29 Eylül 2010 Çarşamba

100 dere tepe düz :))

benim için inanması oldukça zor,ama işte oldu.benim ne yazdığımla ilgilenen ve izleyen tam 100 kişi var.belki de izlemeyen,ama hergün açıp okuyanlar da var.herkese teşekkürler.ben de teşekkür için küçük bir hediye vermek istedim.hediyeler aşağıda :)))


araba ve bakugan fotoya bıdığın ısrarı üzerine girdi,ama onlar hediyeye dahil değil.benim için en değerli şey kitaplarım.bu dört kitabı da kütüphanemden seçtim.itiraf ediyorum ayrılmak biraz güç olacak. :)))

keşke herkese böyle küçük hediyeler verebilsem,gönlüm zengin ama maalesef cüzdanım değil!

o yüzden bu hediyeyi sadece bir kişi kazanacak.

sizden istediğim bu yazının altına ilk düşündüğünüzde aklınıza gelen en sevdiğiniz kitabı ve yazarını yazıp,bir kaç kısa cümleyle niye kitabı sevdiğinizi anlatmanız.15 ekim'e kadar yorumlarınızı bekliyorum.sonra öyle random falan bilmediğim için isimlerinizi kağıtlara yazıp karıştırıp oğluşuma çekiliş yaptıracağım ve kazananı blogda yazacağım.mail adresime adresini yollayınca da kitaplar kazanana kargosu ödenmiş olarak postalanacak.

yarım elma gönül alma...teşekkür ederim.

not:sanart madame haklısın neden benim aklıma bir kişiye hediye etmek gelip saplandıysa.evet her kitap bir kişiye,yani toplam dört hediye. :)))

28 Eylül 2010 Salı

kendimi kaybetmesem bari

kaç gündür açıp açıp kapatıyorum sayfayı.yazmak istiyor bir yanım diğer yanımsa karşılaşacağı kelimelerden korkarcasına vazgeçiriyor yazmak isteyen beni.

iş yerinde ay sonuna kadar yetiştirmem gereken bir iş var,ama evraklarım ve bilgilerim eksik olduğu için tamamlayamıyorum.elimde o iş varken başka birşeye konsantre de olamıyorum.bu durum beni çok bunaltıyor.

eşim müşterileriyle birlikte kıbrıs'a tatile gitti.biz bıdıkla evdeyiz.dün akşam ceviz kırma,ezme faaliyeti sonrası kahvaltılık cevizli salça yaptık.herkes kek falan yapar biz kahvaltılık salça...işimiz bittikten sonra biraz tv izlemek istedi,ama o kadar yorulmuş ki 9.30'da sızdı.ben de günlerdir uykusuz olmam nedeniyle 10.30'da uyumuşum. nabokov'un göz adlı kitabını okuyorum.ince bir kitap,ama benim zihnim o kadar dağınık ki okuduğumu anlamayıp aynı satırları tekrar tekrar okuyorum.bir bitirsem manzaradan parçalara başlayacağım. gerçi bugünlerde analitik psikolojiye tekrar ilgi duymaya başladım.jung ve arketipler üzerine biraz okuyup araştırmak istiyorum.

kirli sepeti yine ağzına kadar dolu,ama makinanın durmasını bekleyip asabileceğimi hiç sanmıyorum.aslında eve gayet enerjik gelmiştim.yeşil cüzdanımdan kartlarımın kayması nedeniyle eski cüzdanımı kullanmaya karar verip yeşil cüzdanı boşaltıncaya kadar.ehliyetim yok.araba kullanmayı bilmediğim için cüzdanımda öylece duran,kimlik olarak bile kullanılmayan ehliyetim yok.ben şimdi ne yapacağım?bir sürü prosedür.herhalde önce karakola gidip kaybettiğime dair tutanak tutturmakla işe başlamalıyım.yenileme için de seri numarası falan gerekiyormuş.kardeşim nerden bileyim seri nosunu, ehliyet elimde yok ki!akşam akşam çok fena keyfim kaçtı.

güzel bir konuyla bitireyim yazı güzel sonlansın.pazar günü oğluşumla korupark'ta 5D film izledik.jet pack.toplam 6 dk için kişi başı 7,5 tl biraz pahalı olsa da çok eğlendim,çok güldüm.oğluşun da biraz başı dönmüş,ama hayatının en eğlenceli günüymüş. sonra birlikte hasırönünde yemek yedik, ordan da özsüte gidip pasta ve kahve keyfi yaptık.tam çıkacaktık ki kipa'da 1 tl günleri başlamış,bakmamak olmaz diyip kipa'ya daldık.oğluşun bakuganları için plastik kutu aldık ki hepsi bir arada olsun.sonra evimize gelip pınar pizzamızı fırına atıp,pişirip yedik.canım arakadaşım benim. :))

ehliyetim kayııııp :(((((((((((( ağlıcam şimdi.

hayat böyledir


Hayat böyledir. Çaresizlik ve tehlike anları vardır ki, o zaman çırpınmaya ve haykırmaya gelmez. Batar insan ve boğulur. Marifet o anları geçirmektir. Sonrası gittikçe kolaylaşır. Kadere teslim olmak lazımdır o anlarda. Bu acizlik değildir. Dikkat et sözüme:
Bu dünyada ölümden başka hemen her şeyin çaresi vardır.


Peyami Safa, Yalnızız

26 Eylül 2010 Pazar

???

uykusuzluk çekiyorum bugünlerde.uykudan ölüyorum,yatağa gidince birden tüm düşünceler kafama doluşup hepsi zihnimde birere şimşek çaktırıyor ve uykum kaçıyor.hayır ertesi sabah işe gitmeyeek olsam hiç sorun değil,ama yarın işe gitmem ve çooook çalışmam gerek.geçen hafta biraz kaytarıkçılık yaptığım için yine işlerim sıkıştı.

içiiim bir hoş,dudaklarımda aynı tebessüm,ah ne hoş...alaylı bakışlar takınıp hayır hayır hayır deme banaaaa....

24 Eylül 2010 Cuma

uykusuz

penguen'in 8.yılı uykusuz'un 3.yılı vesilesiyle mizah dergilerinde bir neşe.uykusuz 32 sayfa,penguende özel ek var.dünkü sıkıntılı psikolojimi bertaraf ederler diyerek ikisini de aldım.çok güzeldi.ama uykusuz'da ersin karabulut'un çizdği yeraltı öyküleri de neydi öyle.çizimler çok gerçekçi,çok güzel,ama konu beni mahvetti.çok canım acıdı.nerden de aklına gelmiş.

mizah dergisi okuyup kafa dağıtalım derken yüzüme tokat yemiş gibi oldum.

23 Eylül 2010 Perşembe

all we need is love


“Onların kahırla verdiği nefesler karışırmış havaya. Senin sebepsiz sandığın sıkıntılar bu havayı içine çekmendenmiş.” diye yazmış aydan atlayan kedi.


geçen gün newsweek’de ayna nöronlarla ilgili bir yazı okumuştum.bazı insanların aynı nöronları çok gelişkin olurmuş ve etraflarında yaşanan olumlu ya da olumsuz her şeyi toplar ve kendi duygularıymış gibi yaşarlarmış.benim korkunç filter mekanizmam ise sadece olumsuzları alıp,olumluları filtrenin altında bırakıyor.


dün akşamdan bugüne taşıdığım bir keder duygusu var yüreğimde.hayat bir karar ve seçim süreci diyor psikoloğum ve ben hep mutsuzluğu seçiyorum. geceleri uyuyamıyorum sonra sabah işe konsantre olamıyorum.kafam bomboş olsun istiyorum,kafamı boşalttıkça içim de boşalıyor sanki.oturup bir parkta tüm gün kitap okumak etrafımı izlemek istiyorum.işten kaçış bahaneleri mi üretiyorum kendime?birazcık da olsa mutlu olurum belki diye kitap aldım bugün.ufacık bir Güneş doğdu sanki,sonra yine karamsar düşünce geldi arkasından.bu kitapları okuyacak vaktin var sanki.alıp alıp borçlanıyorsun.verdiğin hiç bir sözü tutamıyorsun.hani uzun bir sure kitap almayacaktın.sen kararsız,iradesiz şişkonun tekisin.bir başkasının beni eleştirmesine gerek yok ki ben zaten kendimin canını yeterince acıtıyorum. Chuck Palahniuk’un kitabı intihar girişiminde bulunduktan sonra ölüden beter hâle gelmiş kocası hastanede, komada olan, on iki yaşındaki kızına ve kayınvalidesine bakmaya çalışan bir kadının güncesi olan günce’de işte bu intihar eden koca ilk tanıştıkları zamanlarda göğsündeki broşların iğnesini tenine batırarak canını yakıyor,bu yaşadığını,hala hayatta olduğunu hatırlatıyor adama.ben de canımı acıtarak yaşadığımı anlıyorum.sevilmeye ihtiyacım var.sevgi arsızı olmak istiyorum.ben de o adam gibi broş takmayı çok seviyorum,aile yadigarı eski broşlarım yok,ama en sevdiğim takı broş.broşun iğnesini değil,ama daha kötüsünü dilimin iğnesini batırıyorum etime.kan tenimden değil,ama yüreğimden süzülüyor. ortam insanı değilim ben,hani böyle ya gelse de şenlensek diye her yere çağırılan durmadan aranan insanlardan değilim.iyi bir dinleyiciyim sadece.ihtiyaç duyulduğunda yaslanılacak bir omuzum.o yüzden belki de yalnızlığım.samimiyetsizlik o kadar yoğun ki ben sanki dışındayım herşeyin a. ile e. konuşuyorlar birinin giydiği elbisenin gecelik gibi olduğundan bahsedip gülüyorlar bense düşünüyorum ki o kendine yakıştırmış ve giymiş bizene, sonra a. e.’nin unutganlığıyla dalga geçiyor ve gülüyorlar,ben de kendimi gülmeye zorluyorum.bence komik değil,ama sanki bu muhabbete de katılmazsam ortamın iyice dışında kalacağım. bugün mail kutuma gelen bir yazı evren sana mesaj yolluyor kızım duy artık dedirtiyor. “all we need is love” kendimi sevmeye ihtiyacım var.


All We Need Is Love


Everyone looks outside for everything, including love. Love is all that everyone wants. Their purpose in life is love; to love someone, to be loved, to love their car, to love their dog, to love their garden etc. But all these types of love are perishable and are destined to fade away. The love we really want is within us all the time. When we feel love, where is the love coming from? It is within us, that’s because we are love. So I need to sit in silence and get to know myself again, because when I get to know my true self I will find out that I am love. I don’t need to look for it outside. I have an imperishable supply of the most sweetest love possible within me.

22 Eylül 2010 Çarşamba

kürk mantolu madonna

160 sayfalık bir kitap,başlayayım bakalım okumaya dedim ve cumartesi günü başladığım kürk mantolu madonna'yı pazar günü bitirdim.birçokları için belki yavaş bir okuma,ama benim için hızlı oldu.

uzun zamandır okuduğum hiçbir kitapta bu kadar çok yerin altını çizmemiştim.kitabın daha başında anlatıcının hissettiği kendini değersiz görme hissi beni çok etkiledi.

altını çizdiğim ilk cümle:

"her şey, her şeyi olduğu gibi kabul etmekteydi."syf.13

her şey her şeyi olduğu gibi kabul ederken benim kendimi olduğu gibi kabul etmem niye bu kadar zor diye sordum kendime.herkese bu kadar empatikken niye kendime karşı bu kadar empati ve sempati yoksunuyum?

ve çarpıcı cümlelerle devam ediyordu kitap.

"Nedense,hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini,herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara,sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için,alaka ve merhamet göstermek isteriz." syf.15

böyle mi düşünüyorum diye sordum kendime.nehir'in bizi terk edişini okuduğumda böyle hissetmedim.ya da yakınımda biri acı çekerken öf yırttım diye hissetmedim.belki böyle insanlar vardır,ama ben bu tarife uymuyorum.

kitapta altını çizdiğim çok yer var,ama hepsini yazarsam hem çok vakit alır hem de yazara haksızlık olur. o yüzden aralardan seçerek yazıyorum.

"İçlerinin esneyen boşluğu karşısında ancak başka başka insanları istihfaf ve tahkir etmek,onlara gülmek suretiyle kendilerini tatmin edebiliyorlar,şahsiyetlerinin farkına varıyorlar." syf.28

bu cümledeki yerinde tespite bakar mısınız?çevremiz böyle insanlarla dolu. psikoloğum kişisel gelişim kitabı yerine roman okuyun derken haklıymış.şimdiye kadar hiç bir kg kitabında rastlamadığım,ama beni çok etkileyen cümleler :

"İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektens,körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar." syf.32

"dünyanın en basit,en zavallı,hatta en ahmak adamı bile,insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!..Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyorz?Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?" syf.38

"Evet,aradığımı bulamayacağım...Fakat ne olur?" syf.56

"Muhakkak ki bütün insanların birere ruhu vardı,ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi.Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize,bizim aklımıza,hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden meydana çıkıyordu...Biz ancak o zaman saiden yaşamaya,-ruhumuzla yaşamaya-başlıyorduk.O zaman bütün tereddütler,hicaplar bir tarafa bırakılıyor,ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için,her şeyi çiğneyerek birbirine koşuyordu." syf.87

benzerini bulabilmiş ruhlar ne kadar şanslı.

"Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu."

neydi hayatın mantığı?bunu kavramayı reddetmek mi bizi bunca hırpalayan.akan bir nehirde kendi sabit fikrimizin yönünde yüzmeye çalışmak mı bunca yoran?hayatın mantığını kabul etmek huzur getirir mi ruhumuza...belki o zaman ruhumuzun gerçek sesini duyarız.