5 Mart 2012 Pazartesi

gölgelerin gücü adına

denizim gelir benim, belli bir süre deniz kenarında bulunmadım mı kötü hissederim kendimi. martı çığlıklarını duymam, iyot kokusunu içime çekmem,ruhumu iyileştirmem gerekir. uzun zamandır izmir'e gidemeyince, kardan kıştan mudanya'ya uğrayamayınca denize yoğun bir özlem duymaya başlamıştım. antalya gezisinden sonra uzun bir süre ordaki sahil keyfim beni idare etse de tam krize girecekken araya bir günlük enfes bir havada yapılan istanbul gezisi girmişti de deniz özlemem bir nebze olsun yatışmıştı. ama cemre suya ve havaya düşmüştü, toprağa da düşmeden illahaki deniz de deniz dedim ve cumartesi günkü yağmurlu ve puslu havadan sonra doğa ana sesimi duydu ve pazar günü güneşli bir gün verdi bize. biz de soluğu iyi ki var dediğimiz mudanya'da aldık. işte çekirdek ailemiz kıyıdaki deniz analarıyla ilgili bilimsel bir araştırma peşinde. :)

yaklaşık dört saat boyunca deniz kenarında güneş altında çay içip güneşlenen bünye bugün de güneşli bir güne uyanınca keyiflendi tabi. e ne de olsa cemre toprağa düşecekti ve sarılmak için güzel bir ağaç seçilip ağacın kulağına güzel sözler fısıldanacaktı. giyindim, süslendim, işe geldim geldim ki ne göreyim.klimalar bozuk. iş yeri buzdolabı, kötü haberse bugün elbise giymiş olmam ve şu an çok üşüyor olmam. pazartesi sendromu nedir görmek isteyen buyursun gelsin. eczaneden kendime passiflora istedim. o kadar üşüdüm ki burnumdan damlayan buz sarkıtlarını koparıp gölgelerin gücü adına diyerek heman'e dönüşüp elimdeki buzdan kılıcımı birilerine saplayabilirim.

güneş seni seviyorum. bak klimalar da bozuk sen bari bizi terk etme.

1 Mart 2012 Perşembe

suçluyum, razıyım cezama

Kitap okumaya gönüllü müsünüz?

Adamın biri içkiyi fazla kaçırmış. Çevresindekileri rahatsız edince mahkemelik olmuş. Hakim ona önce 15 gün hapis cezası vermiş. Sonra “iyi halini göz önüne alarak” hapisten vazgeçip kararını “bir ay boyunca her gün 1,5 saat okuma cezası”na dönüştürmüş.

Siz miş-mış dememe bakmayın; bu bir masal değil. 12 yıl önce Yozgat’ta olan bir olay. Kahramanı da Alpaslan Yiğit adında bir yurttaş. Kendisi gazetecilere şöyle demiş:

- Allah düşmanıma böyle ceza vermesin! Hakime “Kitap delikanlıyı bozar, normal ceza ver”, diye yalvardım. Çok utandım. Ha evde bulaşıkları yıkamışsın, ha kütüphanede kitap okumuşsun. Herkes bana kıs kıs güldü.

Her gün jandarma nezaretinde kitap okumak zorunda kalan Yiğit, bu duruma dayanamayarak kaçmış, ortadan kaybolmuş. Ama 6 ay sonra dönüp (kitaplara) “teslim olmak” zorunda kalmış.


Gerçi sonradan “okumanın o kadar da kötü bir şey olmadığını” söylüyor, ama çok da değişmiş görünmüyor:

- 15 gün nedir ki, aslanlar gibi yatar çıkardım, köy kahvesine girerken de başımı dik tutardım…

Daha sonradan bu “eğitici uygulama”, başka hafif suçlara da “ceza” oldu. “Kitap okumanın ceza olduğu bir ülkede yaşıyoruz” türü yorumlar da basından eksik olmadı.

* * *

Rusya lideri Vladimir Putin, seçim kampanyası sırasında ilginç bir tez ortaya attı:

- Eğitim sistemimiz kaliteli kitapların okunmasını yeterince özendirmiyor. Bazı Amerikan üniversiteleri öğrencilere 100 kitaplık bir okuma listesi verir. Bizim de okullarımızda böyle bir zorunlu liste uygulamamız yararlı olacaktır.

Ve tartışma başladı. “Kitap zorla mı okutulur?”dan tutun da, bu 100 kitabın seçilmesinin büyük ayrılıklar ve kavgalar yaratacağına kadar her şey söylendi. Kimisi “100 değil, 500 kitap olmalı!” buyurdu, kimisi “Mesele, sayıda değil, nitelikte!” diye haykırdı.

Anketler yapıldı. Birinin sonucuna göre, toplumun, okunmasında en fazla yarar gördüğü kitaplar şunlardı: Tolstoy’dan “Savaş ve Barış”, Bulgakov’dan “Usta ve Margarita”, Dostoyevski’den “Suç ve Ceza”, Puşkin’den “Yevgeniy Onegin”, Şolohov’dan “Durgun Akardı Don”. Bu arada Anayasa’yı, Ceza Yasası’nı, İncil’i, çeşitli pratik bilgi kitaplarını önerenler de az olmadı. Lenin’in eserleri listede yer almalı mı, ya da Soljenitsin’in “Gulag Takımadaları” uygun mu, diye keskin polemiklere girişildi.

Böylece yıllar sonra kitap okuma konusu hatırlanmış oldu. Okullarda, televizyonlarda, gazetelerde tartışmalar ve araştırmalar yapıldı. Sorular soruldu:

- Sizce çocuklar ne zaman okuma alışkanlığı kazanmaya başlamalıdır? Çocuğa en çok kim yardımcı olmalıdır? Nasıl?

Hatta yetişkin toplum, çocuklardan önce kendisini yokladı:

- Ne kadar sık kitap okursunuz? En son ne okudunuz? Sizi en çok etkileyen üç kitabı sıralayın.

Seçimlerden sonra “100 kitap” tartışmaları hatırlanır mı, fikir uygulanır mı, bilmem. Ama konunun açılması sanırım yararlı oldu.

* * *

Rusya’ya gidenleriniz bilir, Ruslar kitap okumayı severler. Metroda herhangi bir vagona girin; orada mutlaka kitap okuyan 3-5 kişi görürsünüz. Eskiden de böyleydi. Hatta Sovyet döneminde daha fazlaydı ve SSCB dünyanın en çok okuyan ülkesiydi.


Elimde birkaç yıl öncesinin bir araştırması var. Buna göre ortalama bir Hindistan yurttaşı, kitap okumaya haftada 10,7 saat ayırıyor. Rusya’da ise bu süre 7,1 saat, yani günde bir saatten biraz fazla. En çok okuyan ilk 10 ülke sıralaması şöyle:

- Hindistan, Tayland, Çin, Filipinler, Mısır, Çek Cumhuriyeti, Rusya, İsveç, Fransa, Macaristan.

Günde ortalama 4,5 saat televizyon izleyen Türkiye halkı ise kitap okumaya YILDA sadece 6 saat ayırıyor. Düzenli kitap okuyanların oranı Japonya’da yüzde 24, ABD’de yüzde 12, İngiltere ve Fransa’da yüzde 11 iken Türkiye’den binde 1 kişi. Bir Japonya yurttaşı yılda ortalama 25 kitap okurken bir Türkiye yurttaşı 10 yılda bir kitap bitiriyor. (Geçen yılki resmî bir açıklamada bu veriler reddediliyor, Türkiye’de ortalama yılda 7,2 kitap okunduğu, 7-14 yaş grubu için ortalamanın “ayda 1 kitap” olduğu savunuluyordu.)

2007’de Rusya’daki kütüphanelerde 739 milyon kitap varken, bu sayı Almanya’da 104 milyon, Bulgaristan’da 46 milyon, Türkiye’de ise 13 milyon idi. BMÖ İnsani Gelişim Raporu’ndaki kitap okuma sıralamasında Türkiye’nin yeri 86. basamakta. Türkiye’de kitap, genel ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235. sırada yer alıyor.

İzninizle yazıyı tatsız ve banal bir alıntı ile bitireyim bu sefer. Okuma konusunda internette yapılan bir tartışmadan oldukça sıradan bir bölüm aktarayım:

- Ben kitap okumuyorum, zevk alamıyorum, sıkılıyorum İşin kolayına kaçıyorum: Aç televizyonda bir film izle. Aynı şey değil mi?

Hakan Aksay
gazetedeki bir köşe yazısı bu. devlet politikası olarak televizyon izlemek özendirilerek daha da az okumamız sağlanıyor. ülkemi seviyorum. :))

lütfen birileri de beni cezalandırsın ve bana kitap okuma cezası versin. can baba'nın dediği gibi;

Reis Bey dedim Reis Bey
Asın beni dedim dövün öldürün beni
Suçluyum dedim kahpenin soysuzun biriyim ben
Vatan hainiyim belki de
Çalmadım öldürmedim ama
Daha kötüsünü yaptım
N’aptım biliyor musunuz

Halim Beyin deposunda hamaldım geçen yıl
Kaçıncı balyaydı kimbilir
Kaçırmışım keçileri birara
Arabalar evler sokaklar alıp başını gitmiş
Bi ova bi ben bi gökyüzü
Sırtımda bir pamuk tarlası
Çıkmış üstüne güneş terter tepinir
Tek dur dedim güneşe
Hayvanlığın lüzumu yok
Baktım oralı değil
Yıktım oracığa pamuk tarlasını
Aldım ayağımın altına güneşi
Yer misin yemez misin
Neden sonra uyanmışım
Karanlıklar basmış geceler olmuş
Bir ayçiçeği açmış sağ elimde
Solumda yediveren yedi amele
Almışız denizi karşımıza
Çatır çatır dişimizde ayçiçekleri
Bi güzel ağlamışız

Adamın gözleri Reis Bey
adamın gözleri
Bir koltuk meyhanesiydi
İzmir’in Meyhane Boğazında
Bir dumandır uğruyor dışarı bir duman
Dumanın yanısıra bir kerih türkü
Gel dedi gel girdim içeri
Koluma yapıştı birden
Gördün mü dedi şu deyyusları
Köşede üç herif oturuyordu
Nedense çürük dişlerim geldi aklıma
O keçiler var ya dedi o namussuzlar
Onlar yedi benim başımı
Bigün bile yaşatmam o itleri ama
Şükretsinler gene kafakâğıdımı kaybettim
Ah bir kafa-kağıdım olsa
Ben bilirim yapacağımı
Adamın gözleri bir Bursa bıçağıydı
Çıkardım cebimden nüfus kâğıdımı
Tutuşturdum eline
Cıvıl cıvıldı gözleri
Yeni dağılmış bir ilkokul gibi
İşte böyle dedim Reis Bey
Başınızı ağrıtmayayım
Yoksa bunlara gelinceye dek daha ne haltlar karıştırmadım

Biliyorum suçluyum razıyım cezama
Çalmadım öldürmedim ama
Daha kötüsünü yaptım
Na’aptım biliyor musunuz Reis Bey
Tuttum insanları sevdim

suçluyum işte, o yüzden polis zoruyla günde 2 saat, yok yoooook bu suça iki saat yetmez en az 4 saat kitap okuma cezası istiyorum. kendim geldim teslim oluyorum. böylece belki yatak ucumda, oturma odasındaki kanepenin başında, salondaki masanın üzerinde ve tuvalette yer alan başlanmış ama bitirilememiş kırmızı kitap (engin geçtan), gohor (aşkın güngör), julıa (çizgi roman), iyi hissetmek (psikoloji), dört arketip (carl gustav jung), anna karanina, benek'in masalı 2. kitap (nihan sarı), rome ve julıet ve daha niceleri okunup yeni kitaplara başlanabilir.reis bey dedim reis bey, biliyorum suçluyum razıyım cezama.

29 Şubat 2012 Çarşamba

2012 değişim yılı demiştik değil mi?



Bazı gecelerin sabahı yoktur

yalnızca karanlık olarak kalırlar.

Bazı ayrılıkların dönüşü olmaz

giden gider borçlarıyla yaşar kalanlar.

Geleceği yoktur bazı kalplerin

aşk uğramaz onlara bir daha

tek bir hatırayla yaşlanırlar.

Bazı pişmanlıklar uzun sürer

zamana yayılırlar.

Kendinden kaçanlara saklanacak yer kalmaz dünyada

gün gelir kendileriyle tanışırlar

asıl yalnızlık o zaman başlar

hayata geç kalmıştır kendine geç kalan

şairin dediği gibi

bir daha yaşamak zorunda kalır geçmişi anlamayan.

Bazı geceler

bazı insanlar

bazı yerlerde sahiden karşılaşırlar.

Bazı insanlar

bazı aşklar

bazı şarkılar bu yüzden unutulmazlar.

Bazı hayatlar hayal tutmazlar

bu yüzden

bazı bazı bazı

çabuk yaşayıp ansızın kaybolmalar….






mehtap hanım'la sağlıklı beslenmeye başlıyorum. bu şiir de benim güdüleyicim olsun.

21 Şubat 2012 Salı

o günler geçip gitti,o günler, kirpiklerimin arasından



eğer ey gökyüzü bir gün

bu sessiz zindandan kanatlanıp uçarsam

o ağlayan çocuğun gözlerine bakarak nasıl

vazgeç benden,ben tutsak bir kuşum derim



bir mumum ben,gönlümde ateşle

viraneyi aydınlatırım

eğer sönmeyi seçersem

yuvayı yıkar dağıtırım



furuğ ferruhzad

20 Şubat 2012 Pazartesi

ruhum geride kaldı

bazen hayat o kadar hızlı yaşanır ki ne durup düşünmeye, ne okumaya ne de yazmaya zaman kalır. böyle zamanlarda yaşadığımız anın da pek farkında olmayız. işteki ve evdeki sorumluluklarımız kendimize ve içimize bakmamızı engeller.


geçen hafta benim için bu yoğun zamanlardan biriydi.




geçen pazara sığdırılan dali ve van gogh sergili, bol sohbetli, gezmeli bir istanbul turu, pazartesi günü yeni bir görev yerinde bir haftalık çılgınca bir koşuşturmaca.



geçen hafta benim için en zor olan şeylerden birini yaşadım. bilmemek. bilmediğin bir ortamda bilmediğin konularda yetkili ve sorumlu kişi olmak. hani neredeyse yaşanan o muhteşem pazarı bile unutturdu diyebilirim.



sadece dali'yi düşlerken van gogh alive sergisine de gidebilmek. istanbul'un ara sokaklarında dolaşırken eski türk filmleriyle ilgili bir müzeye rastlamak, başka bir sokakta bir dükkanın vitrininde zihni sinir'e rastlamak. istanbul kesinlikle çok büyülü bir şey. hem büyülü hem de büyücü.



istanbul kesinlikle dişi. kendine sizi aşık eden, efsunlu bir kokusu olan, örtüsünün altında neler olduğunu merak ettiğiniz, tam tantanasından bıkmışken ara sokaklarda karşınıza çıkan saklı güzellikleriyle tekrar hayran kaldığınız bir şehir.



tam da engin geçtan'ın istanbul'un karlı bir kış gününde başlayan ve seller, yer sarsıntılarıyla devam eden kuru su romanını okuduktan sonra istanbul'a gitmek, istanbul'u bilen dostlar sayesinde korkusuzca ara sokaklara dalabilmek ve şehrin gizemine dahil olabilmek çok güzeldi.



bugün masama geldim. masam, sandalyem,bilgisayarım,kalemlerim, takvimlerim hepsi beni özlemiş,ben de onları özledim. sakin bir gün, ben de hızlanan bünyemi tekrar sakinleştirmeye çalışıyorum. geçen hafta bir kez daha öğrendim ki ruhsal durumum bedenimi çok etkiliyor. sıkıntıdan mide ağrıları çektim, kabız oldum. lahmacunlar, ayvalık tostları,kumpirlerle saçma sapan beslendim, canım deliler gibi yaş pasta istedi ve yedim. bugün bile canım hala şöyle çikolata kremalı yumuşak güzel bir pasta çekiyor. geçen perşembe eşim seyahatten geldi, salya sümük grip olmuş. dur bakalım dedim hangimize satacak, maalesef oğluşuma sattı. cuma akşamından beri o da hasta. benim de kemiklerim ağrıyor. umarım ben de hasta olmam. savaştan çıkmış gibiyim. evet şimdi derin derin nefes alıp veriyorum ve kendimin ve hayatın tekrar farkına varıyorum. o kadar hızlı gittim ki ruhum geride kaldı, şimdi durup onu bekliyorum. beklerken de hep beraber dinleyelim.



10 Şubat 2012 Cuma

herkesin bir özlemi var

ı need a huge hug!



oğluma sarılıyorum sıkı sıkı, koklayarak öpüyorum onu. onu üzen şeylerde gözyaşlarını omzuma akıtmanın onu rahatlattığını biliyorum.


sarılmanın büyülü olduğunu biliyorum. insanın insana ihtiyacı olduğunu.


üzgün değilim, mutsuz değilim. karlı havanın yarattığı melankoliden belki, sadece başımı yaslayacağım bir omuz, sıkı sıkı sarılabileceğim bir kucak özlüyorum bugünlerde. sarıldığımda tekrar çocuk olabileceğim.

7 Şubat 2012 Salı

otomobil stop eder...

sabah işyerine geldiğimde hiç kimse yoktu. iyi ki de kimse yoktu.yüzümden düşen bin parça,sanki çok kötü bir şey olmuş. ne oldu hepi topu arabayı yokuş yukarı kalkarken stop ettirdim.sonra kalkarken geri kaçırdım,geri kaçınca frene basıp el frenini çektim.sonra arabayı çalıştırırken boşa alıp, tekrar çalıştırdıktan sonra kavramayı bulmaya çalışıp,kavramanın sesi gelmiyor diye radyoyu kapatıp, tekrar deneyip bu debriyaj niye kavramaya gelmiyor diye tam panik olacakken vitesi bire takmadığımı farkedip hemen vitesi takıp kavramayı buldum.



öfff yaaa aptal gibi hissediyorum kendimi.



sokak aralarında her köşe dönüşünde arabayı stop ettirir mi insan. dün akşam eve giderken üç kez başardım ben. araba dönerken yavaşlasın diye frene basıyorum ve hooop stop. galiba debriyaja da basmam gerekiyor.


bu sabah çökmüş bir ruh hali, yüreğimi sızlatan bir ağlama isteği ve ben galiba bu işi beceremeyeceğim diyerek geldim iş yerine. şimdi kendi kendime ama kocaaaa fatih sultan mehmet bulvarı'nı geçip geliyorsun kızım o kadarcık olur. diye teselli vermeye çalışıyorum.bu karamsarlık da nerden çıktı diyorum. ama yaptığım aptalca hatalara sinir oluyorum.



sırf trafiğe takılmamak için sabah evden erken çıkıyorum. akşam da müdürüm izin verdi 10 dk erken çıktım işten. bir de yoğun trafik olsa ne olacak bilmem. :((



dün akşam erken çıkınca eve de erken vardım tabii. bıdığım okuldan geldiğinde evdeydim. servisten dedesi aldı ben pencereden onlara bakıyordum. servisten indiğinde yorgun ve bezgindi.sonra kafasını yukarı kaldırdı ve beni gördü. gülümsedi ve birden enerjisi yerine geldi.koşarak çıktı merdivenleri.sarıldık öpüştük. ona işten arabayla tek başıma geldiğimi,ama arabayı üç kez stop ettirdiğimi söyledim. bana 10 üzerinden 9 verdi,aferin dedi. bir ben kendime aferin vermeyi öğrenemedim.



yine bir dünya ödevi vardı. sözde ödevinin birazını yapınca bil bakalım oynayacaktık,ama ödevini yaparken o kadar oyalandı ki saat 11 olduğunda bile ödevinin yarısı bitmemişti. iki satır yazıp 10 dk sohbet ediyor ödev yaparken ve beni başında bekletiyor. aslında tek başına yapsa sohbet edecek kimse olmayınca çabuk bitirecek ödevini,ama illahaki yanında oturmamı istiyor.




cumartesi günü misafirlerimi terminalden uğurladıktan sonra birşeyler yemek için anatolıum avm'ye gittik. ben tabi ki standart d&r turumu yapmaya başladım. bıdığımı da aldım yanıma birlikte çocuk kitaplarına baktık. onca kitabın arasında bal gibi felsefe-kurallara uymazsam ne olur? kitabını beğendi.galiba okuldaki kurallara uymamayı düşünüyor. uymazsa ne olacak merak etti. sonra ben çizgi romanların olduğu reyona yöneldim. çünkü geçenlerde bir dergide okuduğum julıa adlı çizgi romanı almak istiyordum. bütün çizgi romanlara tek tek baktım,ama julıa yoktu. ben de kitap okumaktan sıkılan eşimin belki ilgisini çeker diye ona death note'un ilk kitabını aldım. tamam itiraf ediyorum aslında ben de manga okumak istiyorum ve bir taşla iki kuş vurmak istedim. ben çizgi romanlara bakarken oğlum da kendine erdil yaşaroğlu'nun köpekler kitabını beğenmiş. tamam dedim hadi onu da alalım. aldığımız günden beri elinden düşürmüyor.okuyup okuyup gülüyor. içindeki küfürler olmasa çok daha süper olacak aslında. eşim bunları alıp durma şu çocuğa diye kızıyor,ama benim espirileri anlıyor olması çok hoşuma gidiyor. ne yapalım kurtlar vadisi seyrettirmiyoruz ya! en azından küfürleri bilir,ama ayıp olduğunu söylerim ve küfür etmemesini sağlarım.


stop ettirip durduğum arabadan nerelere geldim. ama oğlum bana araba sürmekten 9 verdi ya, asıl amacım kendime onu hatırlatmaktı.