalanan ormanların, ağaçların, derelerin kıymetini anlamış belki de farmville oynayarak hayatında hiç gerçeğini görmediği elma ağacının, domatesin özlemini duymuş bir neslin, sanal da olsa paylaşmayı öğrenmiş bir neslin doğaya masumane sahip çıkışına bile gösterilen tahammülsüzlüğün yarattığı bir patlamadır.

çok sevdiğim bizim aile filminde yaşar usta  susar susar ama sabrı taşınca saim bey'in bürosuna gelir ve içini döker ya, işte o tepkidir bu.

yaşar usta-bak beyim, sana iki çift lafım var.koskoca adamsın.paran var, pulun var, herşeyin var.binlerce kişi çalışıyor emrinde.yakışır mı sana ekmekle oynamak.yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak.ama nasıl yakışmaz.sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saaddeti çok gören.anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor.ama ben boşuna konuşuyorum.sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum.hıh.sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi saim bey.sen mi büyüksün.hayır ben büyüğüm, ben, yaşar usta.sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç.gözümde pul kadar bile değerin yok.ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiç birşey yapamayacaksın.yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi.çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız.bizler birbirimizi seviyoruz.biz bir aileyiz.biz güzel bir aileyiz.bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun.dokunma artık aileme.dokunma çocuklarıma.dokunma oğluma.dokunma gelinime.eğer onların kılına zarar gelirse ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemis olan ben, yaşar usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni.anlıyor musun.vururum ve dönüp arkama bakmam bile


der ve çıkar saim bey'in odasından. işte gezi parkı'nda ve ülkemizin diğer illerinde olan gösteriler tam da budur işte.

ülkemiz bir mozaik orada herkes hem fikir. evet müslümanız ama farklı mezhepler var ve müslüman olmayan azımsanamayak sayıda insan, evet burası türkiye lazı, çerkezi, arnavutu, kürdü, türküyle çok farklı ırkların bir arada yaşadığı bir ülke, muhafazakarıyla, dindarıyla (ben gerçek dindarların muhafazakar olmadığını düşündüğüm için özellikle ayrı yazdım), ateistiyle rengarenk bir ülke.

fazla rengin nesi kötü? niye tek renk yapma çabası? rengin olmadığı yerde karanlık vardır. ışıktır rengi yaratan.

atatürk'ü sevmek ya da sevmemek gibi bir farklılığıysa hiç düşünemiyorum bile. şu an özgürce dilimizi konuşabiliyorsak, camilerde ezan sesi duyuabiliyorsak, vatanımız dediğimiz bir yerde yaşayabiliyorsak, ingiltere'nin, fransa'nın sömürgesi değilsek bu o büyük lider ve kurtuluş savaşında vatanını canıyla savunan insanların sayesindedir. yaptığı her şey doğru olmayabilir, bazı yaptıklarını beğenmiyor, onaylamıyor olabilirsiniz, ben de atatürk'ün tabulaştırılmasını saçma buluyorum. sonuçta o da bir insandı. vatanına aşık, cesur, ileri görüşlü, insana saygılı ve sevmeyi bilen bir insandı. bu insan cumhuriyeti kurarken bu genç cumhuriyetin varlığını sürdürebilme şartlarını büyük bir ileri görüşlülükle sundu bizlere.

bazen diyorum ki artık chp logosunu değiştirse de chp karşıtları, yılllarca sağ, sol diye ayrılan insanlar bu altı ilkenin gerçek anlamını kavrayabilse. insanlar neye odaklanıyorsa diğerine sağır. altı ok'u görünce insanlar chp'yi hatırlamasa da gerçeği görse.

- Cumhuriyetçilik

Cumhuriyet; egemenliğin halkta olduğu devlet yönetimi demektir. Cumhuriyet, demokrasinin bir uygulama şekli olup halkın kendi kendini yöneterek, yönetimde söz sahibi olduğu rejim demektir. Cumhuriyetçilik ise devlet yönetiminde cumhuriyetin bulunması demektir. Arapçada halk demek olan "cumhur" kelimesinden gelir. Bu bakımdan, halk ve yönetim kelimelerinin bir araya geldiği "demos" ve "kratos", yani demokrasi sözcüğünün eş anlamlısı kabul edilebilir.

-Milliyetçilik

Millet; geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşayan, gelecekte de bir arada yaşama inancında ve kararında olan, aynı vatana sahip, aralarında dil, kültür ve duygu birliği olan insanlar topluluğudur.
- Halkçılık

Halkçılık ilkesi, ulusal egemenliği ön planda tutar ve demokrasiyi benimser. Devlet, vatandaşın refah ve mutluluğunu amaçlar. Vatandaşlar arasında iş bölümü ve dayanışmayı öngörür. Ulusun devlet hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlar. Atatürk’ün halkçılık ilkesinden anlaşılan; toplumda hiçbir kimseye, zümreye ya da herhangi bir sınıfa ayrıcalık tanınmamasıdır. Bütün herkes kanun önünde eşittir. Halkçılık ilkesine göre; hiçbir kimse başkalarına karşı din, dil, ırk, mezhep veya ekonomik açıdan üstünlük sağlayamaz.

- Laiklik

Laiklik, devletin vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca, herhangi bir inancın, özellikle de bir toplumda egemen olan inancın, aynı toplumda azınlıkların benimsediği inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Diğer bir tanımlamayla da devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir ki devlet düzeninin, eğitim kurumlarının ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasını amaçlar. Ayrıca, din işlerini kişinin vicdanına bırakarak bireyin din özgürlüğünü koruyabilmesini sağlar.

- Devletçilik

Ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği veya yetersiz kaldığı ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesini öngören ilkedir. Atatürk’ün devletçilik ilkesi; Türk toplumunun ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için gerekli olan ekonominin güçlendirilmesi ve ulusallaştırılmasıdır. Devletçilik ilkesine göre, devlet ekonomiyle ilgili olarak doğrudan doğruya müdahale yapabilir. Ekonomik teşebbüsler sadece devlet tarafından yapılmayacak, özel teşebbüslere izin verilecek fakat hiçbir özel teşebbüs devlet kontrolünden ve teftişinden çıkamayacak.




- İnkılapçılık

İnkılapçılık (Devrimcilik), Türk ulusunun çağdaşlaşması yolunda yapılan Atatürk devrimlerinin benimsenmesi, geliştirilmesi ve her türlü tehlikelere karşı korunmasıdır. Devrimcilik ilkesi, aynı zamanda bir "Sürekli Devrimcilik" anlayışını da yansıtmaktadır. En ilerici kurumlar bile, koşullar içinde eskir. En ileri bir devrimin bekçiliği ile yetinenler, günün birinde değişen koşulların gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamazlar.

bu ilkelerin okullarda ezberletilmesi değil yapılması gereken, bu ilkelerin her birinin genç türkiye cumhuriyeti'nin ilerleme yolunda nasıl bir ışık olduğunun anlatılmasıdır. atatürk'ü sevmeyebilirsiniz, yaptıkları için minnet duymayabilirsiniz, ama bu ülkenin varlığını sürdürmesi için öne sürdüğü bu ilkelerin arkasında olmamanızı anlayamıyorum. o zaman da aklıma bu ileri görüşlü adamın gençliğe hitabesi geliyor ister istemez.

çok dolmuşum, uzun bir yazı oldu. yaşananlar beni endişelendiriyor, ama bir taraftan da umudum bileniyor. zekanıza ve mizahınıza kuvvet diyorum gençler. saygı ve sevginizi yitirmeyin.

dünyayı güzellik kurtaracak.


not: bu arada penguen belgeseli yayınlayan cnn türk'e kızıp durmayın yav, adamlar küresel ısınmaya vurgu yapmak istemişlerdir belki. hani ormanlar yok oldukça küresel ısınma artıyor ya. dolaylı anlatım.










31 Mayıs 2013 Cuma

ali kıran baş kesen


Külhanbeyi ağzında “Ali kıran baş kesen ” diye bir deyim vardır.Bıçkın ve acımasız serseriler hakkında kullanılır.Bu deyim aslında “Dal kıran baş keser” atasözünden galattır.

Atalarımızın insanları ağaç ve bitki sevgisine teşvik için dal kıranın baş kesmiş kadar suçlu olduğunu belirtmeleri eskiden beri Türk-İslam töresinde ağaç ve bitki hukukunun derinliğini gösterir. Fatih’e affedilen “Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim. " sözü gibi.



neyi biliyorsun?

"soru sormasını bilmiyorsun çocuk dedi. soru sormuyorsan ya her şeyi biliyorsun ya da önem vermiyorsun demektir. "

doğru soru sormak nasıl öğrenilir?

- ben senden çok şey öğreniyorum da senin gibi birine ben ne öğretebilirim diye düşünüyorum.

"en iyi bildiğine inandığın şeyi öğret çocuk."

en iyi neyi biliyorum ben?

insan bir şeyi iyi bildiğine dair nasıl bir yargıya ya da karara varır?

28 Mayıs 2013 Salı

bütün özlediklerim benden uzakta yaşıyor

size de olur mu bilmem, bazen bir konuşmanın orta yerinde, bir film izlerken, parkta tek başıma etrafı izlerken ya da oğlum bana bir şeyler anlatırken ya da kitap okurken zihnimde bir şarkı çalmaya başlar.soundtrack gibi birşey. o anın ya da o anda hissettiğim duygunun bana getirdiği şarkıdır o. tıpkı bazı anlarda burnuma gelen kokular gibi. bugün de sabah çok sevdiğim bir arkadaşım izmir'e taşınmaya karar verdiğini söylediğinden beri zihnimin içinde sürekli aynı şarkı çalıyor.

Öyle uzak ki yerim
Uzakları aşıyor
Bütün özlediklerim
Benden ayrı yaşıyor
Ya herşeyim ya hiçim
Sorma dünya ne biçim
Bir kördüğüm ki içim
Çözdükçe dolanıyor

bugünlerde ayrılışlar yaşıyorum. biten bir şeyi devam ettirmek için artık ısrar etmekten vazgeçmeliyim, ama bitip bitmediğinden emin değilim.gerçekten hayatta benzer frekansta olduğumu hissettiğim insanlardan birer birer ayrı düşüyorum. şimdi de arkadaşımın kararı. gerçek dostluklar uzakta da olsa devam ediyor ona bir itirazım yok, ankara'da var zaten öyle bir dostum. ama mesela canım dışarda kahve içip sohbet etmek istediğinde ya da ağlayacak bir omuza, beni heyecanlandıran bir şeyi beni yargılamadan paylaşacak ve sevincime ortak olacak birine ihtiyaç duyduğumda ne olacak? ha diyince gidilmiyor, telefon ya da internet gözlerinin içine bakarak konuşmanın, gülüşünü görmenin, kokusunu duymanın yerini doldurmuyor. günler yine gelip geçecek, hayatımıza girenler, çıkanlar olacak.kalbimiz kırılacak, mutlu olacağız. galiba ben en çok özlem duyacağım. "bütün özlediklerim benden uzakta yaşıyor" zihnimde en çok yankılanan şarkı olacak.